Pazar, Aralık 30, 2007

parasız yatılı kızları

bu yazılar, parasız yatılıdaki son birkaç günümüzde bazı arkadaşlarımın anı olarak yazdıklarından oluşuyor. defterin kaydını ve kendi el yazılarını şu anda koyamadım. o günleri ve yaşananlara bakışları görmek açısından gerçekten çok hoş anılar.
(aslında bunlar da hayal ürünü;-))))))

dağlarına bahar gelmiş memleketimin
haberin varmı taş duvar
demir kapım kör pencerem
yastığım ranzam zincirim
uğruna ölümlere gidip geldiğim
zulamdaki mahzun resim
haberin var mı....
can dostum,
bahar yine geldi. bu birlikte yaşadığımız 3. bahar. üçüncü ve son..
geçmişteki anılarımızdan söz etmiyeceğim sana. hepsi bir çok kez anlatıldı, sen de biliyorsun. ama aramızda doğan o eşsiz dostluktan söz edeceğim. tüm içtenliğimizle, saflığımızla bağlandık birbirimize. dilerim bu duygularý ömür boyu yitirmeyelim ve ömür boyu unutmayalım birbirimizi. arıyalım, yazışalım. aynı savlarda görüşelim.
istemlerine kavuşmanı dilerim
adresim: yoldaş süreyya
450 sok. no:22 imzası
konak- izmir
______________________________________
Yoldaşım
insanın yaşamında bazen ummadık olaylar olur. böyle birşey beklemezsin bir de bakarsın oluvermiş. bu olaylar insanın yaşamına yön verir. şu anda zekiye ve benim canım sıkılıyor. aslında böyle olmaması gerekir. zaten böyle birşey bekliyorduk. önemli olan acılarımızı, arkadaşlarımızla paylaşmak, bunları büyütmemek gerekir. ne yazık ki bunu günlük hayatımıza uygulayabilmek öyle kolay değil. çok irade sahip olmak gerekiyor.
okulların kapanmasına çok az zaman kaldı. gelecek yıllarda bugünleri arayacağız. dilerim o zamanlarda birbirimizi unutmamak. kavgamızda aynı saflarda yer almak. bu böyle olacaktır hiç kuşkum yok. serda kuşçu
muştak bey mah. imzası
dibek taşı sok.
no:9 muğla
__________________________________________
canım mukadderim, 18.5.1978
þu anda sayım olmak için toplandık. bu sayılacağımız son gece. böyle bir gecede sevdiğim bir arkadaşımın defterine yazmak güç geliyor bana. çünkü yazmak için aklıma hep ayrılıkla ilgili tümceler geliyor. bu denli zor ayrılacağımızı hiç düşünmemiştim. meğerse bu ne denli güçmüş. senin kişiliğine uygun davranışların, mimiklerin, sözlerin sanırım hiç unutamayacağım şeyler. biraz önce sınıfa asuman hanım geldi. herkesle ayrı ayrı şakalaşıyor. bu öğretmenlerimizi nasıl unutabiliriz biz? rukiyenin söylediği marşlar beni daha çok hüzünlü yapıyor. okulun sona erdiğini, kalplerimiz olmasa bile yollarımızın ayrılacağını düşündükçe inan deli gibi oluyorum. hiç şüphem yok, bu konuda sen de aynı şeyleri düşünüyorsundur. bu tümceleri yazarken ışıklı muğlaya bakıyorum. baktıkça da ağlamak geliyor içimden. neyse bu karamsar şeyleri daha fazla yazmayayım artık. unutulmamak dileğiyle sana yaşam boyu mutluluklar dilerim.
ŞÜKRİYE
SENİ ÇOK SEVİYORUM
________________________________________
(tarih yazılmamış- mayıs 1978 olmalı)
selam canım
Ah! benim gara yüzlü, çatık kaşlı, sert bakışlı canım mukadderim, nasıl olurda ayrılırız nasıl ha, bunu kabul etmek mümkün mü!?, ama kabul etmek zorundayız bu acı gerçeği acı da olsa.
bu gece son gecemiz herkes üzgün, sen "görüşmecim yeşil soğan göndermiş, garanfil kokuyor cigaram, dağlarına bahar gelmiş memleketim" diyordun, birden, Süreyya! orda kırmızı tükenmez var, yaz dedin, sonra gene mırıldanmaya başladın şu anda ise susuyorsun.
Mukadderciğim üç yıldır acı tatlı bir çok anılarımız oldu bunların hepsini bu sayfaya sığdırmak çok güç ama sırf adını anmak bile olayları bize anımsatır. örneğin bir semra yetim bir ali fuat bu öğretmenleri unutmak mümkün mü tabii ki olumlu yönde değil. tabiki bunun yanında asuman hanım şüheda hanım ve benzeri öğretmenlerimizi hiç unutamayız sanırım.
Mukadderciğim biliyor musun senin o, kızgınmış gibi dururken o tatlı gülüşün hiç belleğimden silinmeyecek.
Haklı kavgamızda başarılar dileğiyle
Hoşçakal Canım
"Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
Ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen,
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar
BİZİM KADINLARIMIZ
şimdi ayın altında
kağnıların ve harpuçların peşinde
harman yerine kehribar başaklı sap
çeker gibi
aynı yürek ferahlığı
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler
Ve onbeşlik şarapnelin çeliğinde ince çocuklar
uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu akşehir üstünden afyona doğru"
"ikimizde biliyoruz sevgilim
öğrettiler:
aç kalmayı, üşümeyi,
yorgunluğu ölesiye,
ve birbirimizden ayrı düşmeyi
henüz öldürmek zorunda bırakılmadık
ve öldürmek işi geçmedi başımızdan,
ikimizde biliyoruz sevgilim,
öğretebiliriz:
dövüşmeyi insanlarımız için
ve her gün biraz daha candan
biraz daha iyi sevmeyi....."
n.hikmet
rukiye yıldırım
hacıali mah.
ok. cad.
1.çıkmaz. no:4
yeşilyurt/muğla
____________________
17.5.1978
eee, selam sıra arkadaşı,
diyeceksin ki sonunda yazabiliyorsun. aslında ben 18 mayıs akşamı yaazacaktım. sonra aklıma o akşam çok işlerim olacağını düşünerek bu güne erteledim. şuraya bak nasıl düşünüyorum ama...
şimdi matematik dersindeyiz. yüksel bey sözlüden kaç alman gerektiğini söylüyor. sana 6 dedi sanırım. aman boşver kardeşim alırsın ya ne olacak. sana bir şey söyliyeyim mi? (aman kimseye söyleme) sakın derste kalkma sözlüye. aklın varsa dersin olmadığı bir zamanda kalk. yani tenefüste falan. biraz naza falan çekersin, kurtarıverin dersin, torpil işler. nasıl, aklını kullan 5 numara kep giy.
evet; şöyle böyle derken günler geçip gidiyor, ne gidiyoru gitti bile. yarından sonra hepimiz yolcuyuz. ne günler geçirdik be sıra arkadaşı. kavgamı istersin, sırnaşma mı, dostlaşma daha ne istersen...(yemek zili çaldı, gidiyorum.)
şuraya bak ta nerde kesmişim; öğle yemeğinden akşam etüdüne... neyse sürdürüyorum, o önemli. ne oldu ya mukadder. ikimiz birden zelzele oluyor sandık, meğer aşağıdaki sınıfta folklör çalışıyorlarmış.
sen de bunun için bağırıyordun, ziya bey gelince de sen söyleyiverdin. söylemeyip te ne yapacaktın.
akşamki halimiz neydi öyle, tam orayı burayı temizlerken müdür yatakhaneye gelmez mi. sanırım sen de benim gibi bacak alıyordun?
bu akşam ne olacak bakalım. ama biz görmeyiz belki. çünkü 19 mayıs elbiselerini dikmeye gideceğiz. şu 19 mayıs da başımıza dert oldu hani. yok girmiyoruz, yok eski kıyafetle katılıyoruz, yok bizi dağıtıyorlar falan filan. ama eninde sonunda yine dikeceğiz şu meretleri....
şu anda sınıfta kimisi ders çalışıyor (tabii zayıfları kurtarmak için) kimisi de senin için boş duruyor. sen bizlerden ayrılmamak için çalışmadığını söylüyorsun.
şimdi müdür geldi. sigara içenleri saptamaya çalışıyor. tabii bu arada bir sürü nutuk atıyor. zekiye 1 günlük uzaklaştırma alarak, yarın sabah gidiyor. biliyorsun dün yatakhanede yangın çıkmıştı. sözde onu yapanları araştırıyor. yanlış yol üzerinde tabii. acaba başka ceza alacak olanlar çıkacak mı daha? ne var sanki böyle yapacak. şurada kaldı 1 gün. ellemeseler olmaz sanki. neymiş efendim dolabından çakmak, sigara falan filan çıkmış. hepimizin morali bozuldu. sus pus olduk.
işte böyle acı, tatlı derken günler geçip gitti. şöyle bir anımsamak istesen neler neler çıkar arşivden. sergilemeye kalkışsan salonlar, binalar almaz.
mukadderciğim benimde moralim bozuldu. bu kadar yeterli sanırım. yapılacak işlerim çok. daha fazla yazamayacağım.
ömür boyu yaşantında mutluluklar ve başarılar dilerim.
adres: izmir cad. no:1 sıra arkadaşın
armutlu ender
izmir imzası
___________________________
9.5.1978 salı
selam mukadder,
her zamanki gibi selamla başladım yine. sana bir resim yapıp her taraflarını doldurdum. bir de başıma bunu kaktın. matematik n'olacak diye düşündüğün yok tabii. takıntıya kalıyoruz haberin olsun. öğretmene saygısızlık oluyor. ayıp!
neler yazacağım bilmiyorum. kafam hep dışarıya kayıyor. bulutlara... o kadar enfes ki. aslında bulutlar kapkara. herkes beğenmez. ama bana harika geliyor. gözümü ayıramıyorum. yarıda bırakırsam şaşma. bulutlar bana neden enfes geliyor biliyor musun? anlatayım: hani hapishaneye düşen insanlar vardır. orada açlıklarından herşeyi yerler ya... böcekleri, kelebekleri falan. eğer pencere varsa hücrede ve, kelebek ve böcekler pencereden girmişlerse... ve ve onlara bakmak yerine açlığından onları yerse... arkasından bir kuru ekmek bulursa onları enfes bulur. dünyanın enfes yemeklerine değişir onu. işte ben de bir kaç günden beri bulutsuz olan gökyüzünde o kara bulutları görünce onları enfes buldum. tıpkı hapishanedekiler gibi. nasıl benzetme? (bu arkadaş sonraki yıllarda siyasi olaylarla ilgili olarak bir süre hapis yattı. 4 mart 2006)
bu defteri tutman çok iyi. ayrılmamıza yakın zaman kalınca bunu daha iyi anladım. daha önce belki gereksiz bulurdum. biliyormusun şu anda neler hissediyorum. ayrılmamıza yakın bir zaman olduğu için bir burukluk, bir eziklik hissediyorum. bunun yanında insanları sevmenin mutluluğu. ben kendimde görüyorum. her şeye daha çok bağlanıyorum. aşık oluyorum. zaten sessiz birisiyim. bunu biliyorsun. biraz daha aşık olunca daha da sessiz oluyorum. ya hep resim yapmak, yazı yazmak geliyor. ya da hiç konuşmamak. aslında resim yapmak, yazı yazmak birer konuşma değilmidir?
herşeye daha çok aşık oluyorum demiştim. insanı kabartan bir duygu. coşuyorum. bilgelerden biri "kişinin hapishanede olması önemli değil, önemli olan hapishaneyi içinde taşımasıdır" demiş. ne iyi iş. eğer şimdi, bu sırada oturup güzel ve iyi şeyleri düşünmesem; gerçek olmayanı değil, iyi mi olur. hayır. berbat bir şey. belki ilerde bu sıra gibi, bu sınıf gibi ve bu arkadaşlar gibi olgularla karşılaşamayacağım. bu özgürlüğü elde edemeyeceğim. iyisimi içinde bulunduğum şeyleri değerlendirmeli. belki ben bu yüzden bu okulda hep gülmeyi başarabildim. somurttuğum günler oldu. ama olmasını istemezdim. şimdi düşünüyorum. o sorunlar; neyse, çözümlemesi zor, düşünülemeyecek olaylar mıydı? yoo. o halde olayları sonradan değerlendirip "ay! ne kadar basitmiş, diyeceğimize, zamanında düşünüp, değerlendirmeli. öyle değil mi?
düşün... kişiler; iyi kişiler tabii. hayatlarında ne kadar güçlüklerle karşılaşmışlar. savaşmışlar ama... kazanmışlar da. belki memleketlerinde değil ırak yerde kazanmışlar. sevdiklerinden ayrı kalmışlar. yılmamışlar. insanları herşeye rağmen sevmişler. onlar için şarkı söylemişler, şiir yazmışlar, resim yapmışlar. kendilerini değil, insanları düşünmüşler. sonunda insanlar tarafından sevilmişler. joen baez, nazım hikmet, yılmaz güney, b.rahmi eyüboğlu ve daha insanları seven nice kişiler. harika değil mi?
ben konuşunca bu kadar iyi konuşamıyorum. yazınca daha iyi yapıyorum. durmadan yazsam belki çok iyi şeyler yapabilirim. ama o tembellik yok mu? beni yazmaktan vazgeçirtiyor. ama o tembelliği yeneceğim. ve iyi şeyler ortaya çıkaracağım. kendim için değil tabii. insanların seveceği, insanların yararına olan şeyleri ortaya çıkarmak istiyorum.
belki ben baştan beri saçmaladım. okuyunca güleceksin belki. ama olmayacak şey değil ki. sana baþta da söyledim. herşeye aşığım. ve aşık olmadığım şeylere de aşık olmaya çalışacağım. öyle ya dünyadaki herşeyi ben bilmiyorum ki... beni anla. sen de aynı şeyleri düşünüyorsun. bundan eminim. yaptığın şeyler onu gösteriyor. ve bizleri yaşatan sevmek değil mi? ah! o sevgi. o sevgi.!
takvimde çiçek demetleri duruyor. bu çiçek demetleri içinde sarı ve kırmızı renkte, belki görünmeyen küçücük çiçek var. o renkler harika ama. ne zaman sıkılsam o demete bakıyorum. derste, teneffüste. o çiçekler (üç tane) bana dev gibi görünüyor her bakışımda. onları kimsenin farketmediğinden, daha doğrusu o demete dikkatle bakmadıklarından eminim. onları ben alacağım. sana da birini vereceğim. çünkü başka biri onun değerini anlamaz. burada bir süre o çiçeklere baktım. gözümde büyüdükçe büyüdü. okuduktan sonra senin gözünde de büyüyecek. eminim. (sen de daha önce farketmediysen tabii)
yazacak nelerim var daha bilmiyorum. daha doğrusu her şeyi yazabilirim. ama ellerim fena halde kasılıyor. bırakmak zorundayım. bağışla. beni aydınlık, renkli düşüncelerinde anımsa. her zaman ama... çünkü beni anımsamazsan ben iyi şeyler yapamadığıma, sana birşeyler veremediğime inanacağım. böyle olması hiç te hoş olmaz. ben senden birşeyler almak istediğim için, sen de benden birşeyler almak istersin. bunu başaramamak...
başımdaki kişilerden rahatsız oluyorum. bırakmama en büyük neden bu. bu yazdıklarımı kimseye okutma. daha doğrusu beni anlayacaklarını sanmadığımdan böyle birşey istedim. ilerde senin beğendiğin değerli kişiler olursa okut. tamam mı?
dostluğumuzun bitmesini hiç istemem. bu dostluğu sürdürebilmek için elimizden geleni yapalım. hayatım boyunca, hiç kimseye bu kadar çok yazmadım. hem de içimden geçen bu coşkun düşünceleri. bak ben senden birşeyler aldığım için, senin için bu etüt saatinin dışına kaldım. zayıf olan dersler için bile kalmadım. anla... "YAŞAMAK GÜZEL ŞEY BE KARDEŞİM"
hacıilyas mah. MERAL GÖKMEN
sarıoğlu cad. no:32 imzası
milas/muðla
-ayrıca bir kağıda daha yazmış. kendi tarzında köy çizimi ve sırtında bebesiyle bir köy kadını. sayfaların arasına yapıştırmışım
9.5.1978 mayıs
selam mukadder,
ll. etütteyiz. öcal bey de nöbetçi. müdür resim yapmayı yasakladı, bunu biliyorsun. hem ondan kaçamak hem de öcal beyi kızdırmamak için gizliye gizliye yazıyorum bunu.
yazın hareketsiz diyordun; bunu bozmak için değişik bir yazıyla çıkıyorum karşına. bakalım beğenecek misin? bir de kart yazarken (hep beraber) seyrek yaz, seyrek yaz diye başımın tüyünü yoldunuz. ben de seyrek seyrek yazıyorum. iyi değil mi?
bugün ben seni kızdırdım galiba! galiba değil mutlaka... akşam konuşalım... konuşurken her zaman birbirimize saygılı olalım. böyle demekle sen saygısızsın demiyorum.. çekip gitmeler, bağırmalar olmasın emi.? olgun kişi olmayı her zaman istiyorum. sen de istiyorsun bunu. onun için çekip gitmek, bağırmak yerine düşünüp konuşmak gerekiyor. uğraşırsak bunu da başarırız.
bu resmi neden aldın bilmem ama daha iyi olabilirdi. ilerde yapıp gönderebilirim. yanında olursam veririm... pek konuşup, pot kırmak istemiyorum. çünkü, ne zaman konuşsam hep pot kırıyorum. hem de onarımı olanaksız olan! yer kalmadı gitti. baştan beri içimden geçenleri yazdım. içten olmaya çalıştım. başarabildim mi?
sana ne zaman birşey yazsam kalemim bitiyor. benim için tüketici bir kişisin (!) ilerde böyle olmaması ve dostluğumuzun sürmesi dileğiyle.... MERAL
bu tarafa (resmin altına) adımı yazacaktým ki; ne göreyim daha önce hep doldurmuşum. füsun geçgel geldi. nöbetçi. sayıma geldi. senin istediklerini alamamış ya, o zaman geldiğinde mukadder diye bağırması yokmu beni bile korkuttu. dışarıya baktım görüntü çok güzel. hele bulutlar. hele bulutlar. deli ediyor insanı. bir de motor sesi. denizdeki motor sesi tabii. 3 gün önceki datça gezisi harikaydı. hele 6 yıl önceki olaylar insanı düşündürüyor tabii. ben sana 78 den 72 çıkınca kaç kalır diye sordum ya. niye o kadar güldün. aslında kafam o zaman sana yazacaklarımla doluydu. her zamanki gibi boş değil. bu yazılar ne güzel leke oluşturuyor değil mi? bıraksam hiç fena olmaz artık...
HOŞÇAKAL _______________________
merhaba dostum,
bugün okul tarihinin en önemli günlerinden birisini yaşadık. evet 2. sınıfların yatakhaneleri yandı. biz her şeyi toplayın diye millete tembih ettik. yine de ben çuvalladım. üzücü gibi, tam şenlik. kurslarda rahatımız kaçacak gibi. o çok koyuyor işte.
bırakayım bunları. tatsız gibi görünüyor. bu seneye gelene kadar çok samimi bir arkadaşlar olamadık. ama ben sınıfa girebilince arkadaşlığımız, dostluğa dönüşmeye başlamıştı. bir çok konularda yardımını gördüm. yavaş yavaş hiç çekinmeden yanına gelebilir oldum. aslında yanına demek yanlış yanınıza demeliydim. çünkü siz dördünüz tam olarak bütünleşmişsiniz.
yazacak çok birşey bulamıyorum. aslında öylesine doluyum ki. ne olduğunu anlayamıyorum.
burada kesiyorum. sanırım kısa da olsa neler söylemek istediğimi anlıyorsunuzdur.
______________________________ füsun
dostum
acı gerçeklerimiz var. çözülmesi gereken!. çevre örümcek kafalarla dolu. birtanem mutlu yarınlarımız olmalı aydınlık ve özgür. sana bu kavgada bu savaşta başarılar.
figen
comhuriyet cad. no:31 seni unutmayacağım
bodrum
"biz gençler üçer, beşer içerilerde yayılmalı bir güneşe muhtaç olmadan yaşayacak ve çevreleri aydınlatacak ufak ufak ışık kaynakları yaratmalıyız. bizim için kurtuluş bu yıldızların parlamasıyla olacaktır."
_____________________________
3-5.1978
selam dostum, muğla
bu defterin neşeli bir zamanda elime geçtiği için sevinmelisin. biliyorsun çoğu zaman karamsarlık çöker içime. eğer böyle bir zamanda elime geçseydi bu deftere mutlaka kötü şeyler yazardım.
bu günkü neşemin nedeni, arkadaşımdan mektup geldi. öyle içten ve heyecanla yazılmış ki. arkadaşım nişanlanmış, ben evde kaldım desene.
cumartesi günü gezi yapacağım. aklıma geldikçe canım sıkılıyor. nedense önceden özlemle beklediğim anlarda hep canım sıkılır. şimdi de aynı durum.
okullarımızın kapanmasına çok az zaman kaldı. inan ki seviniyorum buna. nedenlerini sıralamaða gerek yok sanırım. insanlar toplu olarak yaşarken insanlıklarını unutuyorlar. karşılıklı sevgi ve saygı kalkıyor aralarından. oysa benim buradakinden çok daha anlayışlı arkadaşlarım var, beni bekleyen. sınıfı ya da diğer kişileri suçlamak için yazmıyorum bunları.
nedense gene karamsarlığa gidiyor yazılarım. zaten yaşamımda hiç neşeli dakikalarımı yazamadım. acılar insana daha da yazma isteği veriyorlar.
tüm uğraşılarında başarılar dilerim.
"her şeye karşın yaşamak güzel şey." hayriye
____________________________ imzası
20.5.1978/muğla
selam!
evet, geçmez geçmez dediğimiz günler, aylar, yıllar geçti ve üçüncü yılın son gününe geldik.
acı tatlı çok güzel günlerimiz geçti. bu günler asla unutulmaz. biz de artık bir zamanlar muğla'da yatılı okulda okumuştuk diyeceğiz, ve geçmişteki güzel günlerimizi anımsayacağız.
hele dünden beri geçen saatlerimiz. asuman hanımın evinde kalışımız, muğla'da ilk bir ev hayatı yaşadık. çarşıya alışverişe çıkışımız müdür beyi görünce nasılda kaçmıştık. akşam yemeğimiz de oldukça iyiydi değil mi?
şimdi biz marmaris'e gideceğiz, bizim kızlar çabuk ol deyip duruyor. pek acele birşeyler yazamam ama...
sana yaşamında başarılar, mutluluklar dilerim.
adres: nuray ulusoy
1689 sok. kasapoðlu apt. imzası
no:2 daire:13
karşıyaka/iZMİR
tel:11 36 72_______________________

26-4-1978
SALI
Selam
Sevgili arkadaşım sanırım selam yazmamdan anlamışsındır. Bir onla bunla yazayım derken ne hale getirdim. yazdığım dolma kalemin ucu kırıldı ve senin tükenmezle yazmaya başladım. saat 20.20. Afet Tolga nöbetçi. Bundan tam üç gün önce yani yirmiüç nisan günü. 2Ed.A sınıfında keyfimiz nasıl yerindeydi? Tam ondört kişi. Bağlama, sigaralar. Sonra Türel geldi. Hepimizin numaraları. Disipline verecek. Bakalım verecek mi? Hiç bugünler unutulur mu? tam da o zaman böyle demiştim. Kapıya nöbetçi diktiklerimiz ise ortalığı velveleye vermekten başka hiç bir işe yaramadılar. Biliyormusun? Bundan tam bir yıl önce yani 23 Nisan kutlandığı gün ben yine sigaradan yakalanmıştım bu yıl da sigaradan yakalandım. Sonra da sen Türel'e kalkıp ne hakkınız/gerek falan var diye sorunca sanırım dışarda üç dört tane patlatmış. (gözlerimde şimşekler çakmıştı, aynı karikatürlerde olur ya öyle. ve ben sigara içmeyenlerden biriydim. okul ablam olan cemileyle arkadaşı ikbalin yanında yalnızca müzik dinliyordum, bir ara erkek öğrencilerden birisiyle bir kız tahtada ismet inönü fıkrası anlatıyordu, bir öğretmenle ilgili taklitleri vardı- 19.01.2008)
Şu anda sınıfa Afet geldi. "size söyleyecek laf bulamıyorum" deyip gitti. Her zamanki etütlerimiz. Konuşmak içinde geçip gidiyor.
İlerde kimbilir. Okulu bitirdikten sonra diyorum. Hepimiz halkımızın içine gireceğiz. Çeşitli alanlarda savaşlar vereceğiz. En azından kendi düşüncelerimizi ailelerimize aktaracak onları kabul ettirmeye çalışacağız. Bunun yanında yaşam kavgası verecek güzel günlerin, mutlu günlerin gelmesini isteyeceğiz
benim yazacaklarım hepsi hemen hemen bu kadar. Tüm ezilenlerin mutlu günlerinin gelmesi dileğiyle. Bu yolda uğraşıda bulunanlara başarılar.
imzası
Zekiye Elibol
Kurtuluş mah.
Ömeroğlu sok.
No: 15
TİRE- İZMİR
__________________________________________
Selâm dosta
Hassa Çile çekene
Selâm dayanana düşene
Yüreğim yürektir
Bakma gözüm yaşına
2-Mayıs 1978 dün eve tatil geçirmeye gidenler döndüler. Aralarında sende vardın. Tatiliniz iyi veya kötü geçti. Biz okulda kaldığımızdan fazla bir değişiklik olmadı. Sizler gelince sanki okulun yeni açılıyormuş gibi bir havası vardı. Oysa şurda 10-15 günümüz kaldı. İnan ayrılacağımız için üzülüyorum. Üzülmenin bir şey ifade etmediğini bildiğim halde.
İlerde acı tatlı anılarla anımsanacak dost ve düşmanlarımız oldu bu okulda. Görüyorsun ki hepsi geçti ve okul bitti. Dileğim hepimizin yaşam kavgasında dostu ile beraber olması. İnsanın yalnızlığını umutturacak bir dosta gerçekten ihtiyacı var. Biz başkasının başkaları bizim dostları olacağız. Okul içi deneyimlerimiz bize azda olsa dostluğu, kardeşliği, arkadaşlığı öğretti. Öğretmenler bize birşeyler vermese bile biz birbirimize çok şey verdik. İyi ya da kötü.
Hele şu öğretmenlere çektirdiklerimiz. Herşeyin kendimize göre olmasını istememiz yapmayan öğretmenlere kızmamız. Ya. Şu yıllar unutulur mu? Ya.!...
Hele bazı arkadaşlar öğretmenlerle aralarında geçen olayları (çarpışma, kavga v.b) sınıfta anlatış biçimleri. "Ay noldu bilyomusunuz......." diye başlayıp bitirmeleri.
Tüm bunlar geride kalırken sürekli olan bunları anımsamak herhalde.
Bir şiir yazarak yazımı sonlamak istiyorum.
İHTAR.....İHTAR
Sıraları yıpratmak yasak
Hiç oturmasakmı ne yapsak
Derslerden zayıf almak yasak
Bu dönem karneyi 10 ilemi doldursak
Sınıfta gülmek yasak
Ağzımıza kilitmi vursak
Hocayla konuşmak yasak
Görünce selama mı dursak
Saçları salmak yasak
Sıfıra mı vurdursak
Tırnakları uzatmak yasak
Manikür mü yaptırsak
Sınıfta şişe bırakmak yasak
Okuyupta profesör mü olsak
Erkeklerle dolaşmak yasak
Manastıra mı kapansak
SİZLERE SORUYORUM SAYIN HOCALAR
Biz bu okulda NE yapsak??....
şu anda öğretmen zekiye'yi tahtaya kaldırdı. öğretmen arkasına dönünce Zekiye sınıftan yardım istiyor. Afet'te gördü "orda gülüyordun ya" diyor. Bütün sınıf makaraları saldı. Biraz önce zaten Füsun'a güldük. Yazılıdan çıkınca su içmek istedi. Afet taklidini bir yapıyor. Nasıl güldük değil mi?
Ben bunu sonlayamıyacağım galiba. Onun için noktayı koyuyorum.
ZEHRA
imzası
Ömür boyu başarı, mutluluk ve sonsuz mücadele azmi dileği ile...
Ccumhuriyet mah.
İstasyon civarı No=2
Tire/İZMİR
_______________________________________________

15.5.1978
Pazartesi
Selâm arkadaşım!
İki gündür yazma olanağı bulamıyorum defterine. Tam başladım, öğretmen sayıma geldi. Şimdi sürdürüyorum.
Üç yıllık yatılı yaşamımızın bitmesine bir haftadan az bir süre kaldı. Ne kadar mutlu olduğumuz günler oldu. Ama bunun yanında bizim kafalarımızı değiştirmek isteyenler, bunun için baskı yapanlar, notla tehdit edenler de oldu. Tabii biz, bunların da üstesinden geldik. Gülünecek yanlarını bulduk.
Mukadderciğim, sınıfça sorunlarımız da oldu aramızda. Her zaman bunların dostça çözümlenmesinden yanaydım. Tüm sınıf bu karardaydı zaten. Ve de son günlerimiz yaklaştı. Şöyleydi, böyleydi derken, günlerin nasıl geçtiğini anlayamadık.
İlerde savaşım vereceğimiz günler var. Yaşamı toz pembe görmüyoruz zaten. Ekonomik ve siyasal bir kavganın içine gireceğiz. Bu haklı savaşımda üstüne düşenleri yapacağına olan inancımla, ak yarınların senin olmasını dilerim. Sevinç Özen
İnkilap mah. Bağlar cad.
No=25 Bergama/İZMİR
________________________

15-5-1978/Pazar
Selâm Canım,
Sana yazayım dedim ama, defteri kalemi elime alınca yazacak birşey bulamıyorum. Şimdi akşam etüt'ündeyiz. Okulumuzun kapanmasına 4 gün gibi çok kısa bir zaman kaldı.
Üç yıllık bu okul yaşantımızda acı, tatlı birçok anılarımız oldu. Gelecekte bugünlerimizi anımsayacağız, arayacağız.
Yarın tarihten yazılı olacağız. Ama kimse çalışmıyor ve yazılıda kitap açmaya karar verdik.
Tüm uğraşılarında başarı ve mutluluklar seninle olsun.
İlknur Akgül
1811 Sok. No:8 Sevgiler.....
Bostanlı
KARŞIYAKA-İZMİR
_________________________________________
15.5.1978/Pazartesi
Muğla/22.45
Selam Arkadaşım Mukadder:
Şimdi sen sanırım televizyondasındır. Ama ben sınıfta (eğer geçecek olursam) son derslerimi çalışmaya çalışıyorum. Biliyorsun bugün matematik sınavı olduk ve de iyi geçmedi. Sanırım kalacağız. 3 kocaman yıllar geçti farkına varmadık da şimdi sıra şu 1 aylık kurslara geldi.
Evet Mukadder ,sana söz vermiştim yarına kadar yazacağım diye. Şimdi saat 22.45. Gülayla Adalet fısıldaşıyorlar. Gülçin mektup yazıyor. Yüksel de ders çalışıyor. Benim ne yaptığım mâlum.
3 yılda acı tatlı günlerimiz oldu. Gerektiği yerde biraz çatıştık, gerektiği yerde de birlik olmasını biraz da olsun becerebildik. Bu günlerimizi hiç bir zaman unutmayacağız sanırım. Ararız bu günleri büyüklerimiz öyle diyorlar. Acı da olsun bu günleri beraber yaşadık. Bir dostluk çerçevesinde geçti bugünlerimiz.
Mukadder bir gün radyodan filan Muğla ismini duyarsan, Beni ve bu okulu anımsamanı isterim. Eğer bir gün ev işinden, eşinden, çocuklarından bıkarsan (hiç bir zaman istemem) sıkılırsan bu defteri açıp, bu günleri yeniden yaşamanı isterim. Eğer bir gün kapının zilini çalacak olursam....
Biz burada kazandığımız alışkanlıkları sürdüremeyiz. Bazı hareketlerimiz kötü karşılanabilir. Ama sen "Ya biz mi çevreyi yönetecez, çevre mi bizi yönetecek" diye ne kadar zorlansan da çevreye uymak zorundasın.
Müdür geliyor dedikleri için bir süre ara vermek zorunda kaldım. Şimdi yeniden başladı. Bu gidişle sınıfta tek kişi kalacağım galiba herkes yatmaya gitti.
Yazacak çok şeyim var ama sayfalar yetmez. Birbirimizi yeteri kadar tanıdık sanırım. Burada kendimi tanıtacak, seni eleştirecek sözler kullanmam gereksiz olur.
Senin mücadelemizde başarı ve cesaretle ilerleyeceğini sanıyor ve ümit ediyorum. Şimdi okuldan birbirimizden ayrılsak bile yollarımız gene aynı. Sonra gene birleşeceğiz. En önemli şey için. Onun da ne olduğunu sen biliyorsun.
HAKLI DAVAMIZDA BAŞARILAR DİLERİM
Adresim: Arkadaşın
Hatice Gönül Hatice Gönül
Muslihittin mah. imzası
Kahramanlar sok.
No:10 MUĞLA
Doğum tarihi: 17.5.1961
____________________________________
16.5.1978
salı
Sevgili Kardeşim, ı. Etüt.
"Anı defterime yazar mısın?" diye sorduğunda önce düşünüp, sonra "hadi ver" dememin nedeni şu anda çok yorgun olmamdı. Biliyorsun 19 mayıs gecesi Şüheda Hanım bizi Ortaca'ya gençlik balosuna götürecek. Onun için Fethiye ekibi olarak şimdiye kadar çalıştık. İnanırmısın şu an yazarken ellerim titriyor.
Bugün (sağ üst köşeye de yazdığım gibi) 15-Mayıs 1978. Okulun bitmesine bir kaç gün var. Belki birdaha birbirimizi göremeyeceğiz. Gerçi önümüzde kurslar da var ya... Görüşemesek bile iyi ve kötü anılarımız kalacak belleğimizde. Datça gezimiz, Gökova'da seninle nikahımızın kıyılması, sınıftaki eğlencelerimiz, Sevinç hanıma 1 nisan şakası gibi güzel anılarımızın yanında, Semra Yetim ve Ali Fuat Yalvaç'tan çektiklerimiz, okulun kapatılması üzerine o yağmurlu havada yaptığımız yürüyüş sonucu coplandığımız gibi kötü anılarımız da var.
Dileğim, arzu ettiğin her şeye erişmen, yaşamın boyunca mutlu ve başarılı olmandır.
Gülay Demirel
lll-Fen- A 314
imzası
___________________________________________
Selâm Mukadder
Yarın 19 Mayıs. Şu anda sınıftaki durum görülmeye değecek. Tüm sınıflar son gece olmasına karşın eğlenceye düştüğü halde bizim sınıf mahzun mahzun oturuyor. Ayrılmak ne kadar zor değil mi? Hele 3 yıl boyunca gece-gündüz beraber olduktan sonra.
Mukadderciğim şu anda neler yazabileceğimizi hiç bilmiyorum. Duygularım karmakarışık. Aklım bir karış, bir de değil şöyle 5-6 karış havada geziyor, bugünkü olan bazı olaylardan dolayı sersem gibiyim. Uzun süre dikiş diktiğimden hala beynimin için bir dikiş makinesi faaliyette.
Canım arkadaşım yarın ayrılacağımızı düşündükçe nekadar fena olduğumu bilemezsin. Onun için özür dilerim daha fazla uzatamıyacağım. Sana yaşam boyu başarı ve mutluluklar dilerim.
Adres: Arkadaşın
İşçievleri mah. 349 sok No=48/A Betül Eskici
Şirinyer imzası 18-5-1978
İZMİR Perşembe akşamı
Saat: 21.30
______________________________________
Tatlı Mukadder;
Merhaba şu anda senin defterini yazarken sen de kahvaltı etmekle meşgulsün. Şu dakikalarda marmarise gitmek için sabırsızlanıyoruz bir yandanda hazırlanıyorum son dakikalarda sana hayat boyu mutluluk ve başarılar dilerim
20 Mayıs.1978
Seni seven
Arkadaşın
Adalet Acaralp
Adres: 60 sok. No: 13/1 imzası
KAT: 3 DAİRE: 7
Güzelyalı, İZMİR
Ben ha!
Seni Ha
Unutmak ha!
Asla....!

Bir dostum vardı
Hep şaka yapardı
en büyük şakayı
ölerek yaptı.
___________________________
20.5.1978
Canım Mukadder'ciğim
Şu an durumum uzun birşey yazmamı engelliyor. En zor andayız. Ayrılık anı. Geçen 3 senenin ardından ayrılacağız. Sanırım en kötüsü de bu.
Sana tüm yaşamın boyunca başarılar mutluluklar ve esenlikler dilerim.
Yüksel Türel
Adresim: 227 sok. No: 11 Banu apt
Kat:2 / Daire: 3 imzası
Hatay- İZMİR
________________________________
___________________________________
Mukadder;
Defterini önüme açtım. 2 saat selâm mı yazayım merhaba mı yazayım diye düşündüm. Sanki bu kadar önemli mi? Hiç bir şey yazmamaya karar verdim ben de.
İçim dolup dolup boşalıyor.
Zerrin Sarıoğlu
___________________________________
ilerki sayfalarda, vincent van gogh'un ayçiçeklerini çini mürekkeple çizmeye başlamışım. yarım kalmış.

müzelerdeki karşılaşmalar

müzelerde dğişik şeylerle karşılaşmak olasıdır.
özellikle londrada.
değişik kişilerle,
hatta orada dick cheney, george w. bush, condi ve daha başkalarına rastladığınızı sanabilirsiniz.
aranızda çok sewimli bir diyalağun olduğu gerçek bir ingiliz hanımefendisinin kraliçe olma olasılığı bile sizi heyecanlandırabilir.
o sırada bunlar aklınızın kıyısından bile geçmez tabiiki

bir sabah uyandığnızda pencereden bakarken,
gelecekte çok etkili olacak bir prensin geçtiği yolu görebilirsiniz.

sarkozyle merhabalaşmanız
uzaylı arkadaşlarınız oldu mu hiç.
nasadan filan
tabi yeryüzünde uzaydan gelmiş gibi dolaşırsanız uzaylı arkadaşlarınız olur. astronot gibi.

öbür boyuttaki uzaylı kıyafetliler değil tabii ki, onlar başka. sanırım bir geçiş yerinde, bana özel bir tören olmuştu. kalabalık sayılırdı.

"korkma, söyle bana biraz önce sen beni burada gördün mü"

insanın değişik yerlerden arkadaşlarının olması güzel bir duygu, romantik bir durum gibi

mirasın kalacağı yeri ne belirler

şefaat gizlidir, nasıl geldiği belli olmaz

şehadet nedir nasıl bozulur

liyakat nedir nasıl bozulur

Çarşamba, Aralık 26, 2007

karadul

yani mazide karadul yapma istekleri sorunu da olmuş.
hatta romanın esas kadını geçtiğimiz yaz aylarında yaşadığı evde gerçek bir karadul örümceğiyle birlikte yaşayınca, sanırım öyleydi
tabi konu çok çapraşık bir durumda gelişmiş,
bir süre konunun içine çeçenler de dahil olmuş, adları geçmiş yani
gemi baskınları, tiyatro, okul baskınları vs.
bir ara bazı öğrenciler bile bıyık altından sırıtıp, "hocam sizi karadul yapmak istiyorlarmışşş"
sanırım şimdi o konunun eskisi kadar etkisi kalmadı

devm edecek

kod adı şeyhmus

yurtlardaki kürt arkadaşım sonra.
onunla ayışığında dolaşıyorduk, kısa bir süre de olsa hoş'tu.
masa tenisi oynarken tanışmıştık.
biz ghyocular, büyük olasılıkla zeki, suat, abdullah, ben
yurtta kalanlar yani
bir akşam pinpon oynayacağımız tuttu.
silahların gölgesinden
raketlere koştuk.
1. ya da 2. yurda, büyük olasılıkla 1. yurttu.
burası diğer fraksiyonların kaldığı yurttu, kürt gurupları vardı
biz bağıra çağıra masa tenisi oynuyorduk
şimdi düşünüyorumda gerçekten hoştuk.
ben de hoştum ya
diğer masalarda oynayanlar bizimle ilgilenmeye
biz yenip yenildikçe bozuşmalara başlamıştık
bir ara dörtlü, bir ara sırayla oynuyorduk
gülüşmeler,
bağırışlar, çığırışlar, hile yaptınlar
sanki
iyi oynuyor gibiydim
diğer masadaki guruptan birisi bize yaklaştı,
diğerleri de bizi izliyorlardı
gülümseyip, biraz çekingen ama kararlı
ne olursa olsun dercesine
benimle oynamak istedi
bizimkiler yorulduklarını söyleyip kantine geçtiler
sonra nereye gittiler bilmiyorum
biz oynadık
sanki beni daha önce görmüşmüş
merhabalaşmışız
hoş birisiydi dağların sessizliği
direnci, farklı bir güven yansıtıyordu
evet, ışıl ışıl özgüven
onu kaldığı odadan çağırıp/alıp geziyorduk
arkadaşları özellikle benim onun yanına gitmemi istiyorlardı
bir keresinde onu almaya gittiğimde odada yalnızdı
tuhaf bir ısrarla birlikte pencereden bakmıştık...
bizi böyle görenlerin birbirimize ait olduğumuzu
benim ona ait olduğumu
herkesin bileceğini söyledi
bazen geleceğe ait şeyler de söylüyordu
dışarısı kalabalıktı
orda o sırada gerçekten çok ciddi şeyler konuştuk.
bir süre sonra dışarda yürüdük.
biz birlikte gezerken bir arkadaşı bazen iki, çevremizde bizi izliyordu hep.
ne konuştuğumuza kulak misafiri olmaya çalışılıyordu.
bazen küçük bir gurup kıyıda anımsıyorum.
bu kadar gülmesine konuşmasına şaşıyorlardı.
bir defasında, "beni tanıdıktan sonra kürtlerle türklerin kardeşliğine inandığını" tabi ionlardan da haberdardı
bende "şimdilik arkadaş olsunlarda sonra kardeşlik"
deyince, nasıl gülmüştü.
gözleri ışıl ışıl dişleri ışıl ışıldı.
adı da,
şehmuz'muydu ne.
"şehleri muz mu ediyosun"
gibi birşeyler anımsıyorum
çok gülmüştü
benim için kürtçe güleyli bir şarkı söylemişti
sonra başkası için söylemem deyip
bir iki dizesini türkçe söylemişti
ikimiz ona bana ve geleceğe dair
içinde olduğumuz siyasi guruplara dair konuştuk
(o ayrıntıları sonra yazılacak)
benimle birlikte olmak istedi
pervasız sarılıyordu
-yurt bahçesinde
sonra birileri gelmişti, dev yolculara haber verilmiş
o başka bir guruptandı
bir kavga, bir olay
bir sürü kişi toplanmıştı.
50-100-300-500 belki daha fazla kişi
ben "siz ne karışıyorsunuz bu bizim sorunumuz" deyince
kızıp, beni bir iki kızla birlikte yurda yollamışlardı
5. yurtta mı ne kalıyordum
bağırışlar
gidemiyordum
dönüyordum
kovalıyorlardı beni. çok üzülmüştüm
alt tarafı bir aşktı be
yaşansa ne olurdu ki
sonraki günlerde bir arkadaşı
"senin üzülmeni istemiyor gidecek sonra gelecek" demişti
uzaktan görmüştük birbirimizi
"duruşumu çok sevdiğini"

devm edck

Salı, Aralık 25, 2007

selim martin

selim, izmire geldiğimde üniversiteden ilk tanıştığım
onun kitabevindeki hali, bana kitapları tanıştırışı
neleri nasıl okumalı üzerinde konuşmuştuk
ben bazen rastlantısallıklar üzerinde de duruşum
her zaman statik bir sıra olmayabilirdi
biraz şaşırmıştı, felsefi bir yaklaşımdı bu
çok yakışıklıydı
birlikte çay içtik
yaşam üzerine tartıştık
arada bir kitap yığınlarının arasında dolaşıp
yeniden yeniden kitaplara
okunulanların insana vereceği güç
direnme gücü
yorumlama
yaşam üretme
gözleri çok yeşil ve ışıltılı

20-21 mayıs 2004
selimi üniversiteye ilk geldiğimde tanımıştım.
kitabevinde
ilhan demişti muğladayken
"git oraya diye
ilk gittiğimde karşılaştık, bir de kısa boylu birisi vardı
selim basın yayındandı benimle ilgilendi. çay içtik
kitaplar, okul üzerine konuşmuştuk.
bir iki kere daha orada gördüm
okulda gördüm.
ilk karşılaşmamızdaki ciddiyeti
nasıl ilgilenmişti benimle
oysa o da kitabevine öylesine gelmişti (!)
sonra benim "özgürlük" tutkumu öğrenmişti.
geçenlerde bir arkadaş iki çocuğuna da özgür adını

çok etkilendiğim bir "1 mayıs" anım

sanki bütün taşların yuvarlandığı bir andı.
belki benim için bir sürü şeyi anlamamın ve kavramamın başlangıcı olmuştu.
insanların nasıl değişebileceğini görünce,
bir sürü yalan yanlışları ve aldatmaları
çevreme bir daha bir daha baktım, o olaydan sonra
"ne oluyor" diye

bir gün mehmet fırıncı odasında bir arkadaşla konuşurken ben de katılmıştım.
sarışınca olan araştırma görevlisi arzu, ya da ecmel olabilir yanındaki, tam ayırdedemiyorum. genelde bu iki arkadaşı yanında gördüğüm için.
bana "gel sana da anlatayım" diye, heyecanla anlatmaya başladı
öğrencilerden 1 mayıs afişi asanlar varmışmış
-bu arada son bir kaç yıldır, demokratik platform seçimlerde önde olduğu için sanırım, öğrencilerce kantinlere vs bazı afişler asılmaya başlanmıştı-
güvenlikçiler gelip bir grup öğrencinin 1 mayıs afişi astığını -5-6 tane küçük, ortaboy denebilecek afiş- söylemişler, fırıncı da gitmiş
o sıralarda sol guruplardaki öğrencilerden emrah vardı, onun gurubu asmış afişleri
onlar 5-6 genç, emrahın kız arkadaşı da varmışmış, ikisi de uzunca boylu ve gerçekten dikkat çekici ve hoş görünümlü gençlerdi, ciddi duruşlarında devrimci yapıları görülebiliyordu
güvenlikçilerle afiş tartışması yapılıyormuş
mehmet fırıncı da katılmış tartışmaya, emrahla tartışmaya başlamışlar
öğrencilerin afişleri indirmelerini istiyorlarmışmış, onlar da indirmemek için diretiyorlarmış
bir ara tartışmanın bir yerinde, fırıncı iyice sinirlenmiş ve
ceketini çıkarıp güvenlikçilerden birine vermiş, diğer çevrede olan 10 kadar güvenlikçiye de
"siz karışmayın" demiş, güvenlikçiler arkada duruyorlarmışmış
gömleğinin kollarını erkekçe kıvırmış, gardını almış ve
emrah'a "erkeksen gel" demiş
dövüşecekmiş
tabi gençler iyi dayanmış, fırıncı hocaya saldırmamış
fırıncı -kendi söyledikleridir- "siz devrimci filan değilsiniz, solucansınız, asıl 1 mayısları biz kutladık" vs demiş
heyecanla anlatıyordu, sanırım benden beklemediği bir tepki oldu, ya da o sırada bana öyle geldi
arkadaşlığımız vardı
belki de planlı şeylerdi çoğu
ben ona yanlış yaptığını söylemiştim o sıra
gençler, yanında kız arkadaşı olan bir gence davranışını demokrat birine yakıştıramadıydım
bir de 1 mayısla ilgili bir olay, emekçi olanların saygı duyacakları, duymaları gereken bir gün
hatta ironi de yapmıştım sanırım "aferim tam bir demokrata yakışan davranış" diye
o hala davranışını savunmaya çalışıyordu
sonradan öğrencilerle de konuşmuştum olayı
gerçekten çok kötü bir şeydi
hala o konuda doğru düşündüğüme ve fırıncıya da gençlere de doğru söylediğime inanıyorum
gençlere, 1 mayıs ta, öylesi bir davranış uygunsuzdu
hem fırıncı ülkede yaşanan yasak 1 mayıslarda sanırım viyanadaydı, eşi yanında orada eğitim gördüğünü söylemişti, belki orada katılmıştır

bu beni çok etkileyen olaylardan birisi oldu
hepimiz de bir çocuğun büyümesini görmek gibi, birbirlerimizdeki değişimleri gördük.
arkadaş gördüğümüz kişilerin değişimlerini, tutumlarını
bazıları sonradan yerine oturdu
bazılarımızı sildik hayatımızdan
nelerin karşılığıydı acaba olup bitenler

ben devrimci demokrat öğrencilerle arkadaşça dostça ilişkisi olan bir hoca oldum hep
hatta, onların şenliklerinde hep yerim vardı
onlara
emekli olmadan bir kaç yıl önce zaten okuldan ayrılmak isteğim başlamıştı ve gençlere
"buca eğitimden gittiğimde, "sizleri bucanın en güzel şeyleri" bucadaki en güzel şeyler
buca eğitime dair anımsayacağım en güzel şey
olduklarını söylemiştim

deu. sabancı kültür merkezinde resim kursu deneyimi

rektör hocanın sekreteri gülnar hanım telefon etti, kursta görev alıp alamayacağım üzere. sanırım o sırada rektörlük genel sekreteri olan selma da önermiş, rektör yardımcısı sedef hoca da. çok kısa,
özlem asistanım olarak katılıyordu. gülnarın kızı, kalp doktoru özgür, vesile, kısa bir süre sonradan buca eğitime dekan olan ferda, kısa sürelerde bir iki kişi geldi gitti. sürmedi fazla.
vesilenin radyo dokuz eylülün yöneticisi olan arkadaşı bir kaç ziyarete geldi. berhanmıydı adı, bir ara kanadaya gidip gelmişti. bir kere geldiğinde onun yanında savaş uçaklarının resimlerini çeken bir subay vardı. havada fotoğraf çekme teknikleriyle ilgili biraz anlatmıştı sanırım.
öyle fazla ses olmadı kurs kapanıp gitti.
özgür baya dirençle çalışıyordu. hatta kurs kapandıktan sonra, vesileyle ikisi çok kısa bir süre benim o sırada kaldığım selmanın evine çalışmaya gelmişlerdi. bir kaç kere filan. o da sürmedi sonra.

dvm edeck..

cewlik radyo ve dj.liğim

2 yıla yakın bir süre önce internette sörf yapıyordum.
bir radyo çıktı, alışkın olmadığım konuşmalar filan..
müzikler.

devm edecek.

radyo 9 eylülde boşa çıkan program yapma girişimim

radyo ilk kurulurken toplantılara katılmıştık. vesileyle

devm edecek...

bu toprakların gördüğü en büyük komutanlardan birine

sebahattin yavuz ve arkadaşlarıyla karşılaşmamız...

sebahattin yavuz ve arkadaşlarıyla karşılaşmamız...

yani onlar gerçekten halklarını seven samimi inançları olan kimselerdi, devrimcilerdi.
bu hatta hangi aracılıkla girdiklerini bilmiyorum, ancak,
esas kadın eski arkadaşlarının devrimciler olduğunu söylüyordu hep. "78'liyiz" derdi.
seboyu ışık apartmanında kalırken evden çıktığı bir gün de köşede karşılaştıklarını anımsıyorum. çok kısa bir an gözgöze gelmişlerdi. gerçekten kararlı ve dirençli insan bir hali vardı. biraz ilerde halktan görünümlü bir iki bayan daha belli belirsiz anımsıyor. bir komşuya birşeyler soruyordu sanki yanlarındaki genç. yol kıyısındalardı.
hemen hemen aynı yerlerde, mercanda ölen bucalı çocukla da karşılaştığını da anımsadı sonradan, öğrencilerinden birisini korsan anmada onun resmini taşırken görmüştü indymediada.
karşısından gelen kadına bakıp, evi incelemişti baya. çok tuhaf bir kararlılıkları vardı. korkutucu değil ama ürkütücü bir gerçeklikle varlıkları hissediliyordu.
seboyla olan karşılaşmanın zamanını karıştırdı, seferihisara gitmeden öncemiydi, sonra mı, çıkaramadı.
o yaz denize fazla giremedi, belki bir iki, belki de hiç.
çünkü bir gece uyandığında yatağının üzerinde yarasa uçuyordu, sürekli dolanıyordu tepesinde, kedileri heyecanla ona doğru zıplayıp duruyorlardı. korkmadı, nasıl girmiş olabileceğini düşünüyordu. bir yandan, pencereleri açıp, kedilerini sakinleştirmeye çalışıyordu,
eskiden olsa korkardı.
yarasayı hasarsız çıkarmaya çalıştı, bir yandan dua okuyordu. ön balkonda kalorifer yakıt kazanının arkasında yarasa yuvası vardı biliyordu. hatta yarasaları kovmakla ilgili ilginç bir durum olmuştu bir ara. yuvalarını su tutup dağıtmadan önce yavrulama mevsimi olup olmadığını araştırmaya kalktı diye, annesiyle tartışmıştı. ne gerekmiş diye. komşular da şaşkın izliyorlardı. imanlı kuranlı hacılardı sözde, ama bir canlının yuvasının dağıtılmasıyla ilgili merhameti anladıkları yoktu. neyse öyle kalmıştı o olay zaten. hayvanlara hasar vermeden ewden uzak tutmanın yollarını aradı, bir yerlerden bazı müziklerden kaçtıklarını filan okudu vs.
ama o tarafı gece açmazdı hiç. yarasalar da ewlere girmezler pek.
1-2 saat sonra yarasa pencereden çıkıp gitti.
sabah yukarda oturan hacı habibe hanım /hülyanın annesi, kapıyı çalıp ağlayarak, selmanın oğlu cihanın gece kalp krizinden öldüğünü duyduğunu filan söylüyordu. onlara gitmeyi.
telefonlar edildi, olay doğruymuş, çocuk annesi babası evde yokken, gece yalnız kalıyormuşmuş, sabah telefonu açmayınca çelik kapı kırılıp girilmiş, yatakta yatarken bulunmuş. sabaha karşı kalp krizi geçirdiği belirlenmiş, otopside bir hafta önce daha çok hafif geçirmişmiş.
gittiler, bir kaç kişi, daha önceki bir bölümde anlattığımız gibi, kötü bir durumdu ve cezmi beyin o söyledikleri vardı, oradaki bir sürü kişi duymuştu. adam tanrının kendisini cezalandırdığını düşünüyordu.
neyse, olaydan bir hafta kadar sonra kedilerini holde siyah birşeyin çevresinde dolanırken buldu, arada pati atıyorlardı, baktı, mecalsiz bir yarasa. kalkamıyor yerinden. bir bezle onu alıp bahçeye attı, yuvasına gitmesi için.
yalnız gece ayak bileğinde bir ısırık gibi bir şey olmuştu, yatağında genellikle kedileriyle yattığı için kediler mi yapmıştı, yarasamı, derken
gidip aşılandı. konak kuduz araştırma hastanesinde tetanos ve kuduz aşısı yapıldı. belli günlerde gitmesi söylendi. duş alabilecekti, yalnız aşıların ağırlığı nedeniyle güneşlenip denize girmesi sakıncalı olabilecekti diye söylendi. o nedenle denize gitmedi,
ablasının seferihisardaki evine de çok uzun bir süre gitmedi.
orada sebo ve arkadaşlarıyla karşılaştıklarını anımsıyor da, zamanı tam değil.
yani yarasa olayını yaşamadan önce mi seferihisarda onlarla ilgili konuşmalar olmuştu, diye.
sonra o kandil olayını anımsıyor, karşı komşu kızların acayip hallerini bir de.
bir tür danışıklı olaylar zincirinin parçalarıydı herşey sanki.
kendisine de birşeyler soruluyordu arada, konuşuluyordu. devrimcilerle ilgili.
sanki onun devrimcilerle geçirdiği günleri unutulmuş gibiydi de, eşinin 1 yıl hapis yatışı filan, ablasıgil haberleri yokmuş gibi konuşuyorlardı.
biraz korkuyorlardı zaten. dışarılarda komşuları adı altında birileriyle konuşuyorlardı ara ara., bir yerlere gidip geliyorlardı. onlar çocuklarla, annesiyle evde duruyordu çokluk.
oradaki bazı konuşmalardan anımsadıkları, kendisinin hayatta kendisini en iyi hissettiği zamanların devrimcilerle birlikte olduğu zamanlar olduğunu söyledi çocuklara, çok zor zamanlar olmasına karşın.
ablasıgil filan devrimcilere birşeyler yapmalarını söylemesini istedikleri bir durum olmuştu, uyum sağlamak, itaat etmek, bir şeylere onay vermek gibi filan dı sanırım, o sıradaki konuşmalardan başkalarıyla filan tartışmalar olduğunu anımsıyor, ablasıgil ortada kalıyor gibiydiler sezdiği, birileri de aba altından korkutuyordu.
onlara "devrimci insan devleti de dinlemez allahı da yav, beni mi dinleyecekler, kendilerine, düşüncelerine, inançlarına nasıl uygun geliyorsa öyle yapsınlar, devrimci özgür karar verir, ben onlarla/ devrimcilerle hep dost kalmak istiyorum" dediğini, bir yer de de, kendisine iyilik yapacakları söylenmişti, tam bilmemekle birlikte seziyordu, "tanrım, ben korkayım onlar korkmasın" dedi. okulda da hatırladı bu şekilde bir konuşmayı. bir dostla birlikte. çok eski bir dost. sanki yüzyıllardır tanışıyormuş gibi.
sanırım çelişik bir durum olmuş, sebolar da örgüte bağlı oldukları için o doğrultuda karar vereceklermiş denildi. o sırada kendilerine söylenen bir şeyin yanlış olduğu anlaşılmış ama, öyle bir şey anımsıyorum.
şimdilerde olay daha iyi anlaşılmaya başlandı aslında. esas kadınla olan bağlantılar, vs
ellerinde kendisinin bir fotoğrafı varmış sanırım, bir öğrencisinin çektiği bir eli belinde, çıplak ayaklı, başı açık kot pantalonu ve guru tişörtüyle olan, atölye yaptığı evinin salonundaki fotoğrafı. bambu sandalyeler, masa filan, arkada tuvalleri
anladığı kadarıyla birileri de onları yaşatmak istemiyordu. tanrının herkese verdiği yaşamsal varlıkları birilerinin işine gelmiyordu. kendilerini yaşamda hak sahibi, karşılarındaki kişileri de yok edilmesi gerekenler olarak görüyorlardı. ortak bir dünyayı yaşamayı paylaşmak için tartışmak, düşünce üretmek yerine yoketmeyi hedefliyorlardı.
annesi, ablası, eniştesi yürüyüş yapıp gelmişlerdi, öğleden sonraydı.
akşam üzeri onlar da çocuklarla birlikte gittilerdi. hırçın dalgalar vardı denizde, gri ve hırçın.
sonbaharın kokusu geliyordu uzaktan uzağa. kumsalda yürüdüler. konuştular hayattan filan
bir tahta iskelede bir kaç kişi vardı, çıkıp bakındı, bir adam balık tutmaya çalışıyordu. bir kadın, yeni yetme bir çocuk.
sahil tenhaydı çok. tenha, gri, rüzgarlı
dönüşte denizköy sitesinden girdiler. bu mevki, dokuz eylül üniversitesi tatil kampının tam karşılarında bir yerler oluyor. yolun öbür tarafı yani. ablasıgil ev alırken onlara çeşmeden almalarını söylemişti ama nasılsa burada karşılarına çıkmıştı ev. isterlerse annesiyle ortak olmalarını konuşmuşlardı. herneyse
evlerin arasından geçerken, sol taraflarına gelen yerde, bakımsız bahçesi olan bir ev. diğerlerine göre yani, süsü püsü, çardakları vs dikkati çekmiyordu. site biterken biriki ev öncesi gibi, bahçedeki masada iki genç kadın birşeylerle uğraşan bir genç erkek, başkası kapıya yakın yerde, tam kapı ağzındaki, içeri eve girmeye çalışırken o sırada yola bakıyordu, mustafa işeri idi sanırım. hepsi de bakıyordu, onlar da baktılar, hatta, "sanki pek buralara ait değillermiş gibi duruyorlardı" diye konuştular. ama soğuk değil, samimi bir diyalogdu sessiz sadasız yaşandı. o an sonradan hatırlandı.
yanlarına oturup beraber çaylarını içebilirlerdi.
sonraki sene de ablasına gittiğinde o evin önünden geçti, bisikletle çevresinde dolaştı, oralarda.
içinde yaşayan kimse yok gibiydi. bakımsız, bir akrabaları için ev sormuşlardı, da sahiplerini bilen yok denmişti.
sonra bilmiyor, 2-3 yıldan beri gittiği yok zaten.
onlarla yaşadığı manevi bağı hatırlıyor, kandil gecesi de yaşadı, o günde rüyasında görmüştü zaten. karşı komşu kızları, sözde arkadaş vs çocukları da, ısrarla ziyaret etmesini istemişlerdi ya, o gece onlarda hoş olmayan bozuk bir maneviyatı algıladı. danışıklı ve ikiyüzlü yapıları sonradan açığa çıktı zaten, o binadaki herkesin de.
o kandil gecesi evinde algıladı, 10 -11 sularında tokatın yağmurlu beldesinde yazılıkaya ya da yazılıpınar yerinde çatışmada öldürüldüler. ertesi gün haberlerde okundu.
diğer kandile kadar onları hatırladı. masasınının üzerine sebahattin yavuza rezerve, ve salih çınara rezerve yazdı bir ara. yalnız ve hüzünlü bir zamandı. yapayalnız
onlar için karadeniz şarkısını dinliyor bazı, "karadeniz karadeniz, fırtılalar içindeyiz, 5 karanfil verdik sana herbiri bir engin deniz. dağlarda kır çiçekleri, sewgi dolu yürekleri, ateş yakıp ısındılar, elleri çözündü kından"
kendisine manevi desteklerini biliyor, dünya emaneti açısından minnettar.
hakikaten seboya, "bu toprakların gördüğü en büyük komutanlardan birisi" sözü yakışıyordu.
sebahattin yavuz, songül koçyiğit, derya devrim ağırman, mustafa işeri, salih çınar, dünya hayatımda beni sizlerle karşılaştırdığı için tanrıya teşekkürler.
sonra onları rüyasında sonsuz denecek gibi bir açık arazide gördü, seboyla konuştu, diğerleri biraz uzakta duruyordu; temiz ve huzurluydular, dingin, güzel giyimli, hak inançları için yeni sawaşlara doğru gidiyorlardı. bazı bazı onlara dua ediyoruz.

zaman zaman benzer şeylerle karşılaşıyor. hiç hakları olmadığı halde birileri birşeyler istiyor.
birileri hiç hakları olmadığı halde birşeyler istiyor, tanrı eliyle ilgili bir şey sanırım. kendileri inanmadıkları halde, samimi inancı olan, bununla ilgili söylenilenleri yapan bazı insanları çıkar amaçlı kullanıyorlar. hiç hakları olmadan hemde, esas kadının yıllardır yaşadıkları, yaşatıldıkları bunlarla ilgilidir. bir takım insanların kendi inançlarından olmadıkları halde, hem onları yok edip aşağılamaya çalışırken, hem de kendi istediklerini/ kesinlikle haksız isteklerini yaptırtmaya çalıştıkları bir durum var yani. bu nedenle yaptıkları/yaptırdıkları, kendilerini/isteyenlerin inançlarını varlıklarını temsil ediyor hep, kendi varlıklarını ve inançlarını. samimi inancı olan insanlara bir şey söylemek mümkün değil, inançlarının gereğini yapıyorlar. ama hem kabul etmedikleri bu inancı yok etmek, aşşağılamak, hem de haksız kazanımlar elde etmek isteyenlere izin vermemek gereklidir. sawaşılması gereken şey bu. inanç değil, inançları çıkarları için kullananlar.
hiç kimsenin başka bir varlığın yaşamıyla ilgili söz sahibi olmaya isteklerde bulunmaya hakkı yok. dünya herkesin yaşama hakkıyla varedilmiş bir yerdir. gerçek inancın yeri dünyayı onurlu bir şekilde birarada yaşamakla ilgilidir.

bu konuyla ne kadar bağlantılı tam bilmiyorum ama, orada başka bazı şeyler daha oldu sanırım
benim arabayı satmayı düşündüğüm sırada o civardan birisi yeni işe giren kızı için uno bakıyormuşmuş, ailecek gelmişlerdi ablamlara, ayaküstü tanışıp babaları arabada deneme sürüşü yapmak istedi, birinde ben de vardım, eniştem, kızı varmıydı hatırlamıyorum.
sonra onlar bir daha dolaştılardı,
almadılar arabayı.
agarın adı geçiyordu birara.
yalnız yine o aralar birinin adından bahsedildi. hüseyin velioğlu mu, velidedeoğlumu ne. ankarada bir villada öldürüldü sanırım. onların kabul etmediği bir durum varmış sanırım.
hizbullah. başka bir kaç yerde daha duymuştum. kuranda da başka bir iki şeyle duydum. içlerinde aksa dan haberi olanlar var sanırım, gerçek aksa dan. ama sanırım onlarla ilgili sorun aldıkları bilgiyi kullanım yorumlarında. sorun burada. kin ve nefrete yönelik bir açmazın içinde kalmışlar. bir şekilde yoluma çıktıkları için gösterildi bu da.

ablamların neden ben onlara gideceğim diye ödlerinin koptuğunu anlıyorum artık.
gelip gitmekten korkuyorlar. bu kadar şey, onların vatan sewgisini sömüren, özgür iradelerini engelleyen bir baskı altındalar, hepimiz gibiler aslında. çok insan onlarla aynı durumda

ablamlarla sorunlarımız oldu,
onların komşuları ülker hanımın oğlanlarının da karıştığı bazı durumlar.
onlarla birlikte çiçekliköydeki bir şenliğe gittiğimizi anımsıyorum. piknik yapılmıştı. orada tuhaf olduğunu sandığım bazı şeyler oldu. ben ilgisizdim çevreyle annemin isteği üzere gitmiştik ama,
bir de ablamların yazlığında biz yemek yerken yine ülkerin oğlanlarından birisi birileriyle gelmişti. çevreden fotoğraflar filan çekiyorlarmışmış, ablamla birlikte de makinayı karıştırıyorlardı habire, ben ilgilenmiyorum diye soğuk bir durum olmuştu, zaten hemen kalkıp
içeri girmiştim. ablamın mutfakta sıkıntıyla dolaşıp, "benden bir iyilik isteyeceklerini söylemişlerdi, böyle bir şey olacağını düşünmüyordum" filan diye söylenişini hatırlıyorum, birara eniştemle konuşmuşlardı. kıvranıyor gibilerdi. ben zaten ülker hanımlarla filan da soğuktum, çocuklarıyla da hiç ilgilenmedim. bir ara masada tabaklar toplanırken gitmiştim.
ülkerle saminin iki oğlu kıbrısta askerlik yapmış, birisi gülsümteyzemin oğlu olcayla da birlikteymişmiş. birisi şimdi de ablamların kiracısı. çok yakın denetimdeler yani.
benim hoşuma gitmeyen haller sezdim belki de uzak durdum onlardan hep, komşuları muhittin beyle feride hanım daha insancıl geliyorlardı bana. zaten çok uzun zamandır görüştüğümüz yok kimseyle. gülsüm teyzeylede benzeri şeylerden görüşmelerimiz kesildi, ablamlarla da.

devm edecek...

Pazartesi, Aralık 24, 2007

kendisine açılan manevi kapı

londrada yaşadığı manevi deneyimlerde.
dor ve iyon sütun yapılı yüce şefaatin göründüğü bir kapı görülüyor.
sütün başlıkları iyon yapıdaydı.
üzerinde görünüp giden bazı yazılar, arapça da vardı. kocaman bir isim. uzunca bir süre duruyor.
hala belleğindeki bir görüntü.
o sırada çok etkilendiğini anımsıyor.
teşekkür ediyor. çok
kendisine yaşatılan şeyleri söylüyor. üzgün, onlar da öyle.
çok sonra olayları ayırdetmeye başladığında anımsadığı birşey oluyor.
yıllar önce enverin yaptırıldığı bir olay, kendisinin içkili ve sanırım ilave ilaçlı bazı şeyler söyletip,
düşününce o sırada enverinde normal olmadığını, bir tür ilaç içirilmiş olabileceğini
düşünüyor. normal davranış değildi.
divanın üstüne oturtup arkasında pencere varken bir görüntü, sinirle elinde fotoğraf makinası dolaşıyor, söyleniyor, birşeyler konuşturmaya çalışıyor. kocasıymış vs hakları varmış vs. tam hatırlamıyor ama, o sıralarda ona karşı büyük bir kızgınlık var. enverde tuhaf fotoğraf makinaları oluyor bazı. onlarla dolaşınca kendini tatmin ettiğini söylüyor. seviyormuş filan.
büyük balık ellerinden kaçmışmış gibi. bir durum var.
bir kaç kere ona söyletmeye çalıştığı, söylettiği şeyleri başkalarının duyunca kendisine ne denileceğini sorunca biraz panikliyor. ama oktay adını duymaya da dayanamıyor hiç.
o sıralarda ona, kendisine bir türk kadını gibi davranılmayacağını, kabul edilmeyeceğini söylüyorlar, olsa bile,
diyorlar. hatırlıyor onu söyleyişlerini.
sanırım manevi dünya da artık onu öyle kabul etmiyor, olsa bile.
bizim yaşadığımız deneyimden edindiğimiz sonuç budur.

enverin, bizim, evimizin korku filmi halinde olduğu zamanlardı.
yukarda anlattığım sırada
o sırada berbat bir durumdaydım, karşılık veremiyordum hiç. elim kolum tutulmuştu sanki. hareketsizleştirilmiştim.
o kin ve nefretle konuşuyor, bana birilerini ve birşeyleri söyletmeye çalışıyordu
yalnızca "bana ne içirdiniz, şu anda buradan kalkmam ve sana karşı çıkmam gerekli, ama hareket edemiyorum. yalnız şunu bilin ki bugün yaptıklarınızla kaybedeceksiniz ve çok kişi zarar görecek, vebali bugünkü davranışları kurguladığınız kişilerle sizin olacak, sen tek başına böyle şeyler tasarlayacak kişi değilsin. ben çok kötü, üzücü durumlara düşürülüyorum, siz de çok kötü olacaksınız, en azından ben ne yaptığınızı bilmiyorum. sen yaptıklarının ne kadar farkındasın bilmem, bunları kimlerle yapıyorsanız, sonuçları sizin için de kötü olacak" gerçekten hakkımı helal etmedim. yaptıklarının bendeki görüntüleri kendi halklarının inançlarının kadınlarını temsil etsin.
sonra durmuştu. iş kendilerine zarar vermeye dayanınca biraz kendilerine geliyorlardı yani. enver evde yalnız konuşuyordu ama, telefonlar oluyordu sürekli, bir ara gazetenin mesaj cihazını filan da taşıyordu yanında. fotoğraf makineleri vs. benle konuşurken ara ara telefonlarla konuşuyordu vs, bazı bazı gazeteden aradıklarını iş olduğunu söyleyip gidiyordu. o sırada ayırdında değildim, meğerse durum başkalarıyla ilgiliymiş. hiç bir erkek de öyle kullanılmamalıdır. bana şöyle yap böyle yap filan diyordu bazen. o sırada fotoğraf filan mı çektiğini yoksa ezici bir psikoloji oluşturmak amaçlı paranoya mı yaratılmaya çalışıldığını düşünüyorum. çok yazık ve zavallı bir durum yani. bundan, yani böyle bir şeyi yaratmaktan gurur duyan onursuzlaştırılmış bir mahlukatı düşünemiyorum. yani inançlarını ve enerjilerini çok daha başka ve insana yakışır, onurlu bir mücadele içinde çok daha saygın bir şekilde kullanabilirlerdi. yani bizim o zamanlar yaşadıklarımız kancıklıktan da adi bir durum arzediyordu.
hiç bir zaman hasta olduğuma inanmamıştım, en ağır durumumda bile. "bana bir şey içirdiler" diyordum hep. baştan enverinde haberi yoktu sanırım, sonraları bilinçli kullanıldığını sanıyorum.
sanırım onun olayların içinde yer alması, çeşme altınyunustaki ll. türklük dünyası kongresine katıldığında başladı. ondan sonra çok değişiklikler olamaya başlamıştı. biz hep birbirimizi telefonlarlar arardık, günde 10 kere filan. "karım napıyor" diye arardı. hatta işten gazeteye gelince "karım beni aradımı" diye sorduğunu söyleyip evi arardı. gittiği yerlerde de konuşurduk hep. kaç kere eve gelirken otobüslerde ağlamaklı geldiğini söylemişti, hasta olduğumda ya bana bir şey olursa diye.
o kongre sırasında da gittiğinde aramıştım, sonra o aramıştı, yemeğin filan olduğunu gece 12-1 gibi odaya gelince arayacağını, otelin dışında bungalov gibi bir şeyde kaldığını söylemişti. gece saat 12- 1den sabaha karşı 4e kadar aramıştım. defalarca. telefonu açılmıyordu. 4-5 sıraları telefonu açtı, sesi çok kötüydü, uyuyup kaldığını duymadığını söyledi, berbat bir ses hatırlıyorum.
sonraları enver çok kötü durumlardaydı hep. korku filmi sanki, bir kaç kereler korktuğu zamanları anımsıyorum, sokakta filan bazı kişileri gördüğünde kasılıyordu eli filan. çok sonraları annemde de benzeri durumlara tanık oldum. ablamda farkettim.
o sorunlu zamanlarda ona/ envere başkasını seviyorsa gidebileceğini filan da söylemiştim oysa. kin ve nefretin son anına kadar kullanılıp bundan haz duyar bir hale getirilmiş gibiydi.
hasta edici ilaçlarla fiziksel direncim zayıflatılmıştı, ve ilaçlar içip iyileşmeye çalışıyordum hep. psikolojik hasta olduğum düşüncesi yaratılmıştı, birileriyle bir şey konuşmaya kalksam, bir şeyler anlatmaya kalksam, "ilaçlarını içsin" "ilaçlarını içtin mi" "ilaçlarını iç mukadder" saçmalıyormuşum gibi şeyler. bir yandan sağlık sorunlarıyla cebelleşirken, okulda sorunlar vardı, evde sorunlar, annemle sorunlar, ona olan sevgimizi ve saygımızı da iyi kullandı bir takım mahlukat. geçmişi düşününce o takım kişilere başka bir davranışı ve tavrı yakıştırmak olası değildi zaten. dost ve arkadaş diye oturup kalktıkları, aileleriyle çocuklarıyla, arkadaşlarıyla konuşturdukları insanlara layık gördükleri şey gerçekte kendilerini temsil ediyordu hep.
sokakta, alışveriş ederken vs hep rahatsız edici şeyler yaşıyordum.
o günlerde akşamları müzik dinleyip şarap içme alışkanlığım oldu. her akşam 1 şişe civarında içiyordum. bazen az bazen daha çok. bir kaç yıl öncesine kadar devam etti. son zamanlarda çok hasta olmaya başlamıştım. içemiyordum. vücudum kaldırmıyordu sanki. ama üzerimdeki bütün baskıları unutuyordum o zamanlar. içkiyle ve çoğu zaman kedilerimle yalnız, başka bir dünyaya geçiş yapıyordum sanki. gündüz karşılaştığım herşeyi unutuyordum. her sabah aynı sorunlarla üzerime gelen başka bir güne başlıyordum. akşamları şarap içiyordum. kedilerimle, çiçeklerimle ilgileniyordum.
bir kocayı, bir anneyi, bir kardeşi, bazı komşuları, bazı arkadaşları ve bazı öğrencileri, bu kadar yakışıksız ve aşşağılayıcı bir şekilde kullanmanın nefretinin kaynağı nedir ki.
benim bildiğim, kavga edersin, bağırırsın çağırırsın, onla arkadaşlığını bitirirsin. ama birini aşağılık, kötü, pis, aciz durumlara düşürmek için bu kadar saldırıyı anlayamıyorum. bunları hangi inançlarına yakıştırabilirler. yapılanların açığa çıkmayacağını sansalar bile, hiç kimsenin kendisine böylesine adiliği yakıştırışını anlamıyorum. allah bilir içlerinden bazılarının adları mert, şeref filandır da.
geçen yıldan bu yana, kim ne yaparsa elime fırsat geçince cevabını vereceğimi söylemeye başladım. aşşağılık ve onursuz şeylere izin vermemek, sawaşmak gerekir. insana, hiç bir canlıya, varlığa yakışmayacak kadar aşşağılık onursuz şeylere tenezzül edenlere bile böyle yardım edebiliriz. onları da aşşağılanmaktan kurtarmak hem de vahşetlerini durdurmak gereklidir. bu anlamda benim maneviyatımda kutsal bir savaşın izi var. "size karşı savaşımımın temeli sizi düştüğünüz adi ve şerefsiz durumdan kurtarmak içindir" güzel bir slogan.


burası da devam edecek,

Pazar, Aralık 23, 2007

ışık apartmanı- selmanın evi

esas kadın ergüllerin evinden oraya öğrencilerin de desteğiyle taşınmıştı. o olayları sonra anlatalım.
üst katta habibe hanımlar vardı, karı koca hacılar. erzurum, ispirliler. kızları hülya, selma onları seviyor diye, arkadaşı olmuştu. akşamları gelir, şarabından içerdi sıklıkla. uzun bir zaman her akşam. bir iki kere onun şarabını da içmiştiler sanırım. romanın baş kadın aktristine ödp ye filan üye olmayı önermişti. seçimlerde de o ve bir de esas kadının karşı dairesinde ibrahim abileri vardı, eşi ayten, oğulları murat ve bazen kız arkadaşı alev. chp yemi oy verilsin ödp yemi, vs tartışılıyordu. demokratik platformlar da duyulmaya başlanmıştı o sıralar.
hülyanın ömer ve şevket isimli kardeşleri varmışmış. dışarda merdivenlerde merhabalaşılıyordu. kız kardeşi derya vardı, evli, eşi bülent ve 2 çocuklu. her gün çocuklarıyla annelerinin evine gelirlerdi. işadamı kocası da akşamları.
yukarıya bazı bayram ziyaretleri olduysa da, iletişim hülyanın aşağıya inmesiyle, bazı durumlarda da dışardan gelirken doğrudan 4. daireye girmesiyle oluyordu.
karşıdaki ibrahim abilerle diyalog daha hoş, demokrat ve insancaydı/ görülüyordu.
arada hepbirlikte yemekler yiyorlardı.
ibrahim abilerle esas kadın daha çok ilişkiliydi. ona- ibrahim abisine bazı tartışmalarının sonunda hasan cemalın "kürt dosyası" kitabını almıştı.

uzun hikayeler..
ibrahim abiler evden antalya laradaki evlerine giderken mercan isimli kedilerini bıraktılar sokağa, bir de evlerini tutmaya gelen üç kız öğrenciye çok önerip, esas kadına arkadaş bırakmışlar. beğenmişler çocukları.
kızlar aileleriyle gelmeye başladılar, müzik öğrencisi olan çok yetenekli seray, esas kadının 78 lerden uzaktan tanıştığı bir tıplı arkadaşının kızı çıktı. yemeğe filan konuk oldular, bir kere kuşadasındaki öve öve bitiremedikleri geve oteldeki tatillerini bitirmeden antalya mersin taraflarındaki evlerine gideceklerine geri dönüp bir kaç gün daha kaldılar. ortak arkadaşlar hatırlandı, ege tıptan eray, hamza vs. hamzanın hapishane anıları, yurtlardan bazı kişiler, doktor arkadaş çok hümanist insanlara yardım eden bir tip olmuştu, diyaliz hastası annelerine üzülüyorlardı. 2. el araba alım satımı ve mercedes araba tutkusu üzerine konuşuldu, eşi hoş bir bayan dı, bir de oğulları vardı. ankarada filan çok iş yapıyordu. esas kadının külüstür arabasının değiştirilmesiyle ilgili de konuştulardı. değiştirilemedi tabii. herhalde parası yetmedi.
o sırada tuhaf denebilecek bir iki şey. birisi, yemekte filan kızı mutfaktan birşey getirilmesine yardımcı olurken, babası tarafından kapı kollarına karşı uyarılıyordu sürekli. dolaşırken, gider gelirken kapı kollarına takılmamasını, bir tarafına taktırmamasını filan. gülüşülüyordu sonra. biraz tuhaf bir durum var izlenimi oluşuyordu. ..
diğer arkadaşları, seraylarla birlikte gelmiştiler onlar da, menemenli pınar ve aliağada işçi babası annesi,
nevra, ailesiyle tanışılmadı sanırım, ya da yalnızca babası kapıdan konuşuldu belki de.
aileler gittikten sonra kızlarda tuhaf şeyler gözlendi, evden çıkarken filan, telefonlarının kulaklığı sürekli kulaklarında olup,
arada kapıyı çalıp saçma sapan davranışlarla saçmasapan şeyler istemeye başlamışlar. 2 kaşık yoğurt, ellerinde birer kabak kaşık vs, hepsi koridorda, bir yandan kabak oymaya çalışıp bir yandan iyi oyamadıkları için, daha iyi neyle oyabileceklerini sormalar vs.
çocuklar eğlenip eğlendiriliyorlardı sanırım, arada çatıya çıkmayla ilgili birşeyler duyuluyordu.
sürekli esas kadını evlerine çağırıyorlardı, gitmedi. bir kandil gecesi, ailesini, arkadaşlarını arayıp kandillerini kutlayıp, çocuklara kandil ziyaretine gitti,
hoş olmayan bir şeyler oldu.
üstte hülyaların karşı dairesinde sevim hanım kocası ve kızları idil, mesafeli bir diyalog. onlar çıkınca girenlerle de öyle.
alt katta güzide hanım, yıllarca almanya da yaşamış, eşi ölmüş, oğlu tarkan gelini nilüfer, torun mikail, sonra boşandılar aylin gelini oldu arada görüşüyorlardı.
ışık apartmanının karşısında bir evde yaşlı bir kadın çevreyi gözlemlerdi sürekli.
köşe karşıda da nurhaklarda ölen alpaslan özdoğanın abisi kenan- pakize- bülent- ışıl.
onlarla tümüyle rastlantıyla tanışıldı. kedileri, köpekleri justy ve rex vardı. esas kadının kedilerinin varlığıyla sokakta karşılaşmayla tanıştılar. hoş insanlardı. halen çok seyrek olarak geçerken uğruyor bazen.
yanda makedonyadan göçmüş gelmiş olan hanımefendi yapılı emine hanım vardı, çok az kızı havvanımla da tanışıldı. esas kadını sever onun gelip gitmesini isterdi hep, esas kadının annesiyle de arkadaş olmuştu. zarif bir bayandı. güzel yaşlı bir bayan. nezaketli.
bir süre sonra apartmandaki demokratik hava değişmeye başladı.
hülya eniştesinin mhp diye bir partide yönetici filan olduğunu söyledi. esas kadın onlarla ilgili konuşurken de "onlar da insan, iyi tarafları vardır" vs dediğini anımsıyor, çok esefle.
bir gün kenan beyle birlikte arabanın patlayan lastiğini değiştirmeye çalışırken, aylinle konuşurken tarkan da geliyor. omuzunda 3 tane ay işareti filan.
esas kadının canı sıkılıyor. hülyayı çağırmıyor pek. bir kere yalnız kalmak istediğinde, kapı çalınıp hülya gelmek istiyor. esas kadın, yalnız kalmak istediğini söyleyip "ben gel desemde sen gelme" diyor. kız giriyor. çok soğuk bir durum. nedensiz. öyle görünüyor işte. fazla kalamadan gidiyor. görünüşteki dostluk görünüşte bitmiş oluyor. zaten yokmuş ki.
zaten evde cansıkıcı şeyler oluyor, merdivenlerde tuhaf insanlarla karşılaşıyor bazen. kimseyle ilgili değil, bakmadan geçip gidiyor. herakşam şarap içmese katlanılmaz ve dayanılmaz zamanlar. zor günler. yalnız. kedileri var, çiçekleri. sıksık yukardan ilaçlı suyla yıkanan pancurların suyundan çiçekleri bozuluyor, söylüyor filan. bir kaç kere haber veriyorlar yıkarken.
evinde tuhaflıklar oluyor, sanki birileri giriyormuş filan gibi, hasta oluyor antibiyotikler başlıyor sıksık. daha önce ibrahim abisiyle kapı kilidi değiştirilmişti. sonra arkadaşı ismet beyle birlikte kapının kilidi değiştiriliyor. kendi öğreniyor. neredeyse 10 kere kapısının kilitlerini değiştiriyor.
hülyanın kardeşi ömer, kapıları kilitli kaldı diye sık sık balkonlardan tırmanıp evlerine balkonlardan giriyor. birkaç kere şevket.
resim yapmaya çalışıyor. orada yüksek lisans öğrencisi ayşegülle gerçekten güzel zamanları oluyor.
annesiyle sorunlar var. tuhaf şeyler oluyor. kimsenin bir dediği bir dediğini tutmuyor.
evi değiştirmeye çalışıyor. zor gibi. eşyaları atmayı düşünüyor. sonra 78 li arkadaşlarıyla karşılaşınca,
evi boşaltıyor..
devam edecek...

öğrencilerle olan diyaloglardan

bu bölümde öğrencilerle olan ilginç diyalogları anımsadıkça eklenilecek.

geçtiğimiz yıllarda esas kadının öğrencilerle çok dostça geçirdikleri zamanları olmuştu,
ancak,
zaman zaman bazı öğrencilerden karşılaştığı birbirini tutmayan tuhaf davranışlar nedeniyle
oranın neresi olduğunu, yada polis okulundamı hocalık yaptığını sorguladık, sordu bazen

sanırım geçen yıldı,
fakültenin soğuk, tenha bir zamanında, dışardan daha souk olan eşyasız odasına girdi,
kısa bir süre sonra, kapıda bir kız öğrenci, biraz paniklemiş havalı,
"hocam siz atölyenize girdikten sonra hemen kapıdan yaşlı beyaz saçlı sakallı bir adam çıkmış, koridorda bir kaç kişi o nu konuşuyor, çıkarken kaybolmuş adam, nereye gittiği görülmemiş sonra bana size bir bak gel dediler"
görmediğini söylüyor
öğrenci ısrarla "merih (tekin bender) hoca da görmüş" bir yandan da oda kapısının önünde durmuş atölyenin giriş kapısına bakınıyor arada, (oda kapısına gelip tuhaf şeyler söyleyip giden öğrenciler bu davranışı yapıyor hep- bir kaçına "orada kim var" diye sorduğunu anımsadı)
"herhalde daha bana görünüp korkutmak istemiyorlar, bak siz çok korkmuşsunuz,
beni sevdiklerini biliyordum zaten, korkutmamak için görünmüyorlar, ileride görüneceklerdir" konuşması daha bitmeden,
öğrenci geldiğinden daha tuhaf bir şekilde bakıp kaçarcasına gidiyor. "korkma, birileri seni korkutmak istemiş olabilir" filan arkasından sesleniyor
sonraki bir iki gün içinde, merdivenlerde merih hanımla karşılaştığında ona söylüyor, merih
öyle bir şey olmadığını söyleyip, kızgınlıkla kendisini niye böyle şeylere karıştırıyorlar diye söylene söylene söylene söylene çıkıyor..

çok çeşitli diyaloglar var daha yazılacak.
bir kere de, yalnızca öğrencilerin değil hocaların da karıştığı bir şey olmuştu.
resim bölümünün önünde küçük bir kantin vardı oturacak yerler filan,
bölümün yapısı gereği öğrencilerle tartışmalar konuşmalar olurdu hep zaten. kokteyllere gidilirdi. bölüm galerisinde kokteyller başlamıştı
seçimler zamanı, yanlış değilse o seçimlerde biz arkadaşlarla ödpye oy vermiştik. vesile uğur filan, çoğu kişi öyle konu ediliyordu, matematikten sevgi ile de sık görüştüğümüz bir zamandı, can yücellerin filan aday olduğu zamandı.
yine de zamanı bir kontrol edebiliriz sonra.
seçimlerin sabahı herkes şoktaydı, tuhaf bir şekilde hem de, tabi konuşmalar yorumlar, "mhp nasıl bu kadar oy almış ya, allah kahretsinler, sanırım akp nin de oyları yüksek olmakla birlikte mhpye daha çok şaşırılıyordu, sevgi filan bir sürü kişi "üüüüüü üü" "bundan sonra böyle" deyip eliyle kurt işareti yapılıyordu, o seçimlerin etkisi geçene kadar bir süre sürdü bu. belki bir kaç gün, çevremizde bu tuhaf psikoloji hakim oldu/edildi.
tuhaf olan, bir kaç öğrencim bana gizlice, korkuyorlardı, bazı konuşmalara tanık olmuşlar,
onlarla olan konuşmayı söylememek kaydıyla
o konuşmalar ve işaretlerden uzak durmamı, başka amaçlarla kullanmak için planlandığını duyduklarını söylediler.
adacık gibi bir şey daha. çocukların söyledikleri doğruysa, allah böyle elde edilen hiçbirşeyi kimseye hayırlı kılmasın, lanetlenmiş olsunlar

başka konuşmalardan biri,
bir kere değil çeşitli kerelerde değişik kişiler buna ilişkin değişik şeyler söylediler.
herhangi bir kasıt olabileceği gibi bir düşüncem var.
kadın doktoruna gitme ve cocuk sahibi olma, çocuk aldırma vs.
resim bölümünün çalışma yapısından kaynaklanan bir şekilde, değişik konuşmalar hocalarla öğrenciler arasında geçmiştir. yani bir anneyi, hamile kadını, ölen çocukları, kürtajı vs konu eden bir öğrenci konuyla ilgili konuşmaların başlangıcı olabilir.
ben de bir ara değişik zamanlarda bana kadın doktoru, sorulduğunu filan anımsıyorum. memurlardan filan. geçen 3-4 yıldan beri özellikle konuşulduğunu düşündüğüm şeyler var.
bana çocuk aldırma, doktora gitme vs.
hayatımda bir kere kadın doktoruna muayeneye gittim. 90-91 gibi anımsıyorum. enfeksiyondan, nasıl kaptığımı bilmiyorum. şüpheli bir durum bence. o zamanlar sık görüştüğümüz arkadaşlardan mine eczacı olduğu için, onun da doktoru ve arkadaşları olan bornovada muayenehanesi olan, "gülserin balık" adındaki sarışın kumral gibi uzunca hafif dalgalı saçları olan bir bayan doktordu. 15 günlük tedavi ve sonra kontrole gitmiştim. saçları biraz daha kısaydı 2. görüşmemizde. başka doktora ihtiyacım olmadı.
bir süre sonra arş gör arkadaşım tijen şikarın da bir sorunu olduğu için sanırım onun için de birlikte gitmiştik bir kere daha. aynı doktora gittiğimiz gibi hatırlıyorum. bir süre sonra o kadının antalyaya taşındığının söylendiğini anımsıyorum. başka bir kere eski evdeki bir komşumun yanında şirinyerde bir doktora gittiğimiz gibi anımsıyorum. daha eskiydi bu. bekleme odasında beklemiştim. o sırada oturduğumuz evin yakınlarındaydı muayenehanesi. çok net değil.
hiç çocuğum olmadı, çocuk da aldırmadım. öyle bir ilişkim de olmadı zaten. kadın doktorlarıyla ilgili mediko ve 9 eylül hastanesinde de komikliğe varan şeyler anımsıyorum bir kaç kere. ultrason çekilirken muayene olmak gerektiğini söyleyince "sonra gelirim" diye kaçışım filan. medikodada muayene etmeden ilaç yazmak istememişti doktor. sanırım idrar yolları enfeksiyonu vardı, ağrı olunca, kanser olabileceğini, muayene etmek gerektiğini yoksa ilaç yazmayacağını söyleyince, muayene olmadan çıkıp, kendim eczaneden 2 kutu cipro alıp iyileşmiştim.
zaman zaman muayene olmak gerekir tabi gerekince de, hangi hastalık olursa olsun, güvenilecek doktorlara muayene olmak gerekiyor. bunun nasıl olacağını bilmiyorum. hipokrat yeminli insanlar. bir kere cansıkıcı bir tacize uğramıştım. mecburen dekanlıkta gittiğimiz doktorun birinden de, o sırada hastaydım, grip öksürük vs. sonradan çok canım sıkılmıştı. kaç yıldan beri ilaçlarımı kendim gidip alıyorum eczaneden. doktora gitmekten soğumuştum. bu hepsine söylenen bir şey değil tabi. belki doktorlarla ilgili bir bölüm açmam daha iyi olacak.
kısa geçiştirilince gerçekten insanlığa hizmet idealleri olan insanları, doktorları da incitmemek gerekiyor. zaten her meslekte, bulunduğu yapıyı kişisel hırsları için kullanabilen, çevrelerine zarar verebilen şahıslar çıkabilir. bunların önlenmesi nasıl olacak, belki üzerinde durulması gereken şey bu. bazen insanlar yeterli bilgileri olamayınca da istemeden sorun olabiliyorlar. yaptıklarının bilincinde olmadan. bilinçli ve kasti şeyler çok daha kötü tabii.
bunlarla ilgili, kadın doktorları ve çocuk aldırmalarla ilgili, bazı şeyler konuşulduğunu, sorulduğunu anımsıyorum. karışık bir şekilde. herhalde başka sorunlarım vardı o aralar, evde filan. hastalıklar vs. kimlerin ne amaçla ne sorduğunu anlayamayacağınız bir durum yani. hele kişilerin kendi sorunlarından, ihtiyaçlarından ve yaptıkları işlerinden yola çıkılınca.
bir ara bir sürü kişi bu tür konuları konuşuyordu da, aklımın bir kıyısında kalmış nedense.
net hatırladıkça kaydederim.

bir kaç yıl önceki derslerimden birinde hüseyin uysal, engin ve erkan adlı 3 öğrenci baya sorun yarattılar. izlenimim kendi başlarına yaptıkları birşey değildi, konuşmaları imaları, duydukları şeyleri tekrarlamaları, vs vs. hüseyin diğer bölümlerden filan arkadaşı olan kız öğrencileri depoya sokup başka dersler işlenirken filan girip çıkıp sorunlar yaratıyordu, keman çalmaya kalkıyordu ama, sanırım bir yerlere göndermeler yapmaktı niyetleri, emine başkandı o zaman, onu başka sınıfa geçirttirdim. zaten beş altı kişilik bir sınıftı. engin çok iyi bir çocuktu ama, annesiyle babası ayrılmışmış, kız kardeşi vardı ve kendisi de kaza geçirmişti diye sorunluydu biraz, kullanıldığını düşünüyorum. bazen derse bir kaç erkek arkadaşını filan getirmişti, sonra getirmesini istememiştim. ders yaptırmamak için uğraştılar. erkan da hiç söylediklerimi dinlemeden, yaptığı bir kaç illüstrasyonu kabul ettirmeye çalışıyordu, bir iki kız öğrenci gayret ediyordu ama, derste konsantrasyon olmuyordu zaten. zaten sınava çağırmadım onları. dersteki durumlarıyla not verip, provakasyon edenlere sınırda geçme notu verip, öbür dönem başka hocanın öğrencisi olmalarını istedim. o zaman benden resim anasanat derslerini alıp yandal dersleri verdiler. sanırım çocuklar başarılı bir görev yapmışlardı. onlarda atabeyler isimleri geçti bir kaç kere. özellikle engin, parmağında tuhaf bir yüzük gösterip, tuhaf bir şapkayla kapıya dayanıp arada dış kapının oraya bakarak, atabeyler vs birşeyler hatırlıyorum. bu ismi bir kaç telafuz etmişlerdi, bir süre sonra sanırım onların dersleri bittikten sonra öyle bir operasyon anımsıyorum. çocuklar kendi başlarına yapmıyorlardı bu şeyleri, sanırım bağlı oldukları bir yerler vardı.
birileri çeşitli şeyleri, değişik şekillerde öğrencilere filan söyletip, onlarla filan, nedeni neydi, bu şekilde ne elde ediyorlardı bilmem. bazen öğrencileri kovuyordum, "böyle şeyler konuşacaksanız gidin" diye, "benle ilgili bir şey bile olsa istemiyorum" filan diye.

daha önceki yıllarda sadık isminde bir öğrenci vardı, arkadaşı çağdaş vardı. sadık da bilinçle zarar vermeye çalışanlardandı. hatta sonradan okula birileri gelip bir kız öğrencinin çantasını çalmaya kalkışmışlarmış da o yakalayıp güvenlikçilere teslim etmişmiş. filan, yani yalnızca öğrenci olmayan havalardaydı. derslerimde sorun yarattı ve bana zarar vermek için de çaba göstermiş, diğer öğrenciler tepki göstermişlerdi, anama küfrediyormuşmuş filan. sonra annesinin rahim kanseri olduğunu ve çok üzüldüğünü duymuşlar bazı öğrenciler, bana yaptıkları nedeniyle "oh olsun" filan demişlerdi de, çocukların sapkınlıklarını annelerine bağlamamak gerektiğini konuşmuştuk sınıfta. o sınıfta özellikle, bir kaç öğrenci ve yanlış hatırlamıyorsam sevinç adındaki bir öğrenci, sadığın resmi düzeyde de bana kara çalmasını önleyici bir girişimde bulunmuşlarmış. konuyu bana dolaylı şekillerde duyurmuşlardı sonradan. cumhuriyet halk partisi gençlik kollarından birileri kızı takdir etmiş çok, politikaya girmesini istemişlermiş. daha sonra konuyu bana açan başka öğrencilerle konuşurken, onaylamadıkları, pis ve kötü, iftiracı bir durumu reddetmenin, kendi yaşamsal süreçlerinde onurlu bir davranış olarak kendi kendilerine elde ettikleri bir yaşam referansı olduğunu söylemiştim.

konularla olan kopukluklar, olaylar olurken yalnız onları yaşamıyorsunuz da ondan. o sırada evde okulda, işte, alışverişte, komşularda vs çeşit çeşit sorunlar yaşıyorsunuz. bazı şeyleri uzaktan baktığınızda görüyorsunuz.


devm edecek....

Cuma, Aralık 21, 2007

romandaki kişilikler

bu romanda adı geçen kişilerin gerçek hayatla ve yaşayanlarla uzaktan yakından ilişkileri yoktur. hepsi bir hayal ürünüdür. tanıdığınız yada ilişkilendirdikleriniz olursa bir rastlantıdan ibarettir. belki dejavu olabilir.
süreç içersinde yazılım genişleyecek, açıklamalar olacak.

tombiş:
tombiş toroman:
çıtır, pıtırcık:
benekis- benekus- benek
bulut:
rüzgar:
ülaka: kur'an-ı kerim de en çok geçen isim, "onlar" demek.
ufuk-reçhan semercioğlu: gerçekten bucadaki nitelikli kişilerdendiler.
mustafa toprak.: şerefli adamlardan biri
rengin akboy: işini iyi bilen biri, ordinaryus prof.
envar: nurlu demek
ahmet-nurten: evlerine gelip gittikleri "annemiz" dedikleri yaşlı bir kadınla çok iyi ilgilenmişler. madalyalık bir memleket meselesi.
enver-ergül: yunanistanlı evsahipleri:
psikiyatri doktoru beyazıt yemez: romanın esas kadınını, kimyasalların etkisiyle korkunç bir zihin çalkantısı yaşarken yaka paça ona götürüp 20 gün rapor alıyorlar. ufuk ilgileniyor. içeride esas kadına ısrarla tanrıyla konuşup konuşmadığını ve nerede konuştuğunu soruyor. ona tehlikeli paranoid ya da paranoid şizoidden bahsedip, ilaçlarını içip iyileşmesi gerektiğini söylüyor. esas kadın rüyalarından, inançlarından, peygamberden bahsetse de ısrarla tanrıyla olan konuşmayı soruyor ve esas kadın ona, yaşadığı o çalkantıya rağmen; "arada dua ediyorum, dua etmek tanrıyla konuşmaksa, dua ederken konuşuyorum" diyor, ama o gene de bu yanıttan pek tatmin olmuyor. esas kadının o zamanki kedisinin kızartılıp yenmek istenmesiyle ilgili de bir konuşmaları geçiyor. "kadın herhalde benim kızıp tepki göstermem içindir" diyor, doktor şüpheyle ona bakıyor.
yıllar sonra esas kadın başka bir psikiyatri doktoru olan ayşegül özerdeme gittiğinde koridorda doktoru uzaktan görüyor. çalışanlardan öğreniyor. amerikada eğitim görüp gelmiş. şişmanlamış filan. esas kadın onun tanrıyla ilgili konularda düşüncelerinde değişme olup olmadığını filan düşünüyor. belki amerikada birkaç tanrıyla karşılaşmıştır diye.
ordinaryus prof. cevdet arsal: rengin akboyun hocası, sonra esas kadını ona götürüyorlar, özel muayenehanesine. üçü odasına girerken telefonda birilerine"şimdi geldi, özeldir, ilgileneceğim" vs diyor. ona uzun süre kullanacağı ilaçların tarifini veriyor. çok çevreye kendini hasta gibi lanse etmemesi filan da söyleniyor, sanırım iki doktorda aynı şekilde yaklaşıyor. düzelecek ve bir şey olursa ilaçlarını içecek. çevresindeki insanlara güvenecek. kendisi yolunu bulmakta zorlandığında onlara güvenecek, söylenenleri dinleyecek.
çalkantı korkunç, sarhoşluğu düşünün. sarhoşsunuzdur ve çevreyle algılamanızdaki çalkantıyı.
psikiyatri doktoru ayşegül özerdem: 91-92 gibi yaşadığı iki psikiyatri doktoru deneylerinden sonra esas kadın, yıllar sonra, ilerde tam tarih yazılacak, 2001 gibi rektöer emin beyin arkadaşlarından hale hanıma sorup tavsiyesiyle gidiyor. mantıklı buluyor kadını. doktor ona özellikle medyada tv gazete vs, kendisi için yazılmış olduğunu sandığı şeyler olup olmadığını soruyor. esas kadın arada olduğunu söyleyince de, bu tür hastalıklarda böyle şeylerin normal olduğunu ve bunları dikkate almamasını, insanların yaşadıkları süreçte adacıklar gibi hastalıklar yaşayıp geçirdiklerini, belki bir daha hiç hasta olmayabileceğini, kendi kendisine yardım edebileceğini, kendini hasta edecek düşüncelerden kişilerden uzak durmasının iyi olacağını, ilaçları kullanmamayı deneyebileceğini, hatta o arada kendisine gidip düşüncelerini anlatabileceğini söylüyor. ve yaşadığı şeylere ilişkin bir şey soruyor. o sırada içeri biraz evel koridorda duran, oranın çalışanlarından olduğunu söyleyen esmer uzunca boylu kemikli zayıf adam kapıyı açıp içeri bakıyor.
esas kadın sonra doktora, bu şekilde şeyler olduğunda, o kişilerin polis olarak mı çalıştıklarını düşündüğünü ve kendisini denetlemek amacıyla mı baktıklarını düşündüğünü söylüyor. biraz esas kadının mazisinden bahsediliyor. o konuşmadan sonra ilaçları bırakıyor, dışarlarda filan pek şey yiyip içmmemeye dikkat ediyor. tadını beğenmediği şeyleri döküyor. öğrendiğimize göre hala ilaç kullanmıyor. gerçekten her şey bir adacık gibi olup bitmiş sanki.
ali nejatın düğünü: ghiyodan ali nejat fuarda evlenirken, esas kadın pistin kıyısında okul arkadaşlarıyla otururken bir içki yanlışlığı oluyor. kendisi farketmeden. gazetecilikten birbirine benzer tipleri olan iki arkadaşından birisi, ergun gümrah olabilir, uzunca boylu sarışın, renkli gözlü gibi. o kişinin içki kadehini esas kadının önüne koymuşlar, bir garson, birkaç yudum sonra gelip kadehi almak istiyor, çevresindekiler arkadaşları olduğunu, içkinin kalmasında bir sakınca olmadığını söylüyorlar. biraz sonra kadeh yarılanınca garson gelip o içkinin ona ait olmadığını söyleyip kadehi alıp gidiyor. esas kadına yeni bir şarap getiriyor.
eşi de oralardayken bir ara kıyıda pencere kenarında oturan, hiç dikkat çekmeyen, dursun adındaki bir adam, yanında genççe bir kadın ve sonra yanlarından kalkan bir adamın olduğu masaya oturtuluyor. kısa bir süre. nasıl ve neden olduğunu anlamıyor hiç. bir adacık gibi birşey işte. hala o kişilerin kimler olduğunu, neden öyle birşey olduğunu düşünürmüş.
andrew cumanan: esas kadının karşılaştığı arkadaş olduğu kişilerden birisi, eşcinsel, gazetelerde dramatik bir şekilde çıkmıştı. fuları çok hoştu. harbi serseriydi.
john mark karl: bir ara çok adı geçiyordu. onunla ilgili bir şeyler söyletmeye çalışıyorlardı. esas kadın duyduğu konuşmalardan onu karl marks olarak anladı. sordu. sanırım orada bozuk bir durum olmuştu.
mine-osman ülkü: esas kadının gazeteci kocasının arkadaşlarıydılar. bir ara minenin yeni tanıştığı birilerine kefil olmamasını söyledi diye, soğudulardı. arkadaşlıkların engellenmesi gibi anlaşıldı filan. sonra kefil oldukları kişiler kaçıp onları ortada bırakınca, minenin eczanesi batıp, durumları kötü olmuştu, onlara bucak aşiretinden birisi ekonomik olarak yardımcı oluyor diye duymuştuk. sonra bir kaç kez karşılaşılıp bir daha görüşülmedi sanırım.
osmanın yalnız evlerine yatmaya gelmesini istememişti, osman da enverde kötü durumdaydılar. o dönemden bir iki yıl kadar sonra osman gene geliyor, akşam balkonda konuşulurken, boyuna paradan bahsediyor, ve bazı tehditkar imalar. esas kadın onun kurt işareti yaptığı elini yumrukluyor. birşeyler konuşuluyor. sonra gitmeye kalkıyor, enverle itiş kakış yapıyorlar arkada, şaka diyorlar ve esas kadın kapıyı açarken osman kendini zor dışarı atıp, "kızımın adı deniz, kızımın adı deniz" diyerek gidiyor. o sıralarda olan ikinci kızlarının adını deniz koymuşlardı. denizköyde yol geçen hanı gibi bir evlerinin olduğunu söylemişti balkonda.
ışık teoman-hacer kırkayak teoman: esas kadının gazeteci kocasının arkadaşlarındandılar। ışık belediyede halkla ilişkilerde çalışırken, çakmur zamanında yeni başlayan izkent evlerinde kooperatifin olduğunu haber verip, kendisi annesini girdirdiğini filan söyleyip, onların da kooperatife girmelerine etken olmuşlardı.
selmave cezmi beyler: evlerinde kiracı oldum, şu anda yazmak istediğim şey, oğulları cihan öldüğü zaman, yukardaki hacı habibe hanımın söylemesiyle bir kaç kişi gitmiştik. kalabalıktı evleri, selma çok kötüydü, cezmi bey birden "affedin beni, sizden çok özür diliyorum, ben yapılan kötülükleri önleme yerine güldüm geçtim, şimdi tanrı bana yukardan gülüyor, oğlumu o yüzden aldı, yapılmaması gereken şeylerin yapılmasına izin vermemeliydim, selmanın suçu ve haberi yok, affedin" diye defalarca konuşmaya ağlamaya başlamıştı ki, birileri onunla ilgilenip, oğlunu kaybetme şokuna girdiği söylenip, bizleri selmanın yanına doğru götürmüşlerdi. o başka bir odadaydı. acaba cezmi beyi bu kadar dehşete düşüren olay neydi? o anda çok acı çekiyordu ve baskısız konuşmuştu. neler olmuştu onun da bilgisiyle?

romanın geçtiği mekanlar

bu romanda geçen mekanlar kesinlikle gerçekdışıdır.
herhangi bir şekilde duyduğunuzu tanıdığınızı sansanız bile es geçiniz. heryer bir rastlantıdan ibarettir. dejavu gibi bir şey olabilir tabii.
süreç içersinde mekanlar ve açıklamaları yazılacak hep.

hierapolis:
smyrna:
denizliköy:
denizköy:
izmir:
deu. buca eğitim fakültesi:
eylülköşk:
tınaztepe:
laventure:
baryum:
lasera:
birlik apartmanı: 6 nolu daire
deü. tıp fakültesi:
galeri:
forbes köşkü:
buca tren istasyonu:
günaydın gazetesi izmir bürosu:
gazete ege izmir bürosu:
yeniasır:
smryna hilton:
prenses otel:
ergülle enverin evi:
minenin eczanesi: gamze eczanesi,
ışıkla hacerin evleri: 2 yerde
ışık apartmanı-selmanın evindeki kiracılığım
halikarnassos- bodrum:
marmariz:
istanbul: sarıyer, emirgan, kuştepe, özdemir sabancı emirgan ortaokulu,
kaplanlar mahallesi:
depremevleri:
muğla yatılı kız öğretmen lisesi:
kuşadası:
kipa:
londra:
radisson hotel:
atina: yolcu gemisi,
çeşme:
alaçatı:
mitillini:
tom amcanın kulübesi:
müze:
köprü:
elbiselerin olduğu yer:
karşılanma yeri:
piccadilly:
özgürlük parkı:
radyo cewlik: dj.lik denemem,
pazar:
ırkçılık karşıtı festival:
ghiyo:
londra metrosu
kuzey kıbrıs havayolları uçağı
erdoğan kız öğrenci yurdu:
o ağacın altı:
kumsal:



devam edecek.. açıklamaları yazılacak.

mazimdeki susurluk izleri

esas kadın susurluktan sonra gazetelerde çıkan tam sayfa afişleri arş görler odasındaki masasının arkasındaki duvara nasıl sıralamıştı. onların önünde çekildiği fotoğrafları bulunamıyor hala.
susurluk kazasına karışan kişiler okulda karşısına çıkıyorlar, oradaki bazı güvenlikçilerle görüyor. cafettodan taraftan karşılarından geliyorlar 3-5 kişi. esas kadın sekreter arkadaşı ümmü dumanla birlikte dekanlık tarafından geliyorlarken.
evden okula gelirkenki yolda da deri ceketle -sonradan adı gonca olan kadına benzettiği- bir kadın bir süre onun yakınında yürüyor. o sırada o kadının gerilimini farkedip huzur aradığını düşünüyor.
çok iyi hatırlamamakla birlikte, susurluk zamanlarında o evde tuhaf birşeyler olmuş.
osman ülkü, ışık teoman, enver, aralarında bazı şeyler oluyordu. enver o zamanlar ve daha sonraki süreçte ağlıyordu bazen. evliliklerinin sonuna doğru psikolojisi daha başka bir hal aldı, önceki suçluluk duygusunun yerini hakettiriş olduğu kabullenmişliği yansıyordu.
eşine davranışı değişmişti, bazen ona kahve vs pişirip içirdiğini filan. tuhaf soruları vs. bir kere ona içirdiği kahveden kendisinin de içmesini söyleyince, baya bozulmuştu.
gittikleri yerler bağımsız değildi artık. birilerinin tavsiyesiyle bir yerlere gidiyorlardı. bazılarını ayaküstü değinilirse,
varyanttaki şato restorandaki, gazetecilerin vs olduğu kalabalık bir toplantıya gitmişlerdi. ışık filan da vardı. tanıdık bazı arkadaşlar. esas kadına zorla, ısrarla, birşeyler içirip, ilerde meşhur olacak bir sanatçıyla dansetmek isteyen bir arkadaşlarıyla dansettirmişlerdi, esas kadının direnmesi üzerine de onun gazeteci kocasının da adamın karısıyla yada sevgilisiyle dans edeceği söylenip, çok kısa bir süre, sanırım 2-3 dk dansederken esas kadın kocasına nerede diye bakınmaktan adamın yüzüne bile pek bakamamıştı. ama eşinin boylarında kumral, zayıf sayılacak bir adamı anımsıyor. adamın karısını göstermiyorlar nedense.
şatoda biriki yemek daha anımsıyor. ghıyocular filanla.
bir kere bir düğüne götürüp, düğün sahipleri kavga edince, esas kadının barıştırmasını, hatta adamlarla tokalaşıp yanaklarından öpmesini filan da söylüyorlar da, o reddedip yalnızca konuşuyor vs.
sanırım kordonda baryum diye biryerde 2. katta gazetecilerle bir toplantı olmuştu, biraz tuhaf. sonra oraya biriki daha gittiklerini anımsıyor.
bir kere çok tuhaf bir şekilde, genelde şarap ve bira içen karısını, daha önce karşılıklı rakı içemediklerini filan söyleyip, onu kordonda bir yerin ikinci katına çıkarıyor. çok az kişi var orada. birileri tavsiye etmişmiş. bu susurluktan sonraydı sanırım. biraz rakı içiyorlar. esas kadın hayat boyu içtiği birkaç rakıyı susuz içtiği için, suyla içemediğini biliyor, ama, "rakı içtiğin belli olsun" deyip içerden getirdiği suyu koyuyor. kalkıp bir yerlere gidiyor. biriki arkadaşını görmüşmüş, ona iyilik yapıyorlarmıymış, yapacaklarmıymış. 3-4 kişiler. birisi gazeteciydi gibi. ellerinde makinaları vardı. sahne. mekanın orta masalarından birisi, duvarda uzun bir ayna mı ne var. enver karşıda merdivenlerden çıkılan yerde o kişilerle konuşulurken, bir şeyler konuşuluyor, şaka mı ne, içlerinden genç olan, öğrenci gibi bir şey anımsanıyor, enverin yerine oturup, bir sahne oluyor. o sırada enver yanındaki kişi-lerle birisi o arada aşağı iniyor, garson kenara gidiyor. fotoğraf makinalarıyla uğraşıp birşeyler konuşup fotoğraf filan çekiyorlar. esas kadına birşeyler söylüyorlar. vs. sonra sanırım tatsız birşekilde eve dönüyorlar. esas kadın o sırada eşinin yanında olan kişiyi son zamanlarda alışveriş ettiği bir market civarında görüyor gene, yaşlanmış, biraz daha kilolu bir şekilde. bir de civarda o aralar daha genç olan bir kız vardı- gazeteci çağlayan kocapatanın yetenek sınavına girileceği günün gecesi, yeğeniymiş de sabah sınava girerken neler yapacağı üzere 5-10 dakka envere seslenip kapıyı açınca ayaküstü gelip gittikleri kızı andırıyordu, sanırım o kız o adamla birlikteydi.
birlikte bir tatilde marmaris yada bodruma gittiklerinde tarif üzere lüks sayılacak bir oteli ararlarken, yolu kaybedip, esas kadının da isteğiyle oradaki kalabalık bir pansiyonun dışarıdan merdivenli çatı katındaki bir odada kalıyorlar.
böyle tuhaf zamanları da romana koymak zenginleştirecek tabiiki।

bir de buca heykeldeki mişmişte tuhaf bir durum olmuştu. enver ne hikmetse mişmişe gidip birşeyler yiyip içmek istedi, gittik, içeride sanırım 3 masa vardı, biri çok doluydu, birinde bir bayan vardı, en içtekinde de orta yaşlı şişmanca bir adam, enver beni oraya oturtup birşeyler almaya kalktı. yan masadaki kadın adamla bir şeyler konuştu,bana da konuştu gibi anımsıyorum. adamın gazetesini bana uzattılardı, kahve fincanları anımsıyorum.
"madem kadın adamı tanıyordu, niye birlikte oturup bize ayrı masada oturmamızı sağlamıyorlar" diye söylenmiştim। sonra kadın mı gitmişti de masa boşalmıştı, boş masayamı geçmiştik, enver kaba davranmışım diye kızmıştı bana. bir ikramlarınımı çevirmiştim vs. ama uygunsuz davranmışım gibi bir durum olmuştu.
aslında bunlara benzer durumlarla çok fazla karşılaştım, çok yoğun. ve karşılaştığınız kişileri ayırdetme şansınız pek kalmıyor böyle olunca. hele aradan epey bir zaman geçince ve kendi sorunlarınız işlerinizle ilgiliyseniz, o sırada karşınıza bir olay çıkmışsa, hastaysanız vs hayatınızdan bunlara benzer küçük olaylar geçip gidiyor. belki sonradan birilerinin sürekli konuşmaları imaları sonucunda ayırdetmelere başlıyorsunuz, ewde, okulda, derste, sokakta, durakta, markette sanki insanlar anlaşmış o sırada benzer isimler, konular konuşulup duyuruluyor.
birileri soruluyor. birileri kendi aralarında konuşuyor vs.
yakın zamanlarda bu tür şeylerin aslında zihinde bilme oluşturarak, yaşanılan, size yada başkalarına yaşatılan şeyler hakkında bilginiz varmış, psikolojisi oluşturmak amaçlı olduğunu düşünmeye başladım. yarım yamalak şeyler söyleniyor, sonra birileri konuşuruken "hani bilmemneyle ilgili konu" vs deniliyor. yarım bildiğiniz ya da doğrusu birşeyler duyduğunuz ne olduğunu anlamadığınız bilmediğiniz bir konuda bilginiz varmış, hali oluşturuluyor gibi sanırım.
yani başka başka hasanlarla ilgili konu oluyor, birileri yarım birşeyler söyleyip konuşurken, hangi hasan için olduğunu bilmediğiniz bir durum yaratılıyor gibi. yani bireysel bir iş değil, çok yapılı bir şey. sanırım ben bunlara benzer şeylerle çok karşılaştım.
bir de zihin toplama sorunu oldurulunca.
okulda, arkadaşlarınızla, ailenizden kişilerde olan bazı şeyleri anımsıyorsunuz gözucuyla.
sanırım susurluk izleri devam etti, ailemdeki kişilerin korktuğu zamanları anımsıyorum. annemin filan. zaten çok insan özgür iradesiyle onaylamadı çok şeyi. aldatma, tehdit, gözdağı, zorda bırakma, yalan vs vs. geçmişten bugüne bir baktığım zaman bunu açıkça anlıyorum.
benim kendimle ilgili olarak yaşadığım çok şey de bu var. ve bu tarzı sürdürecek kişiler, yani insancıl çözümler içerecek yapılar oluşturmak yerine kendilerini ne pahasına olursa olsun kanıtlama. herşeye herkese çirkef bulaşıyor böylece. kimsenin dışarda kaldığı filan da olmuyor. öyle sanılsa bile. gerçekten demokrat insanların böyle çözümleri tercih etme tenezzülü bile olmuyor.
devam edecek....

Pazar, Aralık 16, 2007

tanrı eliyle karşılaşmam

başka bir boyut bu.
kesinlikle başka bir boyut.
kendimi bildim bileli bazı tuhaf şeyler anımsıyorum.
rüyalar
kutsal yerler
bazı özel insanlar
yalnız, 1990-91 belki 91-92
o zaman ayırdedemediğim özel bir şey yaşadım.
çevremde her şeyi ayırd eden
istediklerini elde etmek için inandıkları bütün tanrılarını
satacak kadar şerefli adamlar vardı.
bütün şereflerin kepaze olduğu bir kentin şereflileri
tıpkı hz. muhammed adına o'nun torunlarını
hasan'la hüseyin'i katledenler kadar şeref abideleri
tıpkı turan dursun'un din adına aldatanları gibiydiler
çok acı çekildi. çektirildi
her seferinde bazı günah keçileriyle işin içinden sıyrılmalar
yetmemeye başladı
simulasyon yetmemeye başladı.
dünya bu kadar zor ve kötü şeylere sürüklendiyse
herkes bütün dünya insanları sorumlu
bazıları
söylenenler, söyletilenler
hasta olduğunu
çevrende yardımcılar hazırdı
arada tanrı elinin söylettikleri, benim söylediklerim
başkalarının program tabelaları çerçevesinde söylettikleri değil
benim bağımsız söylediklerim.
bana yaşatılan her şeye değecek kadar ruhsal özgürlüktü
"hiç bir güç hiç bir insana, varlığa diz çöktürmek amaçlı kullanılmamalıydı
kim olurlarsa olsunlar
dağlar hep özgür olmalıydılar
sığınacak birileri olabilirdi- belki biz
ırk adına yoketme olmamalıydı, -alternatif geliştirilsin deyişim, amerika örneğini anımsadım, tek bir ırk değil de karmaşık yapısını filan.-
bunlara izin vermek dünyanın en aşşağılık, kötü insanından, fahişesinden
bile kötü olmaktı."
daha bazı şeyler
bana ulaşan tanrı eli'ni kullanmak isteyenler hoşlanmadı
başkalarının yaşadıklarının çoğunu bilmiyorum
bana yaşatılan 10-15 yıllık bir zaman oldu.
arada güzel anlar oldu
kediler, çiçekler
bazen annem
kendiliğinden, hesapsız insanlar oldu bazen az da olsa
becerilmiş bir 15 yıl
yalnız yapayalnız
bana kazandırdığın ruhsal özgürlük için teşekkür ederim
mevlana
bir eliyle tanrıdan aldığını diğer eliyle dünyaya
el dönüp dolaşıp bana geldiğinde
duayla

barikatta


dada
30.4.2004 cuma
bu ay ya da önceki ay radyodan yarısını duyduğum bir şiir beni etkiledi. Devrimcinin Aşkı'mıydı? üniversiteli kız mı? üzerime alındım sanki. tuhaf. sanki bana ait gibiydi. kim yazdı. kime yazdı bilmem ama bir yerinde ben de vardım. günlerdir aklımda, tümünü dinlemedim daha? ona ait bir yazı düşledim.
"Barikatta esmer bir adamdın. o bir kaç gün gözlerimi senden hiç alamıyordum. şimdi ayırdediyorum. sen de hep benim çevremdeydin. bir kere kalabalıkta siz ortada konuşuyordunuz. bir yere gidilecekti. bana dönüp "sen benimle gel" dedin. heyecanlanıp ne yapacağımı bilemedim. birileri girdi araya. sana birşeyler söylediler. "yeni o" filan gibi. "duruşu hiç öyle değil" demiştin.
sonra barikatta. kadınlı, çocuklu bir yığın kıyıda. benim gibi bir kaç üniversiteli. sen gelip beni çağırdın. çok özeldin. ortada bir yerde durduk, çevremizde kimse yoktu.sanki uzaklaşıvermişlerdi. beni senin yanına bırakmışlardı.
hafif kıştı sanki. nemli bir havaydı. bulutlu, yağışlı. gecekondu tarzı evler. uzaktan vadi görüntüsü; evler, ağaçlar, soba dumanları, sisler. barikatta insanlar diziliydi. sanki bir tepenin kıyılarındaki surlara dizilmiştik. etten duvar deniliyordu.
sen beni çağırdığında çevremizdekiler uzaklaştı. bir an'a bir şans verdiler sanki. çok hoştun, kararlı, erkek. o renklerin arasında esmerliğin laciverte dönüşür gibiydi. konuştuk. kendine baktırıyordun. gülüştük. şimdinin düşü mü bilmem bana sarılıp, öptün sanki. kucaklayışını anımsıyorum hep. birileri seni çağırdı.
"bekle geleceğim" deyip gittin. sonra geldin gene. ama seni hep çağırıyorlardı. bir ara barikatın dışında bizi görenleri konuştuk. korkuyu, direnci, gülüşüp bakıyorduk birbirimize. bazen ciddi. senin gülüşün karşıdan görenleri çok şaşırtıyordu. uzakta duruyorlardı. bize hiç bakmıyor gibi duruyorlardı. bir kadın. sanırım senin abla bizi yalnız bırakmaya özel çabalıydı. bir de esmer bir genç arkadaşını anımsadım.
o gün orada varlığıma hayatıma egemen olan bir ruhla karşılaştım. devrimci ruh dedikleri şeydi belki de. 17 yaşındaydım. bütün gerçekliğinle karşıma dikilmiş bana bakmıştın. birlikte, yanyana karşı vadiye bakmıştık. sisliydi.
sonra birileri bizim üniversiteli grubu senin dışındaki bir yakaya yolladılar. tepenin öbür tarafıydı. orada eyvanlı bir evde konakladık. ve ne oldu biliyormusun. kendimi yalnız bırakılmış bulmuşken -çevredeki o kadar insana karşı- sen geldin bize yiyecek birşey getirmiştin. ben sevinirken. birileri "ne arıyor burada" filan diyordu. "kendi yerine gitse ya" sen birazcık çekingen duruyordun. seni yolladılar gene. ve bizi apar topar kampüse geri... orada senin adınla ilgili bir numara yaptık. giderken seni başka isimle çağırdım. mahsustan bana kızdığını. "gözlerindeki" "gözlerindeki ışıltı."
barikatların olduğu yerde çocuklarla yattığım bir oda.- sanki abla onu odadan zor çıkardı. duvar halısının önünde konuştuk. duvar halısının renkleri filan. bir ara evlilikten konuşulunca, "ben hiç evlenmeyi düşünmüyorum" deyince nasıl gülmüştün. gece bir ara çay içmeye mi kaldırmıştın. (zeynep adını beğendiğim, seninki hasan mıydı ne) (o gece oyüce zat, hz hızır sizin yanınıza gelip birlikte çay içmiştiniz. onunla ilgili konuşmuştunuz, onu bırakıp benim yanıma gelememiştin. o da bana bir bardak çay göndermişti seninle. ben derin uykudayken sen o çayı benim başucuma koymuş, sabahleyin içmemi söylemiştin de ben "soğuk çay mı içireceksin" diye espri yapmıştım. sonra sen o soğuk çayı içerken ben de bir iki yudum içmiştim. tanrıya şükürler olsun.)
sonra sabah senin gözlerinle uyanmak...
ortada konuştuğumuz yerde, ilk gittiğimizde halkla birlikte halay çekilmişti. bir ara sen de katılmıştın. fotoğraf makinasıyla fotoğraf çekmiştin. sonra nasıl o evde dolaptan şişe alıp su içmiştim. sen bana bakıyordun. bardak arayıp, suyun bardakla içileceğini anımsatmıştın sanırım.
bir ara bahçelerde karadut yemiştik. sanki başka bir arkadaşla gidip oradaki kadınlarla ve çocuklarla onların arasında karadut yemiştik. sonra sen gelmiştin. ve biz yine yalnız kalmıştık. barikatları dolaşmıştık birlikte. senin arkadaşlar çevrede başka şeylerle ilgileniyordular hep. (gibi)
bir yerde taşların üzerine oturup akşamüstü elden ele dolaşan şarap şişesi. birileri içer gibi yapmıştı. ben yine sana uzatmıştım.
(bir çeşmeden su içmiştik. -orada çeşme yoktu diye baya şaşırmıştın. bir zat, hz. hızır, bu sefer tipi başkaydı. bizi izliyordu. ben biraz tedirgin olunca sen. bu aralar buralarda , halktan biri demiştin. o günlerde senin çevrendeydi. ve çok şükür benim de- o çeşmeden su içerken konuşmuştuk. sen ilerde olacak bazı şeyleri, bana dair hoş şeyler demiştin. görüşecektik gene. o sudan içip elimizi yüzümüzü yıkayıp, biraz da üstümüz ıslanmıştı. ayaklarımız. sen benim yüzümü yıkamıştın. birisiyle ilgili "sanırım söylediği doğru " demiştin. sonraki günlerde sen o çeşmeyi bulamayıp, şaşırmıştın. :)))))) "dün burdaydı nereye gitti?:))))))))
unutacağım şeylerden bahsetmiştin.
(31 mart- şimdi anımsadığım, sanırım ben orada hz. hızırın 3 suretiyle karşılaştım. tanrıma teşekkür ederim ki o yüce varlığın mekanında seninle birlikte konuk edildik. umarım bu onur ve gurur benim ruhumun sonsuza kadar ve seninkininde yanımızda olur. bizle birlikte varolur. )
akşam kulübeye / sığınağa ilk başka bir arkadaşınla girdiğimde sen tahta sandalyeleriyle tahta bir masanın başında ayakta duruyordun. sigara içiyordun. senin arkadaşlardan biri çok sigara içmenle ilgili birşey söylediydi. ben de duramayıp "sigara içmek sana çok yakışıyor". gülümseyişin.
sonra o masada sanırım karşındaki yere oturup çay içip toplantınıza katılmıştım. o sırada halktan kişiler dışardalardı. sizi çok kabullüydüler. olabilecek şeylerle ilgili tartışmalarınıza katıldım. beni dinlediniz. bir ara benim bunları unutmam gerektiğini söyledin. sanki pazarlık yaptık. orada o sığınakta sizlerle yaşadığım sıcaklığı, dostluğu ve ruhu unutmak hiç istemiyordum.
daha önce şarap içerken de unutacağım şeylerden bahsediyordun bazı. arkadaşlarına "gerçekten unuturmuyum" diye sorunca. "unutursun" demişlerdi. sanki pazarlık yapmıştık. bana herşeyi hatırlatacaktın sonra. "seni saklayabilmem için burayı bunları unutman gerekiyor" demiştin. yanımda oturan arkadaşın "o hatırlatmazsa ben hatırlatırım"
sonra toplantı bitince dışardan bazı kişiler de içeri girmiş konuşulurken sen beni kıyıya çekip gözlerime bakıp - gözlerine baktırıp "bakalım sana da sigara içmek yakışıyor mu? gözlerime bakarak içeceksin". "öksürtür"
kıyıda -barikattaki taş kulübenin içinde benim yüzüme ışık vuruyordu. gülmeden gözlerine bakmamı söyledin. "sen koyu bakıyorsun" deyince gülmüştün. bir ara arka taraftakilere dönüp "biz burada sizin yanınızda birbirimize ait olduk" dedin.
karım.
(o sırada bir şey oldu. sana bir zorlama yapıldı sanırım. seni dışarı çağırıp birşeyler söylediler, yaşlı dinç masallardaki efsanedeki hızır'dı sanırım. kalabalık bir grup olarak geldiler. seni benimle evlendirttiler. o ritüeli anımsıyorum. öbür taraftakiler benimle ilgili bazı şeylere önem veriyorlar sanırım. hatırladığım başka bir iki olayda daha buna benzer şeyler oldu. inançlar başka da olsa benimle ilgili benzer davranışlar yapılıyor. belki bana özel bağlantılar vardır. yalnız nasıl oluyor bilmiyorum ama öbür tarafta benimle ilgili birşeyler var. benim yalnız kalmamı istemiyorlar. allahtan, sevmediğim, beğenmediğim, pislik tipleri bana layık bulmadılar hiç. teşekkür ediyorum buna. bakalım önümüzdeki zaman neler gösterecek. yalnız bitmesi gereken ilişki zamanında bitirilmeli. enver de hapise girip eline hızır dokunuşundan sonra benimle birlikte olabilmişti çıktıktan sonra. yalnız o sahip olduğu değeri ayırdedemedi. kendine verilen değeri hazmedemedi. çok dolduruşa gelip dolmuşa bindi. çok kötü kullanıldı ve zarar verici yapıldı. zayıf nitelikli olduğundandı herhalde. daha erken bitirmeliydim. neyse. o sığınakta, halktan insanlar girdiler içeri. aralarında o yüce şahıs. efsanevi görüntüsüyle. sana, kolumdan tutturdu. bana dokunarak, bana bakıp, bana duyurarak, benim de kabulümü aldı. sonra birbirimizi öptük. hatta ben biraz bozulmuştum da, "böyle şey mi olur" diyecek oldum da yanımdaki arkadaşın, sonra sen "suss" yaptıydınız bana. o manevi atmosferi, o yüce şahsın bana bakışı, bize bakışı, orada bulunan halka bakışı çevresine yaydığı manevi ışıltısı, "nur" iyi ki bunu anımsadım. o manevi, ruhani ışıltı zaman zaman karşılaştığım bir şey. o anda ayırdedmeye başladığım anda belki beni varlığım için yeni bir aşama olmuş olacak. geçen yaz londra'da da belki aynı değil, başka inançlardan olduğunu zannettiğim, ama beni gerçekten kabul eden bir gurup yaşlı dinç, ruhani ışıltılı insanlar anımsıyorum. kadın ellerime kadehime dokunmuştu. sanırım onlar 1990-91 yıllarında karşılaştığım tanrı eli'yle ilgili kişilerdi. ama yüce makamda bu manevi yapıların bağlantıları olduğuna inanıyorum. belki bende hepsinin kabul ettiği bir mana var. umarım yüce makamın ve varlıkların, erenlerin, evliyaların, varoluş ruhlarına saygısızlık etmeden, özgürce yaşama hakkımı kullanabilirim. bir şey daha benim karşılaştığım yüce makam bir dudağı yerde, bir dudağı gökte değil, halklarıyla beraber, insanlarının içinde karşılaşıyorum. sanırım bana işaret bu. halktan insanlar. "bütün insanlar iyi şeylere layıktır" ve "savaş" "insan onurunu bütün varlıkların yaşama hakkını savun." "varoluşa yakışmayan şeylere karşı savaş" "özgürlük" umarım yanılmam. 1.4.2006 cumartesi) (20.12.2007- bu manevi yapıyla karşılaştım. özellikle londrada radisson otelden gittiğimiz bir yerde, hızırın eli beni oradaki diğer manevi yapıya bırakmıştı. konuşmaları anımsıyorum. öncesinde başka birkaç yere gitmiş ve büyük bir şefaat kapısıyla karşılaşmıştım. çok eski sneak yapısı, yahudiler, ion kökeni...hz muhammed sav.den bir kabul. st paul de karşılaştığım kabul. sanki başka bir boyut görünmüştü. sanırım burayla ilgili şeyleri sonra yazmam gerekiyor. ama çok kısa da olsa değinmeden geçemeyeceğim. nasıl oluyor bilmiyorum ama bir maneviyatla karşılaşıyorum bazen. farklı elektromanyetik dalgalar gibi şeyler ama birbirlerinden haberdarlar. matrixe benzer bir şeyler filan. bunları daha sonra daha ayrıntılı yazayım. konuşmaları, görüntüleri filan. )

dudağının kıyısından öpmüştüm seni. sen beni başımdan tutup öptüğünde çok heyecanlanmıştım. elim senin bedenindeydi. önce, bana sevgilim olup olmadığını sormuştun. hiç sevgilim olmadığını söylediğimde / duyduğunda biraz şaşırmışmıydın, bana mı öyle gelmişti? belki de sevgilisi yok diye sevinmiştin bile? beni kendine ait yapmıştın. orada pencere / oyuktan dışarı bakmıştık. evler üzerine konuşmuştuk. sarı ışıkları pencereleri, nasıl bir ev düşüyle ilgili. söylediklerimi çok beğenmiştin.
kulübe gibi bir yerdi. orada küçük bir pencereden dışarıya bakılıyordu. kıyıda bir ampul sarkıyordu. o yarı karanlıkta da bakmıştın bana. esmer kısa saçlı bir genç arkadaş diğerleriyle biraz uzakta bizi yalnız bırakmaya çabalıydı. bizimle çok ilgiliydi. o senin dostundu. o kişiyi hapishane ziyaretinde de görmüş gibiyim. senin çevrendeydi. onlar birşeyler yaparken birilerini oyalarken sen görünmüştün.
her yerde hatırladığım ciddi duruşla bakarken dudağının kıyısında hafif bir gülücük oluşuyordu.
"sigara içmek sana çok yakışıyor ama gene de bu kadar sigara içme" bakışı bana da sigara verip birlikte içmişmiydik.
gece o kulübe gibi yerde sarı lambanın ışığında dururken birden biri girip "geliyor" filan dedi. hemen yanımdan ayrıldı. öteki arkadaş yanıma geldi. içeri kasımmıydı mustafa mı girdi. bize napıyorsunuz diye sorunca "yıldızlara bakıyoruz" demiştim. beni dışarı çıkardı. (sanırım kampüsten gelenlerin sorumlusuydu. aslında ghyocular çiğlideydi, benim gültepeye getirilmem mana içinmiş) yanımda sinirle paltosunun eteklerini fıttırta fıttırta yürüyüp -karanlıktı- "senin ne işin var orada" diye kızdı. onun (hıdırın) sevgilisi olduğunu söyledi. "yıkılacak buralar" dedi gibi. (sanırım hıdırın kim olduğunu bilmiyordu. ama ününü duymuş, beni ona karşı kullanmaya çalışıyor gibi hatırlıyorum. bana sorduğunda ben gene hıdırın adını başka söyledim. masanın kıyısında duran şahısla ilgili, "yok o değildi, yeni gelmişti, hıdır denilen kişi biraz önce çıkmıştı" gibi şeyler söylediğimi anımsıyorum. o sırada kendimi kötü hissetmiştim. o sığınak daha hoş' tu. 1.4.2006)
ismiyle ilgili birşeyler söyledi. beni kaldığım eve mi bıraktı, diğerlerinin kaldığı eve mi götürdü bilmiyorum. (kendilerinin olduğu yere götürmek istediği, ben de halkın evinde kalmayı istediğim gibi bir şey de anımsadım) sabah öte yakadaki eve sonra kampüse....
(o gece kaldığım merdivenlerden çıkılan evde, gece hıdır gelip beni bulunca iyi bir kavga etmiştik. arkadaşları da vardı. sevgilisi olduğu şeylerle ilgili, beni aldattığı, okulumu bıraktırıp, orada alıkoyacağı, bana hiçbir şey sormayıp hayatımla ilgili kararlar verdiği bilmem ne allah kahretmesin, ne gerek vardı bilmem.:)))))
(gece kot pantalonum, gömleğimle yatıp, sabah erkenden durağa gittim. halk kavgamızı duymuştu. o sırada o yüce zat sizinle çay içtiği suretiydi sanırım. benimle ilgilendi, konuştu. cebime "arkadaşlarınla birlikte yersin" diye bir avuç şeker koydu. almak istemedim, ağlamaklıydım, bozuktum, o çok anlayışlıydı. "biz sizi birbirinizi seviyorsunuz diye.." sonra benimle otobüse binip, arabada az kişi vardı. 3-5. ben şöförün arkasında iki kişilik koltuklardan sonraki tek kişilik yere oturmuştum. o yanımda ayakta durup, bana doğru eğilip konuştu. hatırlıyorum. onları sonra yazacağım. alnımdan tuttu. gözlerine baktırıp, dudakları kıpır kıpır dualar okuyup, bazen eliyle bazı işaretler edip sallayarak. ağaçların yanlarından geçerken bazen camda onlara bakıp, birşeyler oldu. ağzıma bir şeker koydurdu. rengini bile anımsıyorum. ilerde olacak şeylerden, hıdırın acı çekeceği şeylere karşı ona yardım etmemiz gerektiğinden. o sırada benim söylediğim bir şey onun hoşuna gitmişti. gülümsemişti. "...." demişti. 1.4.2006
sonra şöförün arabayı durdurup "o yaşlı adam nereye gitti, kapıları açmamıştım, şurada ayakta duruyordu" diye arabanın içinde dolanışını hatırlıyorum 2.4.2006)
o sıralarda tariş işçilerinin direniş binasına da gidilmişti. sanırım oraya birara sen de geldin. işte orada benimle aleni ilgilendin. gözlerin güldü. (ama ben gültepeyi unutmuş durumdaydım) yanımdan ayrılmak istemedin. o esmer arkadaşın haber vermişti sana sanırım. çünkü ilk o gelip, bakıp hemen dışa koşmuştu. seni yine çağırdılar. yanına oturduğum bir işçi kadın. "o genç seni seviyor hem de çok dedi. utandım. sonraki gelişlerinde yüzüne bakmakta zorlandım sanki. giderken yanıma gelip vedalaştın... beni de götürmek istemişmiydin. siz sonra geldiğinizde biz gitmiş olacaktık. işçi kadınlar konuşuyordu. "seven bir adamın bir kadına baktığı gibi baktı sana" "burada onu tanıyan bütün kadınlar senin yerinde olmak için neler vermezdik." "evlenmiş diyorlar yalnız üniversiteli bir kızla" "gerçekmi ki" "belki bu kızdır"
sonra gelişinde ben soğuk durunca bana sitem etmişlerdi. ayıpladılar beni. tarişte üniversiteli arkadaşlar senin kendileriyle de ilgilenmeni istemişlerdi. alenen gelip söylemişlerdi. sonra seninle ilgili başkasının (gülçinin) sevgilisi olduğun söylenmişti bana. nerminle nursel bir kaç kız (kızmıydılar kadın mı bilmiyorum hala) daha vardı. seni başka bir yerde bir işe yollamaya kalktılar gene. hatta birileri sen gelince bozulmuşlardı. sanırım senin o gece orada olamayacağın başka bir yerde iş! olduğu gibi bilgileri vardı. ama senin o esmer arkadaşının beni görünce "sakın bir yere gitme, dur burda" deyip dışarıya koşup sonra seninle gelişini anımsıyorum. tarişteki ilk karşılaşmamızda. sonra seni şutlamaya çalıştılar sanırım. bizim işçilerle özellikle kadın işçilerle oturduğumuz büyük salonun yanındaki koridorda, sanırım dışarıdaki bir işe gönderilme gitme konusunda 10-15 kişi kadar bir gurupla tartışmanızı karşıdan görmüştük. senin yerine gitmeye gönüllü arkadaşların vardı. işçi kadınlardan biri "git yanına" demişti bana. sen döneceğini söyleyip gitmiştin, biz de orada sabahlayacaktık sözde, ama bizim grubu gene kampüse yollamışlardı...
sanırım sen geldiğinde biz yoktuk.
bir ara çiğli'ye gidildi. barikatlara çatışmalar vardı. bana münevver demişlerdi orada. yürüyüşler. tanklar çiğliye girdiğinde biz bir evde saklanıp, sonra arka yollardan yürüyerek şoseye çıkıp bulduğumuz vasıtalarla kampüse geri.. yıllar sonra polis olduğunu öğrendiğim biri beni senin çevrenden uzaklaştırmak için özel çaba göstermişti. senin bir kadınla birlikte olduğun duyurulmuştu. onu kötü yaptığın filan.
orada o barikattaki silüet ruh ve varlık olarak benimle birlikte oldu hep. belki görüntüler zamanla yitirildi, unutuldu, herşey zamanaşımına uğradı.
bir ara okulun koridorunda bir arkadaşla göründün. onu sonra yazayım.
"bana ait ama hep üniversiteli olacak" "universal"
dediğini duyar gibiyim.
ayrı kalmanın zorunluluğu görünmüştü. düşlerde yaşanacak aşk.
sonra çamdibi/çınarlıdaki pazar
"karşıdan gelenin gözlerine bakma"
"bir ev bir gece aniden uyanıyorum.
çamdibinde pazarda karşılaşma. üzerimde kaldığım evdeki bayan arkadaşın giydirdiği kırmızılı bir bluz vardı. uzaydan gelmiş gibiymişiz. en. "onu hiç böyle görmemiştim, sarhoş gibi sendeledi" filan demişti. onun çevresinde 3-4 arkadaşı vardı. gözüne bakma demişti en. ama şöyle bir baktım. geçerken e.yi durdurdu. ben arkada duruyordum. bir ara bana bakarak konuştu. sanırım adımı vs sormuştu. gülümseyip bakmıştım ona.

zaman beni sıra arkadaşlarımdan birine aşık etti. yada öyle sandım. o barikattaki ruh tu aşık olduğum. env. benimle evlenmek için gelmişti. şimdi düşünüyorum da onu birileri mi yönlendimişti diye.
zaman zaman bana birşeyler içirildiğini düşündüm. sanırım bu doğru bir şey. maneviyatı kullanmak için maddi yapıyı aciz bırakmakla ilgili gibi bir şeydi.
neden unuttum herşeyi neden?
inan hep onun yanında oldum. içerde dışarda. bir ziyaretine gittiğimde seninle konuştum sanki. bana dışardaki hayatı mı sormuştun? benim üzerimdeki simli kırmızı mıydı? görüş yerindeki herkesi dolaşmıştın. sonra bizim yan tarafımızdaki bölmeye gelip konuşurken bana bakıp bir sigara yakmıştın. karşındakini bilmedim birşeyler olmuştu. sonra gardiyanlar görüşü alel acele bitirmişlerdi. gözlerinde sanırım burukluk ve korkunç bir kızgınlık görünmüştü giderken.
yiğit arkadaşların vardı. ziyarette benim karşımdakini birşeyler konuşup çevre mekanlarda durmuşlardı. bir tanesi ziyaret sonuna dek yan bölmede karşısında kimse yokken beklemişti. biri sigarasını yarım fırlatıp atmıştı. dramatik bir şey olmuştu. o zaman anlamladıramamıştım. koğuşlarına giderken birşeyler olmuştu. uzaktan sesler duyulmuştu. bağırışlar.
ve ziyaret bitmişti...
-unutmak gereken şeyler demiştin? neydi
__________________________________
sahip olduğum herşeyi onun dostu yaptım. senin gücün yoktu onda. ama barikatın aynı yanındaydı. ona güç güven ve sevgi verdim. yaşama sevinci oldum. yıllar geçti barikattan ayrıldı. sendeki ışığı yitirdi. evlilik bitti.
boyalarla uğrşıyorum şimdi. kediler, öğrenciler, annem, yeğenler, çiçekler (22. nisan. 2006, kedilerin dışındaki hiç bir şeyin dostça varlığından emin değilim. yalnızca kediler var.)
eski dostlar anmak bana yaşam gücü veriyor hep. bir kaç yıl önce okulda gece derslerine girerken devrimci gruptan öğrencilerle tanıştım. bazıları öğrencim oldu. kızlı erkekli bir grup. mezun olurken öğrenci kantininde oturuyorduk. devrimci olduğunu sandığım -öyle olduğunu söylemişlerdi- bir öğrencimle kahve içip konuşurken gençliğimi andım. o öğrenci de gidiyordu artık zaten.
"gel hadi beraber yemek yiyelim, şarap içelim" dedim. bir akşam geldi. gençlik işte. hatta yeni gençlik. hoştu. bir beyefendi gibi oturdu karşıma iki şişe kırmızı şarap içtik beraber konuştuk. joan baez dinledik. boyalarımı gösterdim. sanat, dünya. yeni gençlik, birikim üzerine konuştuk. bir ara gözleri dolu kitaplıktaki "vurulduk ey halkım" a takıldı mumcu'nun. seni andım gene yitirdiğimiz gençliğimizi. yaşayamadığımız sevgileri. sonra kahve içip. onu senmişsin gibi yolculadım. sanırım onun donanımı başkaydı.
o gece ben bana bugünkü gücümü veren dostlarımla, senin ruhunla kan kırmızı şarap içtim.
yaşam devam ediyor. tanık olduğum o ruhtan sonra bakılacak kendine baktıracak kimse yok sanki.
günümüz gereği barikatların yeri değişti. ben genelde uzaktan bakıyorum. besili, şişme bebek gibi sıkıştırıcılar, geciktiriciler, viagralarla donanımlı hayatlar beni çekmiyor.
insanlarda zaaflar yaratıp kullanmaya çalışanlar, hamiliğe soyunanlar beni itiyor. farkettiğim anda kaçıyorum. nasıl direniyorum bir bilsen.
kendisini tüketmiş insanlara yaşam enerjisi olamıyorum.
başkalarının yaşamları üzerine oyun oynayanlar, kararlar verenler, insan harcayanlar beni masalarına meze yapmaya çalıştılar. olmadım. yalnız kaldım kaçtım.
belki yanlışlar yaptım. ama hiç ihanet etmedim. kimseye aşık olamadım. aykırı resimler yapıyorum. renkler, kavramlar, insandan (22.4.2006 bu gerçek hayvandan yana olmaktır aynı zamanda) yanayım hep. isyancıların içindeyim (sanırım bu durumla ilgili de tartışıp, yaşadığım şeylerden kaynaklı yeni saptamalar- ya da yeni bakış açıları oluşturmalarım gerekiyor. yobaz, statükocu, gerçek dışı, devri geçmiş şeylerle ilgili kasıtları artırıcı hiçbir şeyi tezelden kabul etmemek gerekiyor. bazı kasdi şekillerde eski bir değeri bugünkü koşullarla ele almak son derece yanlış olabilir. sanırım konu- mana- zaman- o zamanki ve şimdiki şartlar- sonucun etkileri vb. durumlar değerlendirmelerde etkilidir. belki bireysel özgürlüklerde farklılıklar olabilir).
seninle beraber olsaydık. birlikte yaşasaydık ne olurdu bilmem. bir önemi de yok zaten. aslolan yaşanandır. ben o barikattaki gücü sevgiyle ve saygıyla anıyorum.
hayata -ki sokakta herhangi bir arabanın çarpıp sakatladığı bir kediye sahip çıkan eski bir kadın olarak karşıma çıktı hayat, geçen yıldı- güzel bakma, zorluklara direnme, insanları sevme, çevre dostu olma, esaslı resimler yapma, yalnız kalabilme gücü veren ruha sevgiler.
senden sonrası yok,
3. 1.05
orada seninle çeşmesinden su içtiğimiz yaşlı adam -sen burada çeşme yoktu diye şaşırmıştın+ su içerken birbirimiz için dilek dilemiştik- sabah- hani gece ne olduğunu unuttuğum bir tartışmadan sonra kıyafetimi çıkarmadan yattığım gecenin sabahı- durakta benimle konuştu. "ben sizi birbirinizi seviyorsunuz ...." dedi. biraz konuştuk ben ağlıyordum sanki şeker verdi. almadım. otobüse benimle bindi. konuştuk. elini başıma koydu. çok uzak zamanlara ait birşeyler söyledi. bazılarını çok net hatırlıyorum. cebime şekerler koydurdu. birini ağzıma attırdı. "arkadaşlarınla yersin" dedi. hayatım cebimdeki şekerleri birileriyle paylaşmakla geçti hep.
"..yardım etmeyi unutma" dedi. anneme. sana ilişkin de birşeyler söyledi. biri senin yaşadığını söylerse hiç şaşmayacağım. sonra şöför arabayı durdurup "o yaşlı adam nereye gitti, kapıları hiç açmadım ki," baya söylendi, kalktı arabanın içinde dolaştı. arabada 3-5 kişiydik.
o hızır dı artık biliyorum. insanların ona ihtiyacı var. o hep olmalı. dostumdur hızır. vay be hep öyle kalmalı.
kendimi gece yurda girerken hatırladım sonra
barikata 2.gidişimde seni hatırlamamıştım. beni bir yere götürmek istedin beni yollamadılar. şimdi anımsadım ""hıdır aslan" adını hiç unutma" dedin.
bakışın
sonra inciraltı yurtlarındaki olaylı karşılaşmamız ve balkon seranadımız.
ne mazi be.
ve diğer karşılaşmalar...
senli ve sensiz

20.12.2007- bu yazı ilk haliyledir. daha sonra geliştirilecek.