geçen yaz atinaya ırkçılık karşıtı festivale gitmiştim. yolculuklarımı ve festivali anlatmam gerekiyor.
orada bana bir mesaj gelmişti, başka bir boyuttan. kostas adında bir arkadaşım olmuştu.
atinada sanırım pire limanında yürürken konuşmuştuk. yani bu da zor açıklanacak şeylerden biri. o bir şey yaptı ve söyledi.
"eşşek şakası" konusuyla ilgili bir şey konuşuldu.
oradaki gezim sırasında, kıyıda bir şeydi bu.
Çarşamba, Ocak 23, 2008
ev konuları
ev konuları
şirinyerde postaneye yakın yerlerde enver, hasan ve hüseyinle birlikte kalmıştı bir ara. yunanistanlılardı onlar da, iktisatta okumuşlardı, ve uluslararası gemilerde tayfalık yapmışlardı, epey süre. onların anılarını dinlemek çok güzel olurdu, gemilerde yaşadıklarını, gemilerinin uğradığı limanları. ben denizi sorduğumda, günlerce denizi maviyi görmenin güzelliğini filan. bir zaman sonra sıkıcı olmaya başladığını söylerlerdi. kaç kere okyanus geçmişlerdi. günlerce denizin üzerinde gitmekten sıkıldıkları bir zamanlarının olduğunu filan. bana pek anlaşılır gelmiyordu bu dedikleri. benim genel olarak türkiyedekilerden farklı bir havam olduğunu söylerlerdi. yasemin de olurdu bazen, sonradan hasanla evlenmişlerdi.
orada şarap içip teypteki kasetlere şiir okuduğumuz fotoğraflarımız var. şiir okuduğumuz kasetlerin bazıları duruyor. bir iki yıl önce de dinlemiştim, sesim biraz değişmiş. tonal, dolgunluk, kalınlık farklılıkları var.
sonra enver, 339 sokakta önceden yunanistanlı halitlerin kaldığı, ev sahipleri yunanistanlı olan eve geçmişti. evlendikten sonra da orada kalmaya devam ettik. şiddetli yağmurlarda çatısı akardı. leğen koyup, şemsiye açardık bazen. duvarlarına resimler yapmıştım. fotoğrafları var. resim bölümünde öğrenciydim o sıra. karşıda türkan ablalar vardı, küçük kızları kızları imren benim kedim tombişi çok sevmişti, oradan arkadaş olup gittik. kızları özlem ve aysunla da arkadaş olduk. özlemin bazen bende kaldığı olmuştu, enver hapisteyken. ergun abi emekli astsubaydı. bir ara onlarda ali adını verdikleri bir sokak kedisine sahip çıkmışlardı. tombiş ben onların karşısındaki bakkala giderken bile arkamdan gelirdi bazı. yanda dursun teyzelerle, melahat vardı, sevil vardı, kızları, birisi ipekdi. bir ara dullar mahallesi deniyordu espriyle, kocası olanlarınkiler de dışarda işlere gidiyorlardı. melahatın kocası, ergun abi, dursun teyzenin oğlanları. biz kadınlar akşamları da birlikte oluyorduk. daha sonraları türkan abla ve özellikle sevil, genç partide politik çalışmalara katılmışlardı. bir ara ablamlarda genç partide destekçiydiler. yalnız sevil baya ciddi ve aktif çalışmıştı. seçim zamanları tartışmalar oluyordu hep. daha sonraları da ara ara görüşüyoruz zaten. bizler türkan abladan çok destek görüp, çok şeyler öğrendik. yemeğe oturacakları zaman hep bir yedek tabak, kaşık- çatal olurdu. yemeğin üstüne gelen olursa diye. zaten evleri mevlana kapısı gibi, iyiniyetli ve açıktı. birilerine kötülük yapıp zarar vermek gibi bir düşüncelerine de tanık olmadım. geçen yaz oradan geçerken uğramıştım, özlemin oğlu kocaman olmuş kerata, onları ben okula giderken aysunun evine bırakmıştım, arabada annesiyle olan eski günleri konuşmuştuk az da olsa. tabi oradan taşındıktan sonra eskisi gibi sık görüşmelerimiz olamadı.
istanbulda haftada bir kaç gün kalıyordum. bir kaç gün orada derse girip, pazartesi salı izmirde yüksek lisans derslerine giriyordum. gece yolculukları yapıyordum. ilk gittiğimde milli eğitimin uygulama okulunda kalmıştım, 15 gün mü bir ay mı, emirgana tayin olunca, bekar öğretmenlerden kızkardeşiyle kalan gümüşün kirasına katkıda bulunup kalmıştım. sonra okul aile birliğinden sahureyle cevdet abinin alt katta oturan annelerinin yanında para verip kalmıştım. kızları gaye öğrencim olmuştu, küçük oğulları vardı bir de amaç adında. fotoğraflarımız çizimlerimiz var o zamanlardan.
o sırada okul aile birliği başkanı olan ayferle kızı banuyla arada kaldığımız olurdu, fezanurda kaldığım olurdu. birkaç bayan arkadaş vardı sarıyerde birlikte kalan onlarla birlikte kaldığım olmuştu. fotoğraflarımız var.
ilk gittiğimizde bir kaç kere enverin arkadaşları rıdvanla şühedayla ve dayıoğlu salihlerde kaldığımız olmuştu. onlardan da anı fotoğraflar var.
okul müdürü uğur açıkgöz "bununda kocası mı var" diyordu hep. ben 2 yıla yakın bir süre istanbula gidip gelmiştim, adam bir ilk gittiğimde, bir de orta zamanlarda gelip bir görünmüştü. izmire üniversiteye geçiş yaparken gelmişmiydi hatırlamıyorum.
türkan ablaların oradaki küçük evden ben istanbula gelip giderken, enhoşlardaki yunanistanlı bir ailenin evine taşınmıştık. bir kere kiramızı zamanında vermiştik. ev sahibinin oğlu kapıya çıkmıştı, içerden annesi seslenmişti filan, parayı oğlana vermiştik. elektrik su paralarını filan. evsahibiyle öyle konuşmuştuk, bize zamanı gelince parayı kendisi olmasa da eve bırakabileceğimizi söylemişti. sanırım oğlan parayı harcamışmış, adam habersiz kaç gün sonra bize kirayı ödemediğimizi söylemişti. sonra karısı hatırladı, zaten elektrik su paralarının ödenmiş olmasıyla durum açığa çıkmıştı. 1 yıl kadar kalmıştık. evde çekilmiş fotoğraflarımız var.
oradan göksu fotokopideki ferruhla konuşurken, bir ara fotokopiler için ona gidiyorduk, yüksek lisans doktora tezlerimizi o basıyordu hep, onların üst katlarındaki dairenin boş olduğunu söyleyince oraya geçmiştik. almancılardı, orhan- aslıhan. bir kere sabahın köründe yanına bir adam alıp yatak odasından taraftaki balkondaki asmaları budatmaya gelmişti, ben yalnızdım, yatıyordum. sonra gelmelerini söyleyip girmelerini istememiştim, ısrarla evi olduğunu istediği zaman girebileceğini vs girip budayıp gitmişlerdi, bu nedenle tartışmıştık, sonradan tatsızlaşmıştık. enverin pırlanta gibi bir çocuk, benimse kötü bir cadı olduğumu düşünüyorlardı. orada çekilmiş fotoğraflarımız var.
oradan yunanistanlı ergülle enverlerin evleri boşalmıştı. sanırım enver kardeşi nuriyle bazı sorunlar yaşamıştı, o da evi boşaltıp istanbula gitmişmiş, bize söyledilerdi, onların evine geçmiştik. 10 yıla yakın bir süre kaldık. ben enverden ayrıldıktan sonra da bir kaç yıl kalmıştım. altta terzi nevbahar yazan yeri dükkandı. nuray, sabire, ben resim atölyesi olarak filan kullanmıştık.
selmanın evine taşınıp bir kaç yıl kalmıştım. annesi türkan hanım almışmış o evi ona. elektrik su faturalarında kadının adı yazıyordu.
oradan eşyalarımı bir yaz aydemirlere bırakıp, annemde kaldım. aydemirin eşi sibele teşekkür borçluyum. onlar urladaydı, ama gene de evlerinde ekstra dağınıklık olmuştu.
ingiltereye gidip geldikten sonra, arkadaşım ismete söyleyip gerçekten çok iyi insanlar olan dervişlerin evinde kaldım. tuncelililerdi.
annem beyin ameliyatı olunca, sonradan evimi dağıtıp, öğrencilere arkadaşlara filan, kalan eşyalarımla annemin kaldığı kendi evime taşındım. çok tartışmalar yaşandı. millet rahatsız olmuş, anamızla oturacağız diye, kadını fitlemişlerdi hep. 4-5 kişi belki de daha kalabalık ailelerin kaldıkları evi biz ana-kız 2 kişi oturmakta zorlandık. ayrıca kira parası da vermek istemiyordum. maaşımızın değeri eski yıllara göre daha da düşmüştü. yalnız başıma kalıyordum, günlerim, okula, eve, anneme gitmekle geçiyordu hep. kedilerimle çiçeklerimle ilgileniyordum. fazla sosyal hayatım da yoktu. akşamları genellikle demokrat radyoyu dinleyip şarap içiyordum.
bu süreçte zaman zaman ev almak için baktık. gereksizdi tabi,
ben yalnız kaldığımda da baktık bazen ev. çevredeki emlakçılardan baktığımız, komşuların söylemesiyle gittiğimiz oldu. ergülün evinin orda bir ev vardı aslında o olabilirdi. candan - sefa ve kardeşi nurdan vardı orada, babaları; nurdan yetenek sınavlarına hazırlanırken bir süre bilalin öğrencisi olmuştu- markete giderken, sağ taraftaki bir binanın çatısında küçük bir ev vardı, adamın biri izmire okumaya gelen kızına almışmış, okul bitince satmak istiyorlardı, 4,5-5 milyar filan. ev çok küçüktü diye olmadı. ben yalnızdım, olabilirdi aslında.
bir ev anısı da can sıkıcı olan bir durumdu. 8 yıl kadar oldu sanırım. annemin komşularından dışardan merhabalaştığımız şadiye hanımın perihan diye bir arkadaşının alt katlarında bir almanın mı almanyaya gidecek birinin mi satılık evi varmışmış. anneme söylemiş, adam almanyaya gideceği için evi hemen satıp gitmek istiyormuşmuş. şadiye hanımlar annemin katında çapraz dairedelerdi,kapıdan ayaküstü konuşmuştuk, koridorda bir aynanın üzerinde hazreti alinin ikonlarından vardı. daha sonraki zamanlarda kaldırmış. benim başka diyaloğum olmadı zaten.
gittik, baktık eve, 7,5- 8 milyar gibiydi hatırladığım. fiyatı çok uygundu, onlar adama haber verirken biz kısa bir süre 10 dakika kadar bayanın evine girmiştik, yerde sofrabezinde kahvaltı yapıyorlardı, bir kaç kişi vardı evde, kızı, oğlu ve oğluyla almanyaya gidecek bir arkadaşları varmışmış, perihan hanım bir ara bir yerdeki mhp kadın kolları başkanlığını yapmışmış, ayrıldığı kocası bir yerlerde mhp başkanıymışmış, oğlu arkadaşı vs mhp gençlik kolları başkanımı neymişmişler.
ben kendi düşüncelerinden olmadığımı söylemiştim sanırım o sırada. çünkü çıktıktan sonra sen alışveriş yapacaktın, niye siyaset konuştun gibi bir atışma hatırlıyorum.
evi satacak adam seslenince inip evine bakmıştık. 2. kattı, ön tarafı şokun oraya, arkası tren yolu tarafına bakıyordu, oralarda başka bir kaç ev bakılmıştı daha önceleri de. sonra haber verelim dedik, şadiye hanımın arkadaşının evine girip çıkmasını bekledik merdivenlerde. sonra çıktık.
bu konuyla ilgili tartışma yaşadık, ben kendiliğimden bilinçle o eve gitmezdim. şadiyenin bu konudaki bilinci neydi bilmem. bu konunun çok lafını ettim, herkes duymuştu zaten. onun için de belirtmemin nedeni, içinde tuzak olup olmadığıyla ilgili şüphelerim nedeniyledir. başka türlü bir şey de pek aklıma gelmiyor. annemle paramız o evi almaya yetiyordu, gerçek değerinin neredeyse yarı fiyatıydı. almadık tabi. uymadı.
biz itiş kakış annemle kalırken, annemin dayısı rahmetli durmuş dayının oğlu ahmet abiyi biliyorduk zaten kuşadasında. gezmeye gelmiştik bir keresinde. apart işletiyordu, kalanlar uzun süreliydiler. yıllık aylık filan. aklımıza geldi, uygun daire olursa geçelim diye. uymuş. geçtik sonra.
şirinyerde postaneye yakın yerlerde enver, hasan ve hüseyinle birlikte kalmıştı bir ara. yunanistanlılardı onlar da, iktisatta okumuşlardı, ve uluslararası gemilerde tayfalık yapmışlardı, epey süre. onların anılarını dinlemek çok güzel olurdu, gemilerde yaşadıklarını, gemilerinin uğradığı limanları. ben denizi sorduğumda, günlerce denizi maviyi görmenin güzelliğini filan. bir zaman sonra sıkıcı olmaya başladığını söylerlerdi. kaç kere okyanus geçmişlerdi. günlerce denizin üzerinde gitmekten sıkıldıkları bir zamanlarının olduğunu filan. bana pek anlaşılır gelmiyordu bu dedikleri. benim genel olarak türkiyedekilerden farklı bir havam olduğunu söylerlerdi. yasemin de olurdu bazen, sonradan hasanla evlenmişlerdi.
orada şarap içip teypteki kasetlere şiir okuduğumuz fotoğraflarımız var. şiir okuduğumuz kasetlerin bazıları duruyor. bir iki yıl önce de dinlemiştim, sesim biraz değişmiş. tonal, dolgunluk, kalınlık farklılıkları var.
sonra enver, 339 sokakta önceden yunanistanlı halitlerin kaldığı, ev sahipleri yunanistanlı olan eve geçmişti. evlendikten sonra da orada kalmaya devam ettik. şiddetli yağmurlarda çatısı akardı. leğen koyup, şemsiye açardık bazen. duvarlarına resimler yapmıştım. fotoğrafları var. resim bölümünde öğrenciydim o sıra. karşıda türkan ablalar vardı, küçük kızları kızları imren benim kedim tombişi çok sevmişti, oradan arkadaş olup gittik. kızları özlem ve aysunla da arkadaş olduk. özlemin bazen bende kaldığı olmuştu, enver hapisteyken. ergun abi emekli astsubaydı. bir ara onlarda ali adını verdikleri bir sokak kedisine sahip çıkmışlardı. tombiş ben onların karşısındaki bakkala giderken bile arkamdan gelirdi bazı. yanda dursun teyzelerle, melahat vardı, sevil vardı, kızları, birisi ipekdi. bir ara dullar mahallesi deniyordu espriyle, kocası olanlarınkiler de dışarda işlere gidiyorlardı. melahatın kocası, ergun abi, dursun teyzenin oğlanları. biz kadınlar akşamları da birlikte oluyorduk. daha sonraları türkan abla ve özellikle sevil, genç partide politik çalışmalara katılmışlardı. bir ara ablamlarda genç partide destekçiydiler. yalnız sevil baya ciddi ve aktif çalışmıştı. seçim zamanları tartışmalar oluyordu hep. daha sonraları da ara ara görüşüyoruz zaten. bizler türkan abladan çok destek görüp, çok şeyler öğrendik. yemeğe oturacakları zaman hep bir yedek tabak, kaşık- çatal olurdu. yemeğin üstüne gelen olursa diye. zaten evleri mevlana kapısı gibi, iyiniyetli ve açıktı. birilerine kötülük yapıp zarar vermek gibi bir düşüncelerine de tanık olmadım. geçen yaz oradan geçerken uğramıştım, özlemin oğlu kocaman olmuş kerata, onları ben okula giderken aysunun evine bırakmıştım, arabada annesiyle olan eski günleri konuşmuştuk az da olsa. tabi oradan taşındıktan sonra eskisi gibi sık görüşmelerimiz olamadı.
istanbulda haftada bir kaç gün kalıyordum. bir kaç gün orada derse girip, pazartesi salı izmirde yüksek lisans derslerine giriyordum. gece yolculukları yapıyordum. ilk gittiğimde milli eğitimin uygulama okulunda kalmıştım, 15 gün mü bir ay mı, emirgana tayin olunca, bekar öğretmenlerden kızkardeşiyle kalan gümüşün kirasına katkıda bulunup kalmıştım. sonra okul aile birliğinden sahureyle cevdet abinin alt katta oturan annelerinin yanında para verip kalmıştım. kızları gaye öğrencim olmuştu, küçük oğulları vardı bir de amaç adında. fotoğraflarımız çizimlerimiz var o zamanlardan.
o sırada okul aile birliği başkanı olan ayferle kızı banuyla arada kaldığımız olurdu, fezanurda kaldığım olurdu. birkaç bayan arkadaş vardı sarıyerde birlikte kalan onlarla birlikte kaldığım olmuştu. fotoğraflarımız var.
ilk gittiğimizde bir kaç kere enverin arkadaşları rıdvanla şühedayla ve dayıoğlu salihlerde kaldığımız olmuştu. onlardan da anı fotoğraflar var.
okul müdürü uğur açıkgöz "bununda kocası mı var" diyordu hep. ben 2 yıla yakın bir süre istanbula gidip gelmiştim, adam bir ilk gittiğimde, bir de orta zamanlarda gelip bir görünmüştü. izmire üniversiteye geçiş yaparken gelmişmiydi hatırlamıyorum.
türkan ablaların oradaki küçük evden ben istanbula gelip giderken, enhoşlardaki yunanistanlı bir ailenin evine taşınmıştık. bir kere kiramızı zamanında vermiştik. ev sahibinin oğlu kapıya çıkmıştı, içerden annesi seslenmişti filan, parayı oğlana vermiştik. elektrik su paralarını filan. evsahibiyle öyle konuşmuştuk, bize zamanı gelince parayı kendisi olmasa da eve bırakabileceğimizi söylemişti. sanırım oğlan parayı harcamışmış, adam habersiz kaç gün sonra bize kirayı ödemediğimizi söylemişti. sonra karısı hatırladı, zaten elektrik su paralarının ödenmiş olmasıyla durum açığa çıkmıştı. 1 yıl kadar kalmıştık. evde çekilmiş fotoğraflarımız var.
oradan göksu fotokopideki ferruhla konuşurken, bir ara fotokopiler için ona gidiyorduk, yüksek lisans doktora tezlerimizi o basıyordu hep, onların üst katlarındaki dairenin boş olduğunu söyleyince oraya geçmiştik. almancılardı, orhan- aslıhan. bir kere sabahın köründe yanına bir adam alıp yatak odasından taraftaki balkondaki asmaları budatmaya gelmişti, ben yalnızdım, yatıyordum. sonra gelmelerini söyleyip girmelerini istememiştim, ısrarla evi olduğunu istediği zaman girebileceğini vs girip budayıp gitmişlerdi, bu nedenle tartışmıştık, sonradan tatsızlaşmıştık. enverin pırlanta gibi bir çocuk, benimse kötü bir cadı olduğumu düşünüyorlardı. orada çekilmiş fotoğraflarımız var.
oradan yunanistanlı ergülle enverlerin evleri boşalmıştı. sanırım enver kardeşi nuriyle bazı sorunlar yaşamıştı, o da evi boşaltıp istanbula gitmişmiş, bize söyledilerdi, onların evine geçmiştik. 10 yıla yakın bir süre kaldık. ben enverden ayrıldıktan sonra da bir kaç yıl kalmıştım. altta terzi nevbahar yazan yeri dükkandı. nuray, sabire, ben resim atölyesi olarak filan kullanmıştık.
selmanın evine taşınıp bir kaç yıl kalmıştım. annesi türkan hanım almışmış o evi ona. elektrik su faturalarında kadının adı yazıyordu.
oradan eşyalarımı bir yaz aydemirlere bırakıp, annemde kaldım. aydemirin eşi sibele teşekkür borçluyum. onlar urladaydı, ama gene de evlerinde ekstra dağınıklık olmuştu.
ingiltereye gidip geldikten sonra, arkadaşım ismete söyleyip gerçekten çok iyi insanlar olan dervişlerin evinde kaldım. tuncelililerdi.
annem beyin ameliyatı olunca, sonradan evimi dağıtıp, öğrencilere arkadaşlara filan, kalan eşyalarımla annemin kaldığı kendi evime taşındım. çok tartışmalar yaşandı. millet rahatsız olmuş, anamızla oturacağız diye, kadını fitlemişlerdi hep. 4-5 kişi belki de daha kalabalık ailelerin kaldıkları evi biz ana-kız 2 kişi oturmakta zorlandık. ayrıca kira parası da vermek istemiyordum. maaşımızın değeri eski yıllara göre daha da düşmüştü. yalnız başıma kalıyordum, günlerim, okula, eve, anneme gitmekle geçiyordu hep. kedilerimle çiçeklerimle ilgileniyordum. fazla sosyal hayatım da yoktu. akşamları genellikle demokrat radyoyu dinleyip şarap içiyordum.
bu süreçte zaman zaman ev almak için baktık. gereksizdi tabi,
ben yalnız kaldığımda da baktık bazen ev. çevredeki emlakçılardan baktığımız, komşuların söylemesiyle gittiğimiz oldu. ergülün evinin orda bir ev vardı aslında o olabilirdi. candan - sefa ve kardeşi nurdan vardı orada, babaları; nurdan yetenek sınavlarına hazırlanırken bir süre bilalin öğrencisi olmuştu- markete giderken, sağ taraftaki bir binanın çatısında küçük bir ev vardı, adamın biri izmire okumaya gelen kızına almışmış, okul bitince satmak istiyorlardı, 4,5-5 milyar filan. ev çok küçüktü diye olmadı. ben yalnızdım, olabilirdi aslında.
bir ev anısı da can sıkıcı olan bir durumdu. 8 yıl kadar oldu sanırım. annemin komşularından dışardan merhabalaştığımız şadiye hanımın perihan diye bir arkadaşının alt katlarında bir almanın mı almanyaya gidecek birinin mi satılık evi varmışmış. anneme söylemiş, adam almanyaya gideceği için evi hemen satıp gitmek istiyormuşmuş. şadiye hanımlar annemin katında çapraz dairedelerdi,kapıdan ayaküstü konuşmuştuk, koridorda bir aynanın üzerinde hazreti alinin ikonlarından vardı. daha sonraki zamanlarda kaldırmış. benim başka diyaloğum olmadı zaten.
gittik, baktık eve, 7,5- 8 milyar gibiydi hatırladığım. fiyatı çok uygundu, onlar adama haber verirken biz kısa bir süre 10 dakika kadar bayanın evine girmiştik, yerde sofrabezinde kahvaltı yapıyorlardı, bir kaç kişi vardı evde, kızı, oğlu ve oğluyla almanyaya gidecek bir arkadaşları varmışmış, perihan hanım bir ara bir yerdeki mhp kadın kolları başkanlığını yapmışmış, ayrıldığı kocası bir yerlerde mhp başkanıymışmış, oğlu arkadaşı vs mhp gençlik kolları başkanımı neymişmişler.
ben kendi düşüncelerinden olmadığımı söylemiştim sanırım o sırada. çünkü çıktıktan sonra sen alışveriş yapacaktın, niye siyaset konuştun gibi bir atışma hatırlıyorum.
evi satacak adam seslenince inip evine bakmıştık. 2. kattı, ön tarafı şokun oraya, arkası tren yolu tarafına bakıyordu, oralarda başka bir kaç ev bakılmıştı daha önceleri de. sonra haber verelim dedik, şadiye hanımın arkadaşının evine girip çıkmasını bekledik merdivenlerde. sonra çıktık.
bu konuyla ilgili tartışma yaşadık, ben kendiliğimden bilinçle o eve gitmezdim. şadiyenin bu konudaki bilinci neydi bilmem. bu konunun çok lafını ettim, herkes duymuştu zaten. onun için de belirtmemin nedeni, içinde tuzak olup olmadığıyla ilgili şüphelerim nedeniyledir. başka türlü bir şey de pek aklıma gelmiyor. annemle paramız o evi almaya yetiyordu, gerçek değerinin neredeyse yarı fiyatıydı. almadık tabi. uymadı.
biz itiş kakış annemle kalırken, annemin dayısı rahmetli durmuş dayının oğlu ahmet abiyi biliyorduk zaten kuşadasında. gezmeye gelmiştik bir keresinde. apart işletiyordu, kalanlar uzun süreliydiler. yıllık aylık filan. aklımıza geldi, uygun daire olursa geçelim diye. uymuş. geçtik sonra.
Salı, Ocak 22, 2008
polis okulu
hasta olduğum zamanlardı, ilk zamanlar filan gibi hatırlıyorum. bizim apartmanda kavga ettik. ergüllerin evine taşınmıştık. ben orada iken hasta olmuştum zaten. edilmiştim daha doğrusu.
alt katta genç bir çift vardı. semra ile yaşardı adları sanırım. adam kamyonetle taşımacılık filan yapıyordu. biz zamanla o kadınla arkadaş olmuştuk. akşamları işten gelirken filan konuşurduk, kocası evden çıkmasına izin vermezdi. benim gelişimi beklediğini filan söylerdi. birlikte kahve filan içmeye başlamıştık. arkadaşlığımız başlamıştı denebilir. yalnız onun yanına sokağın biraz aşağısında oturan sevgi adında bir bayan gelmeye başlamıştı, çok sonra forbeste büyük bir kozmetik dükkanı açmışlardı, kıvırcık sarı saçlı, dolgun, orta boylu, bir ayağı aksıyordu sanırım, çok gülerdi, kahkahaları sokaktan filan duyulurdu, o da beni evine filan çağırmıştı ama gitmemiştim. konuşurken zilliler filan gibi biraz açık laflar ediyordu. ben o zamanlar küfür filan etmiyordum daha, hoşuma gitmiyordu. nasıl olduysa biz benim arkadaşla bozuştuk, çevreden filan laflar gidip geliyordu, tehditler filan. ben de hastalıkla boğuşuyorum. okulda doktora derslerimle ilgili bölüm başkanı yaşar sami gökgözle sorunlarım vardı, aile sorunlarımız vardı, annemle ilgili filan. tam seçemiyorum olayı. baya kavga oldu. bir akşam bir kaç çöp torbasını bizim kapının önüne koymuşlar, kavga ettik, dışarı çıktıklarında çöp torbalarını fırlattım kapılarına yukardan, bağırış çağırış oldu, karakolluk olduk sanırım. bunlara yardım etmeye birileri filan geldi. Tanıdık polis abiler filan falan, biz öyle kaldık, tam net hatırlamadığım bir zaman, berbat zamanlarımdı, o çöp kavgasının çıkışını bile tam çıkaramıyorum. ama benim canımı sıkan birşeyler oluyordu.
sonradan onlarla ilgili bizi korkutup tehdit gibi şeyler söylediler. bize birşeyler yapacaklarmış vs diye. "bunlar kürt kötüdürler, herşey beklenir" gibi filan. konuyu ev sahipleriyle de konuşmuştuk, çıkıp, o sıralardı sanırım
kızın ahmet kayanın mı ne yeğeni olduğu gibi bir şey söylediler sonradan, korkutma amaçlı, bir ara ne zaman bilmiyorum da, envere, "bizim de ahmet kayayı tanıyan arkadaşlarımız vardır, ona haber verdirebiliriz" gibi bir konu geçtiğini anımsıyorum. uzak bir şekilde.
benim çalıştığım, sonradan desen atölyesi olan yerde konuyu ufuk semercioğlu ve mustafa toprak, sanırım rengin akboy da vardı, konuştuğumuzu anımsıyorum.
okulda konuyu konuştuğum bir de demirali selamet vardı, konuştuğum iyiniyetli (!) olan biri "abim, abicim" gibi konuşurdu hep. oğlu barışla bir kızı vardı, makedonya göçmeni, karısıyla da tanışmıştık. kızı sonradan ingiltereye de gitmişti. restorasyonla ilgili atölyesi vardı, susuzdedenin o taraflarda. bir kaç gittiğimizi anımsıyorum. kalıp almayı göstermişti, yaptığı aynaları filan. enver onun haberini yapmıştı, orada fotoğraflar çekmiştik, sonra enver o haberi başkasının adıyla çıkarıldığını söylemişti.
demirali bey hep çağırırdı odasına, çay filan içerdik. öğrenciler filan da olurdu hep, sonradan yüksek lisans da yapan ali karataylar filan onun atölyesinde tanımıştım hep. bana o sıkıntımı açtırdı, onun atölyesinde birsürü konuşmalar hatırlıyorum, bazen öğrenci gönderir çağırırdı filan. atölyeyle kapısı açık olurdu hep, öğrenciler de girer çıkardı. sorunumla ilgilendi, "bir zarar vermesinler" filan diye. napmalı filan, bizim bölümden mezun polis okulunda öğretmenlik yapan bir öğrencisinin olduğunu söyledi, çok iyi birisinin olduğunu kocasını mı nişanlısımı onu da tanıdığını söyleyip, sormaya kalktı. onların müdürünü mü müdür yardımcısını mı ne de tanıyormuş. telefon etti, kız çağırmış beni gelsin filan diye, ısrarla "git bir konuş" filan. gittim, hatice mi neydi adı, sanırım üzerinde polis kıyafeti de vardı. tam net değil. kısa küt, kabarıkça, kumral saçlı bir bayan. ikinci katta sanırım, demirali beyle konuşmuş diye müdür mü müdür yardımcısımı bilmem odasına soktu, merdivenlerden çıkınca sağ tarafta bir odaydı, önce adamın yanında birileri vardı da bekledikmi bilmem, okuldan filan konuştuk, onun zamanındaki hocalardan filan. sonra odada konuştuk, bir çay içmiştim orada, kızla dışarda içtim mi hatırlamıyorum. öyle fazla ilgilenmeden, demirali beye selam yolladılar, korkmamak gerektiğini bir şey gerekirse karakola gitmek gerektiğini filan. öyle sıradan filan bir konuşma, 15-20 dakika gibi, sonra yanına birileri gelince kalkmıştım, dışarda kızla konuşup, ilgilendiği için teşekkür edip çıkmıştım. kızın da resmiyetten çok okuldan bir hocasıyla ilgili samimi bir havası vardı, demirali bey "kızımız" filan diye bahsetmişti bir ara. hemşerimiydiler ne. öyle bir şey.
benim yaşadıklarımın içinde demirali beyle ilgili de şüphelerim var. zaten bir sürü insan şüpheli durumda. casablanca filminin sonundaki gibi, "olağan şüphelileri toplayın", bu olayın da gerçekliğinin ve samimiyetinin ne olduğunu bilmiyorum. bir kumaca olay mı yapıldı, yoksa gerçekten kişilerin kendi olağan davranışlarımıydı bilmem. olumsuz birşey hatırlamıyorum orada, yalnız, ogünlerde boğuştuğum durumum olmasaydı, gitmezdim. umarım her yönden saldırı altına alınmış bir kişiden yararlanma planı olmamıştır.
polis okuluyla başka ilgim olmadı, onun yanındaki okula öğrencilerimiz uygulamaya gönderildi, bir ara onun için o bölgeye gittik, duraklarda filan.
bir kere bir sınav mı ehliyet filan birşey anımsıyorum, girişteki danışmanın oralarda bir şey olmuştu. ehliyeti alırken, o civarlarda birkaç yerde işlemler hatırlıyorum.
üniversitede ilk zamanlarda yakın arkadaşlarımdan olan asuman vardı, eğitim bilimlerinde arş gör, doktor olan eşiyle bir çocuğu evlat edinmişlerdi, ve kendi çocukları olunca da ayıramayacaklarını söylüyordu. ikisini de çok sevdiğini filan, çok sevimli ve iyi biriydi. sonradan onun polis okulunda hocalık yaptığını duymuştuk, kadrosunu oraya geçirmişlermiş. iletişimimiz de kalmadı zaten sonraları.
bir ara kemal kamile hocalar, emniyet mensuplarına yönelik yaz semineri vermişlerdi, çeşitli yerlerden okula gelenler olmuştu, benim ilgim olmamıştı zaten ama kantinlerde filan varlardı.
okuldaki öğrencilerin bazılarının davranışları ara ara "askeriyedemi, polis okulundamı nerde hocalık yapıyoruz" diye sordurdu bazı bize.
arabam çalındığında ve çalınma girişimi olduğunda karakola gittik,
muhtardan ikamet değiştirirken karakola gittik, karakoldan da kayıt alınacakmış diye. öğrenciliğimde bir kaç olmuştu onları başka bölüme alalım.
yollarda trafik işlemlerim oldu, bir kaç ceza filan.
yollarda bazı polislerin tacizine uğradım, sivil filan, korkutma vs gibi, zamanla yazacağım.
yine ergülün evinde otururken kaniyelerden sonra alt kata bir kürt (!) aile taşınmıştı, garson bir adam, geceleri çalışıyordu, ilk taşındıklarında evlerinde telefon yok diye benim ev telefonunun kulnmışlardı bir 5-10 gün. kadının kardeşleri vardı, biri uzman çavuşla nişanlıydı sonra evlendi, birinin polis sevgilisi varmış, sonra ne oldu bilmiyorum. bunları sonradan öğrenmiştik tabi. ozan diye konuşma sorunları olan bir çocukları vardı. özellikle polis olan eve gelince benim zilime de basıp ben pencereden çıkınca aşağıdan açıyorlar derdi, aşağı zile basıyormuş ama benimki de çalıyormuş filan diye. onlarla kavga ettim,
bir kardeşleri daha polisle nişanlımı neydi. bir sürü amcaları dayıları vs akrabalarıymış diye gelip gidenleri oluyordu. karakol gibi bir evdi yani. onlardan gaffar okkan adını duydum, zaten bir süre sonra diyarbakırda öldürüldü.
ben yalnızdım o zamanlar. kaniyeler varken boşanmıştık. aşağıdaki terzi nevbahar yeri de atölyemdi. kaniyenin de kocası ahmet bey valilikte şöfördü sanırım, kızı uzman çavuşla evlenmişti. ev alıp çıkmışlardı, sonra birkaç karşılaşmıştık, küçük kızının çalıştığı yere bir öğrencimizin dayısımı neymiş, birşey almayamı bakmayamı gitmiştik, mobilya vs gibi, unuttum şimdi, yakın çevrelerdeydiler. işte o garson adamla karısı vs onlarla tartıştık, tehdit filan edildim, merdivenlerden çıkarken kapıyı açıp bakıyorlardı, sevgilileri filan. rahatsız edici şeylerdi. onlar olmasaydı taşınmazdım. sonra doğuya mı ne tayinleri çıkmışmış. garson ingiltereye gitmişmiş, çıkmışlarmış galiba, bilmiyorum yani.
o sırada selmanın evi boş duruyordu, taşınmıştım. öğrencilerim atölyemi taşımama yardım etmişti. okulda çalışanlar (ismet beye söylemiştim, o cemale yönlendirmişti) ek iş olarak taşımacılık yapıyorlardı, evi taşımışlardı, evi taşıdıktan sonra, çok eşya taşıdıklarını söylemişlerdi, baştan anlaştığımız paranın yarısı kadar daha vermiştim sonra.
yaşadığım süreç içersinde polis asker camiasını filan pek sevemedim. uzak durmayı tercih ettim. faşist takımından hep tehdit, gözdağı, zarar gördüm zaten.
enver gözaltına alındığı sırada onunla görüşebilmek için, annemin doktorunun bir akrabaları müfettiş varmış diye, birlikte gittiğimizi anımsıyorum, bir de eniştemin eskiden ev ve okul arkadaşı var diye kemerde eniştemle ona gidilmişti o sıra. onlar ailecek tanışıyorlardı zaten şakir özgan. sonradan onu dhkcliler öldürmüştü. yardımları olmamıştı pek, biriki telefon edip durumu öğrenip "ifadelerinin sonucunu bekleyin" demişlerdi. mahkemeye kadar filan. annemle arada gidip konaktaki kapıdaki haydarlardan (polislerin hepsinin isimleri haydar dı) ona para, kıyafet, vs, gözaltındakilerin ailelerinin gittiği bir danışma kapısı vardı.
şimdiki bilincim olsa gitmezdim hiç. çevredekilerin etkisi oldu çok, şöyle yapın böyle yapın diye.
öyle durumlarda hiç tanıdık vs aramadan doğrudan avukat bulup, gözaltında tutulduğu memurlara gidip, orada işlem yapmak daha doğru birşey. tanıdık vs olsa bile.
tabi ki militarizm benim sevdiğim bir yapı değil. ancak var. toplumlarda var yani. siyasi olarak demokrasiye yönlendirilmediklerinde baskıcı, hatta terör estiren kişiler bile olabiliyorlar.
benim sevdiğim sanatçılardan birisi olan tom cruseun bir filmini izledim.
askeri bir avukattı sanırım, içinde olduğu amerikan donanmasında çok güçlü biri olan ve çok kötü şeyleri, kişisel kötülükleri filan büyük bir inançla yapan birini altediyordu. sonuçta savunduğu kişiler haklı bulunup onurları iade edilmelerine karşın, donanma kuralları gereği askerlikten atılıyorlardı. kendilerini haketmedikleri bir onursuzluğa karşı savunan ve kazanan kişiyle vedalaşırken selam durup "dikkaaatt odada bir subay var" diye bağırmaları gerçekten çok etkileyiciydi.
umarım vardırlar.
alt katta genç bir çift vardı. semra ile yaşardı adları sanırım. adam kamyonetle taşımacılık filan yapıyordu. biz zamanla o kadınla arkadaş olmuştuk. akşamları işten gelirken filan konuşurduk, kocası evden çıkmasına izin vermezdi. benim gelişimi beklediğini filan söylerdi. birlikte kahve filan içmeye başlamıştık. arkadaşlığımız başlamıştı denebilir. yalnız onun yanına sokağın biraz aşağısında oturan sevgi adında bir bayan gelmeye başlamıştı, çok sonra forbeste büyük bir kozmetik dükkanı açmışlardı, kıvırcık sarı saçlı, dolgun, orta boylu, bir ayağı aksıyordu sanırım, çok gülerdi, kahkahaları sokaktan filan duyulurdu, o da beni evine filan çağırmıştı ama gitmemiştim. konuşurken zilliler filan gibi biraz açık laflar ediyordu. ben o zamanlar küfür filan etmiyordum daha, hoşuma gitmiyordu. nasıl olduysa biz benim arkadaşla bozuştuk, çevreden filan laflar gidip geliyordu, tehditler filan. ben de hastalıkla boğuşuyorum. okulda doktora derslerimle ilgili bölüm başkanı yaşar sami gökgözle sorunlarım vardı, aile sorunlarımız vardı, annemle ilgili filan. tam seçemiyorum olayı. baya kavga oldu. bir akşam bir kaç çöp torbasını bizim kapının önüne koymuşlar, kavga ettik, dışarı çıktıklarında çöp torbalarını fırlattım kapılarına yukardan, bağırış çağırış oldu, karakolluk olduk sanırım. bunlara yardım etmeye birileri filan geldi. Tanıdık polis abiler filan falan, biz öyle kaldık, tam net hatırlamadığım bir zaman, berbat zamanlarımdı, o çöp kavgasının çıkışını bile tam çıkaramıyorum. ama benim canımı sıkan birşeyler oluyordu.
sonradan onlarla ilgili bizi korkutup tehdit gibi şeyler söylediler. bize birşeyler yapacaklarmış vs diye. "bunlar kürt kötüdürler, herşey beklenir" gibi filan. konuyu ev sahipleriyle de konuşmuştuk, çıkıp, o sıralardı sanırım
kızın ahmet kayanın mı ne yeğeni olduğu gibi bir şey söylediler sonradan, korkutma amaçlı, bir ara ne zaman bilmiyorum da, envere, "bizim de ahmet kayayı tanıyan arkadaşlarımız vardır, ona haber verdirebiliriz" gibi bir konu geçtiğini anımsıyorum. uzak bir şekilde.
benim çalıştığım, sonradan desen atölyesi olan yerde konuyu ufuk semercioğlu ve mustafa toprak, sanırım rengin akboy da vardı, konuştuğumuzu anımsıyorum.
okulda konuyu konuştuğum bir de demirali selamet vardı, konuştuğum iyiniyetli (!) olan biri "abim, abicim" gibi konuşurdu hep. oğlu barışla bir kızı vardı, makedonya göçmeni, karısıyla da tanışmıştık. kızı sonradan ingiltereye de gitmişti. restorasyonla ilgili atölyesi vardı, susuzdedenin o taraflarda. bir kaç gittiğimizi anımsıyorum. kalıp almayı göstermişti, yaptığı aynaları filan. enver onun haberini yapmıştı, orada fotoğraflar çekmiştik, sonra enver o haberi başkasının adıyla çıkarıldığını söylemişti.
demirali bey hep çağırırdı odasına, çay filan içerdik. öğrenciler filan da olurdu hep, sonradan yüksek lisans da yapan ali karataylar filan onun atölyesinde tanımıştım hep. bana o sıkıntımı açtırdı, onun atölyesinde birsürü konuşmalar hatırlıyorum, bazen öğrenci gönderir çağırırdı filan. atölyeyle kapısı açık olurdu hep, öğrenciler de girer çıkardı. sorunumla ilgilendi, "bir zarar vermesinler" filan diye. napmalı filan, bizim bölümden mezun polis okulunda öğretmenlik yapan bir öğrencisinin olduğunu söyledi, çok iyi birisinin olduğunu kocasını mı nişanlısımı onu da tanıdığını söyleyip, sormaya kalktı. onların müdürünü mü müdür yardımcısını mı ne de tanıyormuş. telefon etti, kız çağırmış beni gelsin filan diye, ısrarla "git bir konuş" filan. gittim, hatice mi neydi adı, sanırım üzerinde polis kıyafeti de vardı. tam net değil. kısa küt, kabarıkça, kumral saçlı bir bayan. ikinci katta sanırım, demirali beyle konuşmuş diye müdür mü müdür yardımcısımı bilmem odasına soktu, merdivenlerden çıkınca sağ tarafta bir odaydı, önce adamın yanında birileri vardı da bekledikmi bilmem, okuldan filan konuştuk, onun zamanındaki hocalardan filan. sonra odada konuştuk, bir çay içmiştim orada, kızla dışarda içtim mi hatırlamıyorum. öyle fazla ilgilenmeden, demirali beye selam yolladılar, korkmamak gerektiğini bir şey gerekirse karakola gitmek gerektiğini filan. öyle sıradan filan bir konuşma, 15-20 dakika gibi, sonra yanına birileri gelince kalkmıştım, dışarda kızla konuşup, ilgilendiği için teşekkür edip çıkmıştım. kızın da resmiyetten çok okuldan bir hocasıyla ilgili samimi bir havası vardı, demirali bey "kızımız" filan diye bahsetmişti bir ara. hemşerimiydiler ne. öyle bir şey.
benim yaşadıklarımın içinde demirali beyle ilgili de şüphelerim var. zaten bir sürü insan şüpheli durumda. casablanca filminin sonundaki gibi, "olağan şüphelileri toplayın", bu olayın da gerçekliğinin ve samimiyetinin ne olduğunu bilmiyorum. bir kumaca olay mı yapıldı, yoksa gerçekten kişilerin kendi olağan davranışlarımıydı bilmem. olumsuz birşey hatırlamıyorum orada, yalnız, ogünlerde boğuştuğum durumum olmasaydı, gitmezdim. umarım her yönden saldırı altına alınmış bir kişiden yararlanma planı olmamıştır.
polis okuluyla başka ilgim olmadı, onun yanındaki okula öğrencilerimiz uygulamaya gönderildi, bir ara onun için o bölgeye gittik, duraklarda filan.
bir kere bir sınav mı ehliyet filan birşey anımsıyorum, girişteki danışmanın oralarda bir şey olmuştu. ehliyeti alırken, o civarlarda birkaç yerde işlemler hatırlıyorum.
üniversitede ilk zamanlarda yakın arkadaşlarımdan olan asuman vardı, eğitim bilimlerinde arş gör, doktor olan eşiyle bir çocuğu evlat edinmişlerdi, ve kendi çocukları olunca da ayıramayacaklarını söylüyordu. ikisini de çok sevdiğini filan, çok sevimli ve iyi biriydi. sonradan onun polis okulunda hocalık yaptığını duymuştuk, kadrosunu oraya geçirmişlermiş. iletişimimiz de kalmadı zaten sonraları.
bir ara kemal kamile hocalar, emniyet mensuplarına yönelik yaz semineri vermişlerdi, çeşitli yerlerden okula gelenler olmuştu, benim ilgim olmamıştı zaten ama kantinlerde filan varlardı.
okuldaki öğrencilerin bazılarının davranışları ara ara "askeriyedemi, polis okulundamı nerde hocalık yapıyoruz" diye sordurdu bazı bize.
arabam çalındığında ve çalınma girişimi olduğunda karakola gittik,
muhtardan ikamet değiştirirken karakola gittik, karakoldan da kayıt alınacakmış diye. öğrenciliğimde bir kaç olmuştu onları başka bölüme alalım.
yollarda trafik işlemlerim oldu, bir kaç ceza filan.
yollarda bazı polislerin tacizine uğradım, sivil filan, korkutma vs gibi, zamanla yazacağım.
yine ergülün evinde otururken kaniyelerden sonra alt kata bir kürt (!) aile taşınmıştı, garson bir adam, geceleri çalışıyordu, ilk taşındıklarında evlerinde telefon yok diye benim ev telefonunun kulnmışlardı bir 5-10 gün. kadının kardeşleri vardı, biri uzman çavuşla nişanlıydı sonra evlendi, birinin polis sevgilisi varmış, sonra ne oldu bilmiyorum. bunları sonradan öğrenmiştik tabi. ozan diye konuşma sorunları olan bir çocukları vardı. özellikle polis olan eve gelince benim zilime de basıp ben pencereden çıkınca aşağıdan açıyorlar derdi, aşağı zile basıyormuş ama benimki de çalıyormuş filan diye. onlarla kavga ettim,
bir kardeşleri daha polisle nişanlımı neydi. bir sürü amcaları dayıları vs akrabalarıymış diye gelip gidenleri oluyordu. karakol gibi bir evdi yani. onlardan gaffar okkan adını duydum, zaten bir süre sonra diyarbakırda öldürüldü.
ben yalnızdım o zamanlar. kaniyeler varken boşanmıştık. aşağıdaki terzi nevbahar yeri de atölyemdi. kaniyenin de kocası ahmet bey valilikte şöfördü sanırım, kızı uzman çavuşla evlenmişti. ev alıp çıkmışlardı, sonra birkaç karşılaşmıştık, küçük kızının çalıştığı yere bir öğrencimizin dayısımı neymiş, birşey almayamı bakmayamı gitmiştik, mobilya vs gibi, unuttum şimdi, yakın çevrelerdeydiler. işte o garson adamla karısı vs onlarla tartıştık, tehdit filan edildim, merdivenlerden çıkarken kapıyı açıp bakıyorlardı, sevgilileri filan. rahatsız edici şeylerdi. onlar olmasaydı taşınmazdım. sonra doğuya mı ne tayinleri çıkmışmış. garson ingiltereye gitmişmiş, çıkmışlarmış galiba, bilmiyorum yani.
o sırada selmanın evi boş duruyordu, taşınmıştım. öğrencilerim atölyemi taşımama yardım etmişti. okulda çalışanlar (ismet beye söylemiştim, o cemale yönlendirmişti) ek iş olarak taşımacılık yapıyorlardı, evi taşımışlardı, evi taşıdıktan sonra, çok eşya taşıdıklarını söylemişlerdi, baştan anlaştığımız paranın yarısı kadar daha vermiştim sonra.
yaşadığım süreç içersinde polis asker camiasını filan pek sevemedim. uzak durmayı tercih ettim. faşist takımından hep tehdit, gözdağı, zarar gördüm zaten.
enver gözaltına alındığı sırada onunla görüşebilmek için, annemin doktorunun bir akrabaları müfettiş varmış diye, birlikte gittiğimizi anımsıyorum, bir de eniştemin eskiden ev ve okul arkadaşı var diye kemerde eniştemle ona gidilmişti o sıra. onlar ailecek tanışıyorlardı zaten şakir özgan. sonradan onu dhkcliler öldürmüştü. yardımları olmamıştı pek, biriki telefon edip durumu öğrenip "ifadelerinin sonucunu bekleyin" demişlerdi. mahkemeye kadar filan. annemle arada gidip konaktaki kapıdaki haydarlardan (polislerin hepsinin isimleri haydar dı) ona para, kıyafet, vs, gözaltındakilerin ailelerinin gittiği bir danışma kapısı vardı.
şimdiki bilincim olsa gitmezdim hiç. çevredekilerin etkisi oldu çok, şöyle yapın böyle yapın diye.
öyle durumlarda hiç tanıdık vs aramadan doğrudan avukat bulup, gözaltında tutulduğu memurlara gidip, orada işlem yapmak daha doğru birşey. tanıdık vs olsa bile.
tabi ki militarizm benim sevdiğim bir yapı değil. ancak var. toplumlarda var yani. siyasi olarak demokrasiye yönlendirilmediklerinde baskıcı, hatta terör estiren kişiler bile olabiliyorlar.
benim sevdiğim sanatçılardan birisi olan tom cruseun bir filmini izledim.
askeri bir avukattı sanırım, içinde olduğu amerikan donanmasında çok güçlü biri olan ve çok kötü şeyleri, kişisel kötülükleri filan büyük bir inançla yapan birini altediyordu. sonuçta savunduğu kişiler haklı bulunup onurları iade edilmelerine karşın, donanma kuralları gereği askerlikten atılıyorlardı. kendilerini haketmedikleri bir onursuzluğa karşı savunan ve kazanan kişiyle vedalaşırken selam durup "dikkaaatt odada bir subay var" diye bağırmaları gerçekten çok etkileyiciydi.
umarım vardırlar.
londradan
londraya gittiğimde, "kendi kendinin ajanı" olan bir arkadaşım olmuştu. benim ingilizce dil sorunum vardı ama konuşmuştuk gene de. ben istemiştim arkadaş olmayı, onla ilgili hatırladığım şeyleri nasıl yazacağımı bilmiyorum. çünkü radisson otelden gittiğimiz yerde başka bir boyut vardı, o da oradaydı. nasıl gittiğimizi de tam anlamamıştım. yani bu taraftaki madde dünyası ile başka bir boyuttaki durum.
ben bu konuyu biraz daha toparlayıp öyle yazayım.
"ya burada manyak şeyler oluyor" dediğimi hatırlıyorum. "manyak ama kötü pis değil şaşırtıcı anlamında" demiştim. onların teknolojilerinin başka olduğunu filan da düşünmüştüm.
daha sonra miras konusunu da konuşmuştum.
ben bu konuyu biraz daha toparlayıp öyle yazayım.
"ya burada manyak şeyler oluyor" dediğimi hatırlıyorum. "manyak ama kötü pis değil şaşırtıcı anlamında" demiştim. onların teknolojilerinin başka olduğunu filan da düşünmüştüm.
daha sonra miras konusunu da konuşmuştum.
enverin arkadaşlarından hatırladıklarımdan
enverle birlikte gazeteci arkadaşları filan bir ara ev gezmelerine başlanmıştı. bir kaç ayda bir oluyordu. arada barlarda oturuluyordu. ben herkesi tanımıyordum. eşleriyle gelen tanıdıkları oluyordu herkesin, kalabalık oluyordu zaten.
bazıları, anımsadığım kadarıyla
bir gece sanırım arzulara gidilmişti, kalabalıktı, nizamettinleri, macitleri de anımsıyorum. eşi olanlar eşleriyle filan da gelmişlerdi.
kalabalıktı, 25 civarında belki de. bir ara ışıklar sönmüştü. sesli sesli sayı saymışlardı. ışıklar gelene kadar. bir helikopter kazasımı ne denmişti, iki helikoptermi çarpışmış ne. çarpışcakmıymış ne, saçmalama şeyleri olmuştu. bir süre sonra 2 israil askeri helikopteri çarpışmıştı. ölen askerler vardı. 30-40, bir ilişkileri varmıydı bilmem artık.
bir kere borsada çalışan birileri vardı, karı koca, çocukları yoktu, kadın omuzlarında düz kesimli sarıya yakın saçlı kocasını unuttum. birisi gazetecimiydi ne, onlara gidilmişti. kapıdan girince sağ taraftan dikdörtgen haldeki bir salona giriliyordu. karşıdan mutfağa gidiliyordu. sol tarafa uzayan koridorun sonunda yatak odası ve yedek odaları vardı sanırım. bir ara kızlar filan herkes gidip bir dolaşıp gelinmişti. salonun sağ tarafa doğru ortasında kare şeklindeydi sanırım üzerinde yiyecekler bardakların olduğu bir masa vardı. salon kapısının karşısına geliyordu, masa. salondan girişte sol tarafta oturulmuştu, koltuklar vardı orada. onların benim tanımadığım arkadaşları da vardı. eşleriyle gelenler vardı. ben portakal suyu içmek istemiştim de enver gazetede çalışan kızlarla birlikte bana cola bardağı vermişlerdi. 15 kişi kadar varlardı. orada bir ara göğsümde korkunç bir sıkışma oldu. kötü bir batma, anjiyo peraktis gibi birşeyler söylediler. beni balkona çıkarmışlardı. mutfağın orada küçük bir balkonları vardı. kare şeklinde. mutfakları da küçüktü, balkona çıkarken sağ tarafta dolaplar, sol tarafta duvar vardı. yanıma oradakilerin kocası kardeşi vs doktor, eczacı filan diye gelmişlerdi, küçücük yer zaten enver beni bırakıp içerdekilerle konuşmalara filan gitmişti. içeri girip onu aradığımı sanıyorum. ben hastayım, balkona çıkarılmışım, yanıma birilerinin adamları getirilmiş, gerekirse tıbbi yardım edeceklermiş diye. enver içerde sohbet ediyor. bir kişi kötüysen doktora götürelim demişti, hastaneye filan. ben orada dürüst olmayan bir şey yapıldığını sanıyorum şimdi, uzaktan baktığım zaman. colaya yada o sıralarda yediğim içtiğim bazı şeylere bende öyle bir sorun yaratacak bir madde katılmış olabilir. yani verdikleri kolada olmasa bile o sırada yenen diğer şeylerle filan. bana yiyecek tabağını da getirmişti. su filan gibi. öyle elde ettikleri şeylerin hayrını kimse görmesin.
orada soldan arka taraftaki bir odada bir kızla nişanlısımı ne varmış, bir olay olmuştu. herkes gelip bakmıştı. bir konu hatırlıyorum orada. net deil.
nizamettinlere gidilmişti bir ara, yeni ev almışlarmış kutlamaya. arka bahçesi duvarlı bir yere açılıyordu. onlar eşi ve kızıyla bize de gelmişlerdi. gizemin benim tombişle fotoğrafları vardı.
serada, baryumda gazetecilerle birlikte oturduğumuz zamanları anımsıyorum. arada enverle kendimiz de oturuyorduk.
önceleri osmanlarda, ışıklarda filan oluyorduk çoklukla, onların da başka arkadaşlarının akrabalarının geldiği oluyordu. kumsal isminde bir çocukla ailesini anımsıyorum. adını çok sevmiştik.
bir kere 8-10 kişi seraya girmiştik, alt katta girişe yakın bir yerde oturmuştuk. tuvalet yukardaydı. gazeteden kızlar arkadaşları filan vardı. orada tuhaf bir şey olduğunu anımsıyorum. hatta ilerde sütunun yanında yabancılarla oturan birileri vardı. can sıkıcı birşeyler olmuştu.
bir kere baryumdu galiba, ikinci kata oturuldu, bazı gazeteciler istanbula mı ne gideceklerdi, veda gibi birşeydi sanırım. 15 kişi vardı gibi. merih ak, ozan pezek filan gibi kişilerden anımsıyorum. oradada tuhaflık oldu. oradaki bir karikatürist yalnız benim için çizmiş, bir elimde rakı bardağı, bir elimde tesbihle, biz enverle masanın baş tarafında oturuyorduk, bir ara yerler filan değişmişti.
bazıları, anımsadığım kadarıyla
bir gece sanırım arzulara gidilmişti, kalabalıktı, nizamettinleri, macitleri de anımsıyorum. eşi olanlar eşleriyle filan da gelmişlerdi.
kalabalıktı, 25 civarında belki de. bir ara ışıklar sönmüştü. sesli sesli sayı saymışlardı. ışıklar gelene kadar. bir helikopter kazasımı ne denmişti, iki helikoptermi çarpışmış ne. çarpışcakmıymış ne, saçmalama şeyleri olmuştu. bir süre sonra 2 israil askeri helikopteri çarpışmıştı. ölen askerler vardı. 30-40, bir ilişkileri varmıydı bilmem artık.
bir kere borsada çalışan birileri vardı, karı koca, çocukları yoktu, kadın omuzlarında düz kesimli sarıya yakın saçlı kocasını unuttum. birisi gazetecimiydi ne, onlara gidilmişti. kapıdan girince sağ taraftan dikdörtgen haldeki bir salona giriliyordu. karşıdan mutfağa gidiliyordu. sol tarafa uzayan koridorun sonunda yatak odası ve yedek odaları vardı sanırım. bir ara kızlar filan herkes gidip bir dolaşıp gelinmişti. salonun sağ tarafa doğru ortasında kare şeklindeydi sanırım üzerinde yiyecekler bardakların olduğu bir masa vardı. salon kapısının karşısına geliyordu, masa. salondan girişte sol tarafta oturulmuştu, koltuklar vardı orada. onların benim tanımadığım arkadaşları da vardı. eşleriyle gelenler vardı. ben portakal suyu içmek istemiştim de enver gazetede çalışan kızlarla birlikte bana cola bardağı vermişlerdi. 15 kişi kadar varlardı. orada bir ara göğsümde korkunç bir sıkışma oldu. kötü bir batma, anjiyo peraktis gibi birşeyler söylediler. beni balkona çıkarmışlardı. mutfağın orada küçük bir balkonları vardı. kare şeklinde. mutfakları da küçüktü, balkona çıkarken sağ tarafta dolaplar, sol tarafta duvar vardı. yanıma oradakilerin kocası kardeşi vs doktor, eczacı filan diye gelmişlerdi, küçücük yer zaten enver beni bırakıp içerdekilerle konuşmalara filan gitmişti. içeri girip onu aradığımı sanıyorum. ben hastayım, balkona çıkarılmışım, yanıma birilerinin adamları getirilmiş, gerekirse tıbbi yardım edeceklermiş diye. enver içerde sohbet ediyor. bir kişi kötüysen doktora götürelim demişti, hastaneye filan. ben orada dürüst olmayan bir şey yapıldığını sanıyorum şimdi, uzaktan baktığım zaman. colaya yada o sıralarda yediğim içtiğim bazı şeylere bende öyle bir sorun yaratacak bir madde katılmış olabilir. yani verdikleri kolada olmasa bile o sırada yenen diğer şeylerle filan. bana yiyecek tabağını da getirmişti. su filan gibi. öyle elde ettikleri şeylerin hayrını kimse görmesin.
orada soldan arka taraftaki bir odada bir kızla nişanlısımı ne varmış, bir olay olmuştu. herkes gelip bakmıştı. bir konu hatırlıyorum orada. net deil.
nizamettinlere gidilmişti bir ara, yeni ev almışlarmış kutlamaya. arka bahçesi duvarlı bir yere açılıyordu. onlar eşi ve kızıyla bize de gelmişlerdi. gizemin benim tombişle fotoğrafları vardı.
serada, baryumda gazetecilerle birlikte oturduğumuz zamanları anımsıyorum. arada enverle kendimiz de oturuyorduk.
önceleri osmanlarda, ışıklarda filan oluyorduk çoklukla, onların da başka arkadaşlarının akrabalarının geldiği oluyordu. kumsal isminde bir çocukla ailesini anımsıyorum. adını çok sevmiştik.
bir kere 8-10 kişi seraya girmiştik, alt katta girişe yakın bir yerde oturmuştuk. tuvalet yukardaydı. gazeteden kızlar arkadaşları filan vardı. orada tuhaf bir şey olduğunu anımsıyorum. hatta ilerde sütunun yanında yabancılarla oturan birileri vardı. can sıkıcı birşeyler olmuştu.
bir kere baryumdu galiba, ikinci kata oturuldu, bazı gazeteciler istanbula mı ne gideceklerdi, veda gibi birşeydi sanırım. 15 kişi vardı gibi. merih ak, ozan pezek filan gibi kişilerden anımsıyorum. oradada tuhaflık oldu. oradaki bir karikatürist yalnız benim için çizmiş, bir elimde rakı bardağı, bir elimde tesbihle, biz enverle masanın baş tarafında oturuyorduk, bir ara yerler filan değişmişti.
Pazartesi, Ocak 21, 2008
bugüne kadarki mesleklerim, para kazanç yerlerim
bu güne kadarki mesleklerim, kazanç yerlerim
ceviz kırıcılığı: "kırdığım ceviz bini geçmiştir"
çocuklumuzda ilkokula giderken, kıntış amcalarla bizim avluların yan tarafımızda cevizcilik yapan komşularımız vardı. ceviz alım satımı gibi. onların bahçesinden geçip akarsu çeşmesinden su doldururduk, bir o tarafta bir de suluköprüye doğru su doldurulan akarsu çeşmeleri vardı. kaynak suları. o zamanlar denizlinin altında çok su kaynakları vardı, depremler olduğunda derinden su seslerinin geldiği söylenirdi. o cevizci komşularımıza dolu karşılığında ceviz kırardık. 1 dolusu 25- 30- 35- 50 krş vs unuttum şimdi de. harçlık çıkarırdık kendimize. okuldaki simit paramız vs. arada bir iki parça yediğimiz olurdu, ama ceviziçi çok eksik çıkarsa, tartarlardı giden içleri, paramızdan kesilirdi. hele taze cevizin kokusu. ellerimiz boya olurdu ve parmaklarımızda çatlaklar
annemle: çoçukken onunla birlikte pamuk- tütün tarlalarına gidip onun parasına yardımcı olduğumu hatırlıyorum, ama doğrudan kendim gitmedim. sonra annnem dokuma tezgahlarında çalışırken de arada gittiğim oldu,
o bizim okumamızı, okulla ilgilenmemizi isterdi.
kümes hayvanlarıyla da ilişkimiz oldu bir ara, kazım enişte satışlarını yapıyordu, ben benimkileri etinden ve yumurtasından yararlanacak şekilde bakmıştım. o seçip tavukları - yani civcivken- vermeye çalışırdı. benim satın aldıklarım da çokluk denizli horozu çıkmıştı da çok gülmüştük. "iyi seçememiş" diye. o horoz satışından daha çok para kazanırdı. onun için tavuk çıkacak civcivleri satmaya çalışırdı. o horozları öttürmek için çocuklarla ne uğraşırdık. erken öttürmek için, ötmeyen horoz satılamazdı da. bir ara onlar ciddi bir şekilde ilgilenmişlerdi, kümes teşkilatları filan olmuştu. benim şimdi kümes hayvanlarıyla ilişkim eti, yumurtası, kaz tüyü yastık ve monttan ibarettir.
ben o sıralarda sokaklarda çok oyun oynadım. hatta benim için "bu okursa kaplumbağalarda okur" diye laf türetmişlerdi. sokaklarda çember çevirip, mahalle arkadaşlarımla "kazık" oynardım. kazık oyunu: yumuşak çamurlaşmış toprakların üzerine bir sürü çocuk elimizdeki kazıklarımızı fırlatır, diğerlerini devirmeye çalışırdık. başarı kaç kazık devirdiğinle ölçülürdü. bir atışta birkaç kazık devirmek büyük başarıydı. top, seksek, ip atlamalar, bebek oyunları, evcilikler oynadığımda oldu tabii. bebeklerime elbise tasarımlarım olurdu. uzay oyunlarım. bahçe sulanan su arklarında kağıttan kayıklar yüzdürüp, çam kabuklarından tekneler yapardık. küçük tahtaları kullanarak makaradan tekerlekleri olan bir kamyon yaptığımı anımsıyorum. kendi başıma. sapanla kuş avcılığını sevmedim, kıntış amca nar vermediği zamanlar bahçesindeki ağaçların narlarını hedef almak daha güzeldi. bir ara iyi nar kırıyorduk. "kuş uçtu gitti, taş nara değidi, ne yapalım" mahallede kuş avcılığının yasaklanma gereği oldu bir ara. ben teyzeoğlunun yaptığı gibi salyangozlara da zarar vermedim. onlardan uçurtma için tutkal üretmeye kalkmışlardı da. biz uçurtmalarımızı iplerle bağladık hep. küçük çocukluk anıları.
sülfülecilik: suluköprünün ilersindeki bir terziye diktiği pantalonların, gömleklerin sülfülelerini yapıp harçlık çıkarırdık. o zaman bu iş çok önemliydi. şimdiki gibi sülfüle makinaları yoktu ve elde yapılırdı. kumaşta potluk olmaması gerekirdi. parmaklarımızda çok iğne deliği olduda iyileşti.
tezgahtarlık: orta sondan sonra liseye giderken 2 yıl yazları kaleiçinde ali abilerin işyerinde tezgahtarlık yaptım. 2-3 katlı bir yerdi. çevreden başka tezgahtar arkadaşlar vardı, ben yaz çalışanı olduğum için zamanımız daha azdı, arada onlarla iletişimlerimiz olurdu, o sıralarda onlarla bir incik boncuk satıcısı arkadaştan bir şeyler almıştık. ben kendime küçücük yanında iki minik kırmızı taşı olan açık bir kalp almıştım, hala durur. daha çok bayan reyonuyla ilgilendim, düzenliydim çok, herşeyi raflara dizip, kazakları çok güzel bir şekilde kat yerlerinden dürüp kaldırmak gerekirdi. sonraki yıllarda sırtımdan çıkardıklarımı fırlatıp atma, oraya buraya tıkıştırma alışkanlığımın temelinde bu iş vardı sanırım. hele bir sürü kazağı bluzü açtırıp hiç almadan giden olursa, bazen insana hakaret edilmiş gibi filan gelir hani. bazen tabii. hatta oradan anneme bir şemsiye almıştım da hala kullanır, haftalığımla. geçen gün söyleniyordu, eskimiş tutukluk yapıyormuş, tamir ettirseymiş filan diye.
avukat yanında sekreterlik: sanırım lise son sınıfta bir yaz belki 2 yaz, annemin dişçinin yanında çalıştığı işhanında onların karşısında avukat çetin abi vardı, çetin şahan ve yardımcısı erdal. onlarla çalıştım. noter işlerini, büroda gelenleri, dosya düzenlemelerini yazışmaları ve ilgilenirdim. adliye işlerini daha çok erdal yapardı, ben geçici işçiydim zaten. o sıralarda muğlada yatılıdan arkadaşlarımın etkisiyle de denizli halkevine gitme alışkanlığım oldu. akşamüstleri, hafta sonları bazen. hatta annemin çalıştığı süleyman abiye bir polis gidip hemşiresinin kızının halkevine gittiğini söylemiş, beni kötü yerlere gitmemek konusunda uyarmışlardı. halkevinden bir kaç arkadaşım olmuştu. özellikle biriyle birlikte sınava hazırlanmıştık, seminerler olmuştu. acıpayamlı hamdi diye sevdiğim bir arkadaşım da vardı orada. üniversite sınav sonucu geldiğinde erdal ben büroya gelmeden önce zarfı açmış, beni kutlayarak karşılamıştı, "kutlarım gazeteciliği kazanmışsın" diye. nasıl kızmıştım. söylenmiştim. "ben kendim açmak isterdim, sen niye açtın" diye. sonra düzelmiştik tabi.
hatta erdal sonradan, benim oradan/halkevinden tanıştığım arkadaşlarımdan biriyle evlenmişti. çocukları filan da olmuştu da, çok uzun zamandır haberim yok. çetin abi gerçekten çok iyi biriydi. bir sürü şey öğrenmiştim ondan. onun da üniversitede denizlerle çayanlarla ilişkisi olmuştu. sonraları ben denizliye gittikçe görüşmüştük, hatta enver hapise girdiğinde ilk avukatlık görüşmelerini çetin abi yapmıştı. izmire gelip cezaevinde görüşmüştü bir iki, o sıralar sıkıyönetim mahkemesi vardı, saatlerce sıra beklenip, gece yarıları kaldıkları oldu. otelde filan kaldı sanırım. sonra kendisinin denizliden gelip ilgilenmesinin çok masraflı olacağı için, izmirden bir avukat bulunmasının daha iyi olacağını söylemişti. çok uzun zamandır haberleşmedik.
dev-genç ve devrimci yol dergi- gazete-kitap satıcılığı: gazetecilikte okurken çeşitli yerlerde, baraka kantinde, masalarda, sokaklarda, mitinglerde, kemeraltında, okulda dergi- gazete- kitap sattık. o yıllarda paralarımızı arkadaşlarımızla ortak harcardık.
dünya ve bulvar gazetelerinde stajyer muhabirlik: son 2 yılımda gazetecilikte derslere sürekli girdim. önceki yıllarda yapı daha farklıydı. onları başka bölümlerde anlatacağız. yani 12 eylül öncesiyle sonrasındaki yapı farklıydı. o zamanlar da derslere giriyordum. arkadaşlarla bahçede fotoğrafçılık dersinde çekimlerimiz filan var. hızlı daktilo yazmayı öğrendim. çetin abinin yanında biraz öğrenmiştim zaten. bilge umar, şadan gökovalı, ibrahim armağan, başka hocalarımız. bir hocamız bazen 2 tane siyam kedisiyle gelirdi. ghıyo sonradan basın yayın oldu. son yıl sanırım.
ilk yıllar türey köse ile hayli yakındık, sonra fraksiyonlarımız başkaydı, arkadaşlarımız başka. onun kız kardeşi kazadan ölmüştü sonra, o zaman da yakınlaşmıştık. hatta onunla birlikte, cumhuriyet gazetesine gittik. muhabir olmak için. sanırım o sıralarda hikmet çetinkaya vardı izmir büro şefi. 3 ay parasız deneme yapacaklarını, beğenirlerse alacaklarını söyledi, ben de yurtlarda filan kaldığımı en azından yol ve yiyecek paramın gerekli olduğunu söyledim. işe yeni alacakları kişiler için öyle politikalarının olmadığını söylemişti. satajyerin çalışmasına göre bazen 3 ay bitmeden önce de para verilebiliyormuş ama. tabi ben gitmedim. sonradan türey gitmiş, ne kadar deneme çalıştı bilmiyorum, kabul edilmişti ve sanırım hala çalışıyor. ankarada diye duydum.
yine cumhuriyette olan asuman da derslere giriyordu o sıralar. daha girmemişti. sezai güven adındaki bir hocamız, gazetecilik derslerine geliyordu. benim de gazetecilikte kalmamı istedi. gazetecilik yapmamı yani. onun desteği ve referansıyla dünya ve bulvar gazetelerinde stajyer muhabir olarak çalıştım. hangisinin önce olduğunu tam çıkaramıyorum. yakın zamanlardı. dünya gazetesinde yener süsoy vardı, bir de nuray-adalet diye anımsadığım deneyimli bir gazeteci arkadaş. başka arkadaşlar da vardı.
bulvar gazetesinde de, o sırada izmir genel yayın yönetmeni çetin erel di. tercüman filan, bir kaç gazete birlikteydi, çetin abi hepsinden sorumluydu. sezai hoca beni çetin erele yollamıştı. onunla ilk konuşmaya enverle birlikte gitmiştik. beni bulvar ekibine yönlendirmişti, bulvarda çalıştım. sonradan okuldan başka stajyerlerde gelmişti. geçende birlikte çekildiğimiz foto buldum. yazı işlerinde, sonradan sanırım basın yayında hocalık da yapan oğuzhan kavaklı vardı. oğuzhan abi stajyerlerle ilgiliydi hep, çok yoğun çalışan birisi olarak anımsıyorum. kendisiyle çalışanları bir yemeğe götürmüştü, fotoğrafımızı görünce anımsadım. şimdi basın yayında çalışıyormuş hala diye duydum. ünal tümün de sorumlu kişilerdendi. erdal göndem vardı, fotoğrafçı baskılarımızı yapıyordu çokluk. bir tane daha fotoğrafçımız vardı. o daha babacan duruşluydu. ikisi atışıp kavga filan ederlerdi hep. spor muhabiri can beyazkartal vardı. dışardan stajyer asuman adlı arkadaşımız vardı. babası gazeteci olduğu için çetin erel destekli gelmişti o da. onun annesiyle filan da tanışmıştık. sonra gazetecilikte, benden 1-2 yıl sonra öğrencilikleri başlayan, ömer murat kemaneci ile nahide de geldiler. tanışmıyorduk. onlar okula girdiğinde ben 3. sınıf filandım sanırım. sonra sanırım çetin abi ayrılınca mı ne bazı sorunlar oldu, benle ilgili de sorun oldu, tartışmalar filan, oradaki bazı kişiler sezai hocayı sevmediklerini belli etmişlerdi. benim de sol guruplarla olan ilişkim duyulunca bazı kişiler kabullenemediler. biz asumanla ayrıldık sanırım, yoksa o devam etmişmiydi tam anımsamıyorum. bir süre çalıştım bulvar ve dünya gazetelerinde.
paramızı alıyorduk tabi. dünya gazetesindeki ilk paramla bir sürü kitap ve envere kazak almıştım. sonradan kazağımı vermedim ona. kendim giyiyorum bazen.
bunlardan önce mi sonra mı çıkaramıyorum ama, o sıralarda denizlide de bir gazetecilik olayım oldu. yerel denizli gazetelerinden birisinin şefi annemlerle mi çetin abiyle mi ne haber yollamış, konuşmak için, gazetede çalışmak için. çınar meydanında bir binada. gittim tabii. şefin gelmesini beklerken vakit geçti. tam adam işten geldi, muhabire gereksinim varmış zaten, heryere kendisi koşturmak zorundaymış diye. daha merhabalaşıp konuşurken, bürosuna geçmemiştik daha ayaktayız, benim teyzeoğlu adem geldi. aynı yaşlardayızdır. adem, kenan, ben, aramızda canserle 1 yaş var, o bazen ablaymış gibi davranır bizi sinirlendirirdi. adem köyden/ acıpayam- akalandan gelmiş, annemin işyerine uğramış. benim gazetede çalışmak için konuşmaya geldiğimi duyunca, bi koşu bakmaya gelmiş, napıyoz diye... adam "ben size sonra haber vereyim" dedi, hala bekliyorum haber vermesini.
çıkınca biz ademle bir kavga. merdivenden inerken, sokaklarda. yazık o zaman kalmadan köye geri gitmişti sanırım, sadika teyzem anneme niye kavga ettiğimizi sormuşmuş. adem beni bir kere köylerinde eşeklerine bindirmişti, ne olduğunu anlamadan eşek koşmaya başlamıştı, ne dur ne çüş anlamıyordu, semeri de yoktu, evlerinin önündeki toprak yoldan koşuyordu, ben, herkes bağırışıyordu, çocuk koşa koşa kanter içinde ben düşmeden eşeği durdurmuştu. çocukluk arkadaşıyız.
geçen aylarda agos ta yazmak için de girişimde bulunmuştum. o da arada kaynadı gitti.
istanbulda milli eğitimde resim öğretmenliği: basın yayını bitirdiğimde gazetecilik yapmıyordum. yukardaki deneyimlerim öğrenciliğim sırasındaydı. okul bitince içinde kaldığım boşluk duygusuna karşı, enver resim konusunda çalışmam için desteklemişti. resim heykel müzesine resim kursu almak için gitmiştim. yetenek sınavlarına hazırlananlara kurslarının olduğunu söylemişlerdi. girememiştim. o sırada resim bölümünde biraz okuyup resim öğrensem konusu oldu. üniversite sınavlarına girdim. 2 aşamalıydı o zaman sınavlar. sonra yetenek sınavı, annem öğretmenliğe başvurmamı istemişti de, yalnız buca eğitime başvurmuştum. üst kattaki koridorun en sonundaki büyük atölyede sınava girmiştim. bilal hoca umur filan vardı gözetmen olarak. sınavdan çıkarken isimlerimizin olduğu köşeyi kıvırıp yapıştırmak gerekiyordu, herkes tutkal sürülen çubuğu beklerken, ben oradaki karton parçalarından biriyle tutkala banıp kapatmıştım. bilal onu konu etmişti. hoşuna gitmişti. sınavdan önceki gün ablamlarda enverin iki çizimini yapmıştım. kurs almamıştım ama sınavda o sınıftaki en iyi resimlerdendi. atanurunki çok iyiydi. onun çalışması daha akademik yapılıydı. epey kurs almışlarmış. benimki naif bir havadaydı. müstahdemlerden birini çizmiştik. akademik değildi ama, çok naif, çok sıcak ve adama çok benzeyen bir çizimdi.
okul anılarını başka bölümde yazalım.
okul bitince öğretmenlik sınavını kazandık, başvurular sırasında, biz o sırada 339 sokaktaki türkan ablaların karşısındaki yunanistanlı bir ailenin küçük evinde kiracı olarak kalıyorduk. mahalledeki gençlerle arkadaşlıklarımız oluyordu, ailelerini filan tanıyorduk, selamlaşıyorduk. birisi ankarada bir tanıdıklarına gitmemizi söyledi, tayinimi izmire çıkarmak için. başvuru sırasında ankaraya gittiğimizde konuşmuştuk. depo tayin, istanbul kuştepe lisesine çıkmış. eh, i si tutmuştu hiç olmazsa. istanbula ilk gidişimi sonra yazmalıyım.
kuştepede göreve başladım. oradan tayinim sarıyerde özdemir sabancı emirgan orta okuluna çıktı.
o sırada okuldaki yüksek lisans sınavını kazanmıştım, çok kişi benim alınmamı istiyordu zaten. çalışmalarım çok iyiydi. fotoğraflarını picasaya koyuyorum. ortaokuldan liseden çizimler bile var aralarında. çoğu işimi, defterlerimi akrobatla kaydetmişim o yüzden koyamıyorum.
istanbul izmir arasında gidip gelerek 2 yıla yakın bir süre geçirdik. yüksek lisans derslerime giriyordum, gece yolculukları yaptım genellikle, sabah dersime giriyordum doğrudan. okuldaki arş gör. sınavına girdim.
deu.buca eğitim fakültesi, resim- iş bölümü araştırma görevliliği: sınavda, fahri sümer, ibrahim bozkuş, yaşar sami gökgöz vardı. yaşarın öğrencisi -safiydi sanırım- bir çocuğu almak için bastırmış ama, fahri bey, onlar umurla, bilalle de benim alınmamla ilgili konuşuyorlardı. benim alınmamı istemiş. bozkuş yaşarla kötü oldukları için, ona katlanamadığını bir de öğrencisi olunca hiç katlanamayacağını söyleyip oyunu bana vermişmiş. çok sorunlu zamanlar yaşadık. zamanla onları yazacağım. ama iş üretmeye çalıştım bir yandan. işimle ilgili çalışmalarımla ilgili olarak, fahri sümere, umur türkere ve bilal erdoğana minnettar kalmışımdır. sanatsal destekleri çok oldu. özellikle çağdaş sanatlarda umurla bilal çok etkili oldular. fahri hocanın daha gelenekçi bir süreci vardı. o zamanlara ilişkin anıları da başka bölümlere bırakalım.
deu.buca eğitim fakültesi, resim-iş bölümü yardımcı doçentlik: arş görlükten yard doçluğa geçiş sorunlu oldu. bir takım kişiler istemiyordu. ingilizce sınavı oldu. orda kadim öztürkün desteğini anımsıyorum. benim çevirim iyiydi, konuşma sorunum vardı, hala var. hatta daha önce doktoraya girerken sınavda, amerikada 5 yıl kalıp yüksek lisans yapmış seramikçi bir arkadaştan daha yüksek not almıştım. aylindi adı, ve nesrin vardı bir de doktorada. nasılsa sınavla ilgili pürüz yaratılmak istenmişmiş, jüride olan kadim bey olayla doğrudan ilgilenip, daha kötü çeviri yapanların bile sınavı geçtiklerini söylemişti, sınavda bırakılmamı önledi.
jüride fahri sümer filan vardı, sonra onu ve bir başkasını iptal etmişler, yeni jüri kurmuşlar, jüridekilerin hepside grafik hocası oldu, benim alanım resim. umurla bilalin arkadaşı atilla atar vardı bir bilinen. onla konuştuk, dosyamı gönderirken. ben de konuştum kantinin yanındaki telefondan, umur da.
sınavlardan, jürilerden daha önce bölümün önündeki küçük kantinde ilhami beyin hocasımı arkadaşımı ne gelmişmiş, duvar kenarında küçük bir masaya çekilmişler hocalarla filan konuşuyorlardı, onlar bir ara beni de yanlarına çağırmışlardı. biraz konuşmuştuk. o olayla ilgili şüphem var şimdi. beni özellikle çağırmışlardı. sonra benim ilk jüri değişince o kişiyi de koymuşlarmış, adını unuttum şimdi, ilhami bey bir kaç kere arkadaşını arayıp dosyamı geçirmesi için konuşabileceğini, hatta benim telefon edip konuşmamı söylemişti, ben konuşmadım diye bozulmuşlardı. ona, dosyama bakabileceklerini, kendisinin arkadaşı olduğunu isterse kendisinin konuşabileceğini söylemiştim. ya benim güzel bir çalışma dosyam vardı, resimlerim kabul ediliyordu hep, bir sürü jürili sergiye ansiklopediye girmiştim, gönderdiğim dialarla unesco-ashberg bursuna başvurulabilir bulmuşlardı işlerimi- 15 kişiden filan oluşan dünyanın her yerinden jürileri vardı. yazışmalarımız duruyor halen, florance diye bir bayan anımsıyorum benim için onunla bir telefon konuşması bile yapılmıştı. 2000li yılların genç sanatçıları programına seçilmiştim. beral madra, halil akdeniz, bilal erdoğan, daha bir iki kişi daha vardı jüride. o zaman bile benim dosyam bakılırken daha başlarken hepsinin kabulu olmuşmuş, bilal öyle demişti. daha dosyanın hepsine bakmadan, tartışmadan kabullenilmişti diye. o halde bile benim mesleğe girişimi torpille yaptırdıklarını dayatma ihtiyacı duyuyorlardı insanlar. şüphesi olanlar ürettiğimiz işlere, çizimlere, yazılara bakabilir gene de. yavaş yavaş yapılan işleri siteye yüklüyorum. akrobat kayıtlarını koyma şeklini bulsam çoğu hemen görülebilir.
oyçokluğuyla yardımcı doçentlik görevime başlamıştım.
aktif öğrenmeye yatkın, kavramsal işlerin üzerinde yükselen bir çalışma yapısı oluşturmaya çalıştım. yalnızca iş ve sanat üretmeyle ilgili sorunları yaşamadığım için, çok zor zamanlarım oldu. ama çok iyi ve nitelikli yaşantılar çalışmalar ürettiğimiz zamanlarımız, öğrenci dostlarımız da oldu. bizim, yaptığımız işlerin düzeyini düşürmek için herşekilde çaba harcayanlara karşı; samimi destek olan, yeni şeyler üretmek araştırmak gayretlerimize katkıda bulunanlara, bizi hizaya getirmek yerine olduğumuz gibi özgür bir şekilde kabullenenlere teşekkürler.
emeklilik: üniversitedeki görevimden emekli oldum, ama sanattan emekli olmadım. 12 ocak 2008 de 20 yıllık eğitimci sürecim dolmuş, başvurumu yaptım, personeldekiler iyi niyetli bir tutumla, ve sekreter lütfi bey dönem finali sınavlarımı başladığı gün olan 14 ocak gününe koyarak 15indeki maaşımı almam için 16 ocakta emeklilik işlemlerimi başlattılar. emekli sandığının işlemlerini bekleyeceğiz artık. maaşımız ve ikramiyemiz ne kadar olur bilmiyorum. 25-30 civarı diye birşey duydum. bucadaki evimi satıp annemin isteği üzere bir kaç yıl için bornova yada karşıyakada bir ev alıp oraya geçmeyi, farkı ödeyebileceğimiz kadar olacak tabi, arabayı değiştirmeye paramız kalırmı bilmem, olmazsa toplatıp boyatacağız. aslında 5 milyar kadarını gezip dolaşmak için harcamak istiyorum. kediciğimi alıp bir süre çekip biryerlere gidip gezip dolaşıp gelmek ve sonra yeni çalışmalar için.
ve internetteki bu yazı sürecimi başlattım. başlıkta belirttiğim gibi, öğrencilerden ve yaşama zorluğu içindeki kişilerden hiç bir ücret beklentimiz yok, ama ben burada bir sürü şey yazıyorum. çok kişi benim yazdıklarımı öğrenmek için ne fedalar ettiler. dünyanın bir sürü yerindeki bir sürü yerde bunlardan yararlananlar var, kurumlar vs. paralarını yatırmalarını bekliyorum. yoksa zamanı gelince deşifre ederim.
ayrıca, bugünüme kadar, yukarda yazdıklarımın dışında hiçbir iş hayatım olmadı. evli olduğum sürece eşimin parasını da kullandık tabi. onun yunanistan gönderilen paraları oluyordu, bir de çalıştığı zamanki paraları. benim maaşımla birlikte kullanıyorduk. annemin desteği oldu. biz ona o bize destek oldu hep. çocukken bayram, ramazan, kurban paralarımız olurdu, arada sevdiğimiz öğretmenlerimiz yatılıda filan destek oldu, sıkışık zamanlarda, biz de öğrencilerimize destek olduk. enver hapse girince arkadaşım aysel gelmişti, ihtiyacım olur diye bugünün 100 bin ytlsi gibi bir para bırakmıştı. istemesem de, ihtiyacım olmadığını söylesem de bırakmıştı. yatılıdayken aileden dayımlar ablamlar gibi arada harçlık verenler oldu. babamdan nafaka almıştık üniversiteye girene kadar. başka herhangi bir para yok hayatımızda.
hiçbir zaman herhangi bir şekilde, paralı ya da gönüllü, askeriye, polis, istihbarat gibi kurumlarda çalışmadım. bu kurumlara ait hiç kimseyle öyle bir ilişkim olmadı. benim bilgim, bilincim ve istencim dahilinde böyle birşey olmadı. denizlide bir ara polderli bir komşumuz vardı. 38 yaşında emekli olmak zorunda kalmıştı. kaç kere ölümden dönmüşmüş, faşistler tarafından. eğitim bilimlerinde derse girerken bir kaç asker, polis öğrencimiz oldu, sınıfta biliniyorlardı zaten. mit vs gibi herhangi bir istihbarat ilişkim hiç olmadı. bulunduğum ortamlarda, okulda filan bazen insanların, hocaların filan konuşurken, esprilerle "teşkilatız, teşkilattanız" gibi konular geçtiğini hatırlıyorum ama neye, nereye gönderme yaptıklarını kendileri bilmiştir herhalde.
benim devletle olan bütün ilişkim milli eğitimde ve üniversitedeki resim öğretmenliğimle olmuştur. tamamen sivil bir sanatçı olarak yaşam sürdüm. halktan birisi olarak. çocuğu askere gidip gelen tanıdıklarımız, yakınlarımız oldu. bazen konu olduğunda espriyle "ben kendi kendimin ajanıyım", "kedilerimin yaşam ajanıyım", "tombiş toraman sokaktaki kedileri örgütlemek için ajanlık yapıyor" gibi espri yaptığımız oldu.
hatta ingilterede de kendi kendisinin ajanı olduğunu söyleyen bir arkadaşım olmuştu da, o sırada tuhaf bir durum da olmuştu.
resmi ya da sivil hiç bir yere ait askeri, polis, istihbarat ilişkim olmadı, para da almadım. aksini iddia eden varsa konuşsun. bu sayfada yazdıklarıma ödeyecekleri para maaş sayılmaz. herkese açık yazıyorum. kitap basılsaydı da para verip okuyacaklardı. sayfamda yazdıklarımdan çeşitli şekillerde yararlanan, durumu uygun olan herkesin yani, kişi ve kurum kendilerini temsil edecek ücreti yatırmalarını bekliyorum.
ceviz kırıcılığı: "kırdığım ceviz bini geçmiştir"
çocuklumuzda ilkokula giderken, kıntış amcalarla bizim avluların yan tarafımızda cevizcilik yapan komşularımız vardı. ceviz alım satımı gibi. onların bahçesinden geçip akarsu çeşmesinden su doldururduk, bir o tarafta bir de suluköprüye doğru su doldurulan akarsu çeşmeleri vardı. kaynak suları. o zamanlar denizlinin altında çok su kaynakları vardı, depremler olduğunda derinden su seslerinin geldiği söylenirdi. o cevizci komşularımıza dolu karşılığında ceviz kırardık. 1 dolusu 25- 30- 35- 50 krş vs unuttum şimdi de. harçlık çıkarırdık kendimize. okuldaki simit paramız vs. arada bir iki parça yediğimiz olurdu, ama ceviziçi çok eksik çıkarsa, tartarlardı giden içleri, paramızdan kesilirdi. hele taze cevizin kokusu. ellerimiz boya olurdu ve parmaklarımızda çatlaklar
annemle: çoçukken onunla birlikte pamuk- tütün tarlalarına gidip onun parasına yardımcı olduğumu hatırlıyorum, ama doğrudan kendim gitmedim. sonra annnem dokuma tezgahlarında çalışırken de arada gittiğim oldu,
o bizim okumamızı, okulla ilgilenmemizi isterdi.
kümes hayvanlarıyla da ilişkimiz oldu bir ara, kazım enişte satışlarını yapıyordu, ben benimkileri etinden ve yumurtasından yararlanacak şekilde bakmıştım. o seçip tavukları - yani civcivken- vermeye çalışırdı. benim satın aldıklarım da çokluk denizli horozu çıkmıştı da çok gülmüştük. "iyi seçememiş" diye. o horoz satışından daha çok para kazanırdı. onun için tavuk çıkacak civcivleri satmaya çalışırdı. o horozları öttürmek için çocuklarla ne uğraşırdık. erken öttürmek için, ötmeyen horoz satılamazdı da. bir ara onlar ciddi bir şekilde ilgilenmişlerdi, kümes teşkilatları filan olmuştu. benim şimdi kümes hayvanlarıyla ilişkim eti, yumurtası, kaz tüyü yastık ve monttan ibarettir.
ben o sıralarda sokaklarda çok oyun oynadım. hatta benim için "bu okursa kaplumbağalarda okur" diye laf türetmişlerdi. sokaklarda çember çevirip, mahalle arkadaşlarımla "kazık" oynardım. kazık oyunu: yumuşak çamurlaşmış toprakların üzerine bir sürü çocuk elimizdeki kazıklarımızı fırlatır, diğerlerini devirmeye çalışırdık. başarı kaç kazık devirdiğinle ölçülürdü. bir atışta birkaç kazık devirmek büyük başarıydı. top, seksek, ip atlamalar, bebek oyunları, evcilikler oynadığımda oldu tabii. bebeklerime elbise tasarımlarım olurdu. uzay oyunlarım. bahçe sulanan su arklarında kağıttan kayıklar yüzdürüp, çam kabuklarından tekneler yapardık. küçük tahtaları kullanarak makaradan tekerlekleri olan bir kamyon yaptığımı anımsıyorum. kendi başıma. sapanla kuş avcılığını sevmedim, kıntış amca nar vermediği zamanlar bahçesindeki ağaçların narlarını hedef almak daha güzeldi. bir ara iyi nar kırıyorduk. "kuş uçtu gitti, taş nara değidi, ne yapalım" mahallede kuş avcılığının yasaklanma gereği oldu bir ara. ben teyzeoğlunun yaptığı gibi salyangozlara da zarar vermedim. onlardan uçurtma için tutkal üretmeye kalkmışlardı da. biz uçurtmalarımızı iplerle bağladık hep. küçük çocukluk anıları.
sülfülecilik: suluköprünün ilersindeki bir terziye diktiği pantalonların, gömleklerin sülfülelerini yapıp harçlık çıkarırdık. o zaman bu iş çok önemliydi. şimdiki gibi sülfüle makinaları yoktu ve elde yapılırdı. kumaşta potluk olmaması gerekirdi. parmaklarımızda çok iğne deliği olduda iyileşti.
tezgahtarlık: orta sondan sonra liseye giderken 2 yıl yazları kaleiçinde ali abilerin işyerinde tezgahtarlık yaptım. 2-3 katlı bir yerdi. çevreden başka tezgahtar arkadaşlar vardı, ben yaz çalışanı olduğum için zamanımız daha azdı, arada onlarla iletişimlerimiz olurdu, o sıralarda onlarla bir incik boncuk satıcısı arkadaştan bir şeyler almıştık. ben kendime küçücük yanında iki minik kırmızı taşı olan açık bir kalp almıştım, hala durur. daha çok bayan reyonuyla ilgilendim, düzenliydim çok, herşeyi raflara dizip, kazakları çok güzel bir şekilde kat yerlerinden dürüp kaldırmak gerekirdi. sonraki yıllarda sırtımdan çıkardıklarımı fırlatıp atma, oraya buraya tıkıştırma alışkanlığımın temelinde bu iş vardı sanırım. hele bir sürü kazağı bluzü açtırıp hiç almadan giden olursa, bazen insana hakaret edilmiş gibi filan gelir hani. bazen tabii. hatta oradan anneme bir şemsiye almıştım da hala kullanır, haftalığımla. geçen gün söyleniyordu, eskimiş tutukluk yapıyormuş, tamir ettirseymiş filan diye.
avukat yanında sekreterlik: sanırım lise son sınıfta bir yaz belki 2 yaz, annemin dişçinin yanında çalıştığı işhanında onların karşısında avukat çetin abi vardı, çetin şahan ve yardımcısı erdal. onlarla çalıştım. noter işlerini, büroda gelenleri, dosya düzenlemelerini yazışmaları ve ilgilenirdim. adliye işlerini daha çok erdal yapardı, ben geçici işçiydim zaten. o sıralarda muğlada yatılıdan arkadaşlarımın etkisiyle de denizli halkevine gitme alışkanlığım oldu. akşamüstleri, hafta sonları bazen. hatta annemin çalıştığı süleyman abiye bir polis gidip hemşiresinin kızının halkevine gittiğini söylemiş, beni kötü yerlere gitmemek konusunda uyarmışlardı. halkevinden bir kaç arkadaşım olmuştu. özellikle biriyle birlikte sınava hazırlanmıştık, seminerler olmuştu. acıpayamlı hamdi diye sevdiğim bir arkadaşım da vardı orada. üniversite sınav sonucu geldiğinde erdal ben büroya gelmeden önce zarfı açmış, beni kutlayarak karşılamıştı, "kutlarım gazeteciliği kazanmışsın" diye. nasıl kızmıştım. söylenmiştim. "ben kendim açmak isterdim, sen niye açtın" diye. sonra düzelmiştik tabi.
hatta erdal sonradan, benim oradan/halkevinden tanıştığım arkadaşlarımdan biriyle evlenmişti. çocukları filan da olmuştu da, çok uzun zamandır haberim yok. çetin abi gerçekten çok iyi biriydi. bir sürü şey öğrenmiştim ondan. onun da üniversitede denizlerle çayanlarla ilişkisi olmuştu. sonraları ben denizliye gittikçe görüşmüştük, hatta enver hapise girdiğinde ilk avukatlık görüşmelerini çetin abi yapmıştı. izmire gelip cezaevinde görüşmüştü bir iki, o sıralar sıkıyönetim mahkemesi vardı, saatlerce sıra beklenip, gece yarıları kaldıkları oldu. otelde filan kaldı sanırım. sonra kendisinin denizliden gelip ilgilenmesinin çok masraflı olacağı için, izmirden bir avukat bulunmasının daha iyi olacağını söylemişti. çok uzun zamandır haberleşmedik.
dev-genç ve devrimci yol dergi- gazete-kitap satıcılığı: gazetecilikte okurken çeşitli yerlerde, baraka kantinde, masalarda, sokaklarda, mitinglerde, kemeraltında, okulda dergi- gazete- kitap sattık. o yıllarda paralarımızı arkadaşlarımızla ortak harcardık.
dünya ve bulvar gazetelerinde stajyer muhabirlik: son 2 yılımda gazetecilikte derslere sürekli girdim. önceki yıllarda yapı daha farklıydı. onları başka bölümlerde anlatacağız. yani 12 eylül öncesiyle sonrasındaki yapı farklıydı. o zamanlar da derslere giriyordum. arkadaşlarla bahçede fotoğrafçılık dersinde çekimlerimiz filan var. hızlı daktilo yazmayı öğrendim. çetin abinin yanında biraz öğrenmiştim zaten. bilge umar, şadan gökovalı, ibrahim armağan, başka hocalarımız. bir hocamız bazen 2 tane siyam kedisiyle gelirdi. ghıyo sonradan basın yayın oldu. son yıl sanırım.
ilk yıllar türey köse ile hayli yakındık, sonra fraksiyonlarımız başkaydı, arkadaşlarımız başka. onun kız kardeşi kazadan ölmüştü sonra, o zaman da yakınlaşmıştık. hatta onunla birlikte, cumhuriyet gazetesine gittik. muhabir olmak için. sanırım o sıralarda hikmet çetinkaya vardı izmir büro şefi. 3 ay parasız deneme yapacaklarını, beğenirlerse alacaklarını söyledi, ben de yurtlarda filan kaldığımı en azından yol ve yiyecek paramın gerekli olduğunu söyledim. işe yeni alacakları kişiler için öyle politikalarının olmadığını söylemişti. satajyerin çalışmasına göre bazen 3 ay bitmeden önce de para verilebiliyormuş ama. tabi ben gitmedim. sonradan türey gitmiş, ne kadar deneme çalıştı bilmiyorum, kabul edilmişti ve sanırım hala çalışıyor. ankarada diye duydum.
yine cumhuriyette olan asuman da derslere giriyordu o sıralar. daha girmemişti. sezai güven adındaki bir hocamız, gazetecilik derslerine geliyordu. benim de gazetecilikte kalmamı istedi. gazetecilik yapmamı yani. onun desteği ve referansıyla dünya ve bulvar gazetelerinde stajyer muhabir olarak çalıştım. hangisinin önce olduğunu tam çıkaramıyorum. yakın zamanlardı. dünya gazetesinde yener süsoy vardı, bir de nuray-adalet diye anımsadığım deneyimli bir gazeteci arkadaş. başka arkadaşlar da vardı.
bulvar gazetesinde de, o sırada izmir genel yayın yönetmeni çetin erel di. tercüman filan, bir kaç gazete birlikteydi, çetin abi hepsinden sorumluydu. sezai hoca beni çetin erele yollamıştı. onunla ilk konuşmaya enverle birlikte gitmiştik. beni bulvar ekibine yönlendirmişti, bulvarda çalıştım. sonradan okuldan başka stajyerlerde gelmişti. geçende birlikte çekildiğimiz foto buldum. yazı işlerinde, sonradan sanırım basın yayında hocalık da yapan oğuzhan kavaklı vardı. oğuzhan abi stajyerlerle ilgiliydi hep, çok yoğun çalışan birisi olarak anımsıyorum. kendisiyle çalışanları bir yemeğe götürmüştü, fotoğrafımızı görünce anımsadım. şimdi basın yayında çalışıyormuş hala diye duydum. ünal tümün de sorumlu kişilerdendi. erdal göndem vardı, fotoğrafçı baskılarımızı yapıyordu çokluk. bir tane daha fotoğrafçımız vardı. o daha babacan duruşluydu. ikisi atışıp kavga filan ederlerdi hep. spor muhabiri can beyazkartal vardı. dışardan stajyer asuman adlı arkadaşımız vardı. babası gazeteci olduğu için çetin erel destekli gelmişti o da. onun annesiyle filan da tanışmıştık. sonra gazetecilikte, benden 1-2 yıl sonra öğrencilikleri başlayan, ömer murat kemaneci ile nahide de geldiler. tanışmıyorduk. onlar okula girdiğinde ben 3. sınıf filandım sanırım. sonra sanırım çetin abi ayrılınca mı ne bazı sorunlar oldu, benle ilgili de sorun oldu, tartışmalar filan, oradaki bazı kişiler sezai hocayı sevmediklerini belli etmişlerdi. benim de sol guruplarla olan ilişkim duyulunca bazı kişiler kabullenemediler. biz asumanla ayrıldık sanırım, yoksa o devam etmişmiydi tam anımsamıyorum. bir süre çalıştım bulvar ve dünya gazetelerinde.
paramızı alıyorduk tabi. dünya gazetesindeki ilk paramla bir sürü kitap ve envere kazak almıştım. sonradan kazağımı vermedim ona. kendim giyiyorum bazen.
bunlardan önce mi sonra mı çıkaramıyorum ama, o sıralarda denizlide de bir gazetecilik olayım oldu. yerel denizli gazetelerinden birisinin şefi annemlerle mi çetin abiyle mi ne haber yollamış, konuşmak için, gazetede çalışmak için. çınar meydanında bir binada. gittim tabii. şefin gelmesini beklerken vakit geçti. tam adam işten geldi, muhabire gereksinim varmış zaten, heryere kendisi koşturmak zorundaymış diye. daha merhabalaşıp konuşurken, bürosuna geçmemiştik daha ayaktayız, benim teyzeoğlu adem geldi. aynı yaşlardayızdır. adem, kenan, ben, aramızda canserle 1 yaş var, o bazen ablaymış gibi davranır bizi sinirlendirirdi. adem köyden/ acıpayam- akalandan gelmiş, annemin işyerine uğramış. benim gazetede çalışmak için konuşmaya geldiğimi duyunca, bi koşu bakmaya gelmiş, napıyoz diye... adam "ben size sonra haber vereyim" dedi, hala bekliyorum haber vermesini.
çıkınca biz ademle bir kavga. merdivenden inerken, sokaklarda. yazık o zaman kalmadan köye geri gitmişti sanırım, sadika teyzem anneme niye kavga ettiğimizi sormuşmuş. adem beni bir kere köylerinde eşeklerine bindirmişti, ne olduğunu anlamadan eşek koşmaya başlamıştı, ne dur ne çüş anlamıyordu, semeri de yoktu, evlerinin önündeki toprak yoldan koşuyordu, ben, herkes bağırışıyordu, çocuk koşa koşa kanter içinde ben düşmeden eşeği durdurmuştu. çocukluk arkadaşıyız.
geçen aylarda agos ta yazmak için de girişimde bulunmuştum. o da arada kaynadı gitti.
istanbulda milli eğitimde resim öğretmenliği: basın yayını bitirdiğimde gazetecilik yapmıyordum. yukardaki deneyimlerim öğrenciliğim sırasındaydı. okul bitince içinde kaldığım boşluk duygusuna karşı, enver resim konusunda çalışmam için desteklemişti. resim heykel müzesine resim kursu almak için gitmiştim. yetenek sınavlarına hazırlananlara kurslarının olduğunu söylemişlerdi. girememiştim. o sırada resim bölümünde biraz okuyup resim öğrensem konusu oldu. üniversite sınavlarına girdim. 2 aşamalıydı o zaman sınavlar. sonra yetenek sınavı, annem öğretmenliğe başvurmamı istemişti de, yalnız buca eğitime başvurmuştum. üst kattaki koridorun en sonundaki büyük atölyede sınava girmiştim. bilal hoca umur filan vardı gözetmen olarak. sınavdan çıkarken isimlerimizin olduğu köşeyi kıvırıp yapıştırmak gerekiyordu, herkes tutkal sürülen çubuğu beklerken, ben oradaki karton parçalarından biriyle tutkala banıp kapatmıştım. bilal onu konu etmişti. hoşuna gitmişti. sınavdan önceki gün ablamlarda enverin iki çizimini yapmıştım. kurs almamıştım ama sınavda o sınıftaki en iyi resimlerdendi. atanurunki çok iyiydi. onun çalışması daha akademik yapılıydı. epey kurs almışlarmış. benimki naif bir havadaydı. müstahdemlerden birini çizmiştik. akademik değildi ama, çok naif, çok sıcak ve adama çok benzeyen bir çizimdi.
okul anılarını başka bölümde yazalım.
okul bitince öğretmenlik sınavını kazandık, başvurular sırasında, biz o sırada 339 sokaktaki türkan ablaların karşısındaki yunanistanlı bir ailenin küçük evinde kiracı olarak kalıyorduk. mahalledeki gençlerle arkadaşlıklarımız oluyordu, ailelerini filan tanıyorduk, selamlaşıyorduk. birisi ankarada bir tanıdıklarına gitmemizi söyledi, tayinimi izmire çıkarmak için. başvuru sırasında ankaraya gittiğimizde konuşmuştuk. depo tayin, istanbul kuştepe lisesine çıkmış. eh, i si tutmuştu hiç olmazsa. istanbula ilk gidişimi sonra yazmalıyım.
kuştepede göreve başladım. oradan tayinim sarıyerde özdemir sabancı emirgan orta okuluna çıktı.
o sırada okuldaki yüksek lisans sınavını kazanmıştım, çok kişi benim alınmamı istiyordu zaten. çalışmalarım çok iyiydi. fotoğraflarını picasaya koyuyorum. ortaokuldan liseden çizimler bile var aralarında. çoğu işimi, defterlerimi akrobatla kaydetmişim o yüzden koyamıyorum.
istanbul izmir arasında gidip gelerek 2 yıla yakın bir süre geçirdik. yüksek lisans derslerime giriyordum, gece yolculukları yaptım genellikle, sabah dersime giriyordum doğrudan. okuldaki arş gör. sınavına girdim.
deu.buca eğitim fakültesi, resim- iş bölümü araştırma görevliliği: sınavda, fahri sümer, ibrahim bozkuş, yaşar sami gökgöz vardı. yaşarın öğrencisi -safiydi sanırım- bir çocuğu almak için bastırmış ama, fahri bey, onlar umurla, bilalle de benim alınmamla ilgili konuşuyorlardı. benim alınmamı istemiş. bozkuş yaşarla kötü oldukları için, ona katlanamadığını bir de öğrencisi olunca hiç katlanamayacağını söyleyip oyunu bana vermişmiş. çok sorunlu zamanlar yaşadık. zamanla onları yazacağım. ama iş üretmeye çalıştım bir yandan. işimle ilgili çalışmalarımla ilgili olarak, fahri sümere, umur türkere ve bilal erdoğana minnettar kalmışımdır. sanatsal destekleri çok oldu. özellikle çağdaş sanatlarda umurla bilal çok etkili oldular. fahri hocanın daha gelenekçi bir süreci vardı. o zamanlara ilişkin anıları da başka bölümlere bırakalım.
deu.buca eğitim fakültesi, resim-iş bölümü yardımcı doçentlik: arş görlükten yard doçluğa geçiş sorunlu oldu. bir takım kişiler istemiyordu. ingilizce sınavı oldu. orda kadim öztürkün desteğini anımsıyorum. benim çevirim iyiydi, konuşma sorunum vardı, hala var. hatta daha önce doktoraya girerken sınavda, amerikada 5 yıl kalıp yüksek lisans yapmış seramikçi bir arkadaştan daha yüksek not almıştım. aylindi adı, ve nesrin vardı bir de doktorada. nasılsa sınavla ilgili pürüz yaratılmak istenmişmiş, jüride olan kadim bey olayla doğrudan ilgilenip, daha kötü çeviri yapanların bile sınavı geçtiklerini söylemişti, sınavda bırakılmamı önledi.
jüride fahri sümer filan vardı, sonra onu ve bir başkasını iptal etmişler, yeni jüri kurmuşlar, jüridekilerin hepside grafik hocası oldu, benim alanım resim. umurla bilalin arkadaşı atilla atar vardı bir bilinen. onla konuştuk, dosyamı gönderirken. ben de konuştum kantinin yanındaki telefondan, umur da.
sınavlardan, jürilerden daha önce bölümün önündeki küçük kantinde ilhami beyin hocasımı arkadaşımı ne gelmişmiş, duvar kenarında küçük bir masaya çekilmişler hocalarla filan konuşuyorlardı, onlar bir ara beni de yanlarına çağırmışlardı. biraz konuşmuştuk. o olayla ilgili şüphem var şimdi. beni özellikle çağırmışlardı. sonra benim ilk jüri değişince o kişiyi de koymuşlarmış, adını unuttum şimdi, ilhami bey bir kaç kere arkadaşını arayıp dosyamı geçirmesi için konuşabileceğini, hatta benim telefon edip konuşmamı söylemişti, ben konuşmadım diye bozulmuşlardı. ona, dosyama bakabileceklerini, kendisinin arkadaşı olduğunu isterse kendisinin konuşabileceğini söylemiştim. ya benim güzel bir çalışma dosyam vardı, resimlerim kabul ediliyordu hep, bir sürü jürili sergiye ansiklopediye girmiştim, gönderdiğim dialarla unesco-ashberg bursuna başvurulabilir bulmuşlardı işlerimi- 15 kişiden filan oluşan dünyanın her yerinden jürileri vardı. yazışmalarımız duruyor halen, florance diye bir bayan anımsıyorum benim için onunla bir telefon konuşması bile yapılmıştı. 2000li yılların genç sanatçıları programına seçilmiştim. beral madra, halil akdeniz, bilal erdoğan, daha bir iki kişi daha vardı jüride. o zaman bile benim dosyam bakılırken daha başlarken hepsinin kabulu olmuşmuş, bilal öyle demişti. daha dosyanın hepsine bakmadan, tartışmadan kabullenilmişti diye. o halde bile benim mesleğe girişimi torpille yaptırdıklarını dayatma ihtiyacı duyuyorlardı insanlar. şüphesi olanlar ürettiğimiz işlere, çizimlere, yazılara bakabilir gene de. yavaş yavaş yapılan işleri siteye yüklüyorum. akrobat kayıtlarını koyma şeklini bulsam çoğu hemen görülebilir.
oyçokluğuyla yardımcı doçentlik görevime başlamıştım.
aktif öğrenmeye yatkın, kavramsal işlerin üzerinde yükselen bir çalışma yapısı oluşturmaya çalıştım. yalnızca iş ve sanat üretmeyle ilgili sorunları yaşamadığım için, çok zor zamanlarım oldu. ama çok iyi ve nitelikli yaşantılar çalışmalar ürettiğimiz zamanlarımız, öğrenci dostlarımız da oldu. bizim, yaptığımız işlerin düzeyini düşürmek için herşekilde çaba harcayanlara karşı; samimi destek olan, yeni şeyler üretmek araştırmak gayretlerimize katkıda bulunanlara, bizi hizaya getirmek yerine olduğumuz gibi özgür bir şekilde kabullenenlere teşekkürler.
emeklilik: üniversitedeki görevimden emekli oldum, ama sanattan emekli olmadım. 12 ocak 2008 de 20 yıllık eğitimci sürecim dolmuş, başvurumu yaptım, personeldekiler iyi niyetli bir tutumla, ve sekreter lütfi bey dönem finali sınavlarımı başladığı gün olan 14 ocak gününe koyarak 15indeki maaşımı almam için 16 ocakta emeklilik işlemlerimi başlattılar. emekli sandığının işlemlerini bekleyeceğiz artık. maaşımız ve ikramiyemiz ne kadar olur bilmiyorum. 25-30 civarı diye birşey duydum. bucadaki evimi satıp annemin isteği üzere bir kaç yıl için bornova yada karşıyakada bir ev alıp oraya geçmeyi, farkı ödeyebileceğimiz kadar olacak tabi, arabayı değiştirmeye paramız kalırmı bilmem, olmazsa toplatıp boyatacağız. aslında 5 milyar kadarını gezip dolaşmak için harcamak istiyorum. kediciğimi alıp bir süre çekip biryerlere gidip gezip dolaşıp gelmek ve sonra yeni çalışmalar için.
ve internetteki bu yazı sürecimi başlattım. başlıkta belirttiğim gibi, öğrencilerden ve yaşama zorluğu içindeki kişilerden hiç bir ücret beklentimiz yok, ama ben burada bir sürü şey yazıyorum. çok kişi benim yazdıklarımı öğrenmek için ne fedalar ettiler. dünyanın bir sürü yerindeki bir sürü yerde bunlardan yararlananlar var, kurumlar vs. paralarını yatırmalarını bekliyorum. yoksa zamanı gelince deşifre ederim.
ayrıca, bugünüme kadar, yukarda yazdıklarımın dışında hiçbir iş hayatım olmadı. evli olduğum sürece eşimin parasını da kullandık tabi. onun yunanistan gönderilen paraları oluyordu, bir de çalıştığı zamanki paraları. benim maaşımla birlikte kullanıyorduk. annemin desteği oldu. biz ona o bize destek oldu hep. çocukken bayram, ramazan, kurban paralarımız olurdu, arada sevdiğimiz öğretmenlerimiz yatılıda filan destek oldu, sıkışık zamanlarda, biz de öğrencilerimize destek olduk. enver hapse girince arkadaşım aysel gelmişti, ihtiyacım olur diye bugünün 100 bin ytlsi gibi bir para bırakmıştı. istemesem de, ihtiyacım olmadığını söylesem de bırakmıştı. yatılıdayken aileden dayımlar ablamlar gibi arada harçlık verenler oldu. babamdan nafaka almıştık üniversiteye girene kadar. başka herhangi bir para yok hayatımızda.
hiçbir zaman herhangi bir şekilde, paralı ya da gönüllü, askeriye, polis, istihbarat gibi kurumlarda çalışmadım. bu kurumlara ait hiç kimseyle öyle bir ilişkim olmadı. benim bilgim, bilincim ve istencim dahilinde böyle birşey olmadı. denizlide bir ara polderli bir komşumuz vardı. 38 yaşında emekli olmak zorunda kalmıştı. kaç kere ölümden dönmüşmüş, faşistler tarafından. eğitim bilimlerinde derse girerken bir kaç asker, polis öğrencimiz oldu, sınıfta biliniyorlardı zaten. mit vs gibi herhangi bir istihbarat ilişkim hiç olmadı. bulunduğum ortamlarda, okulda filan bazen insanların, hocaların filan konuşurken, esprilerle "teşkilatız, teşkilattanız" gibi konular geçtiğini hatırlıyorum ama neye, nereye gönderme yaptıklarını kendileri bilmiştir herhalde.
benim devletle olan bütün ilişkim milli eğitimde ve üniversitedeki resim öğretmenliğimle olmuştur. tamamen sivil bir sanatçı olarak yaşam sürdüm. halktan birisi olarak. çocuğu askere gidip gelen tanıdıklarımız, yakınlarımız oldu. bazen konu olduğunda espriyle "ben kendi kendimin ajanıyım", "kedilerimin yaşam ajanıyım", "tombiş toraman sokaktaki kedileri örgütlemek için ajanlık yapıyor" gibi espri yaptığımız oldu.
hatta ingilterede de kendi kendisinin ajanı olduğunu söyleyen bir arkadaşım olmuştu da, o sırada tuhaf bir durum da olmuştu.
resmi ya da sivil hiç bir yere ait askeri, polis, istihbarat ilişkim olmadı, para da almadım. aksini iddia eden varsa konuşsun. bu sayfada yazdıklarıma ödeyecekleri para maaş sayılmaz. herkese açık yazıyorum. kitap basılsaydı da para verip okuyacaklardı. sayfamda yazdıklarımdan çeşitli şekillerde yararlanan, durumu uygun olan herkesin yani, kişi ve kurum kendilerini temsil edecek ücreti yatırmalarını bekliyorum.
annem annem
"annem annem
karanlık yürekler gördüm
annem annem"
şairi unutmuşum .
nafaka sorunuyla ilgili icracı ali abilere giderken elimden tutmuştu, ablam büyük olduğu için bir yere giderken yoldaş olarak yanında beni götürürdü. elele gidiyorduk, yağmur çiseliyordu. bana bakıp "saçlarında yağmurlar yağmur damlaları parlıyor, çok güzel"
bu bölüme yazacaklarım,
hiç bir annenin çocuklarına zarar vermek için kullanılmaması içindir. hiç bir anne hiç kimse bu kadar esir edilmemelidir. cehaletin extra zaaflarla desteklenerek kötülüklerle elde edilecek hiç bir şey hiç kimseye fayda getirmez. hiç kimse anneleri kötü şekillerde kullanarak kazanımlar elde etmeyi kendilerine yakıştıracak kadar onursuzlaştırılmamalıdır da.
karanlık yürekler gördüm
annem annem"
şairi unutmuşum .
nafaka sorunuyla ilgili icracı ali abilere giderken elimden tutmuştu, ablam büyük olduğu için bir yere giderken yoldaş olarak yanında beni götürürdü. elele gidiyorduk, yağmur çiseliyordu. bana bakıp "saçlarında yağmurlar yağmur damlaları parlıyor, çok güzel"
bu bölüme yazacaklarım,
hiç bir annenin çocuklarına zarar vermek için kullanılmaması içindir. hiç bir anne hiç kimse bu kadar esir edilmemelidir. cehaletin extra zaaflarla desteklenerek kötülüklerle elde edilecek hiç bir şey hiç kimseye fayda getirmez. hiç kimse anneleri kötü şekillerde kullanarak kazanımlar elde etmeyi kendilerine yakıştıracak kadar onursuzlaştırılmamalıdır da.