yani mazide karadul yapma istekleri sorunu da olmuş.
hatta romanın esas kadını geçtiğimiz yaz aylarında yaşadığı evde gerçek bir karadul örümceğiyle birlikte yaşayınca, sanırım öyleydi
tabi konu çok çapraşık bir durumda gelişmiş,
bir süre konunun içine çeçenler de dahil olmuş, adları geçmiş yani
gemi baskınları, tiyatro, okul baskınları vs.
bir ara bazı öğrenciler bile bıyık altından sırıtıp, "hocam sizi karadul yapmak istiyorlarmışşş"
sanırım şimdi o konunun eskisi kadar etkisi kalmadı
devm edecek
Çarşamba, Aralık 26, 2007
kod adı şeyhmus
yurtlardaki kürt arkadaşım sonra.
onunla ayışığında dolaşıyorduk, kısa bir süre de olsa hoş'tu.
masa tenisi oynarken tanışmıştık.
biz ghyocular, büyük olasılıkla zeki, suat, abdullah, ben
yurtta kalanlar yani
bir akşam pinpon oynayacağımız tuttu.
silahların gölgesinden
raketlere koştuk.
1. ya da 2. yurda, büyük olasılıkla 1. yurttu.
burası diğer fraksiyonların kaldığı yurttu, kürt gurupları vardı
biz bağıra çağıra masa tenisi oynuyorduk
şimdi düşünüyorumda gerçekten hoştuk.
ben de hoştum ya
diğer masalarda oynayanlar bizimle ilgilenmeye
biz yenip yenildikçe bozuşmalara başlamıştık
bir ara dörtlü, bir ara sırayla oynuyorduk
gülüşmeler,
bağırışlar, çığırışlar, hile yaptınlar
sanki
iyi oynuyor gibiydim
diğer masadaki guruptan birisi bize yaklaştı,
diğerleri de bizi izliyorlardı
gülümseyip, biraz çekingen ama kararlı
ne olursa olsun dercesine
benimle oynamak istedi
bizimkiler yorulduklarını söyleyip kantine geçtiler
sonra nereye gittiler bilmiyorum
biz oynadık
sanki beni daha önce görmüşmüş
merhabalaşmışız
hoş birisiydi dağların sessizliği
direnci, farklı bir güven yansıtıyordu
evet, ışıl ışıl özgüven
onu kaldığı odadan çağırıp/alıp geziyorduk
arkadaşları özellikle benim onun yanına gitmemi istiyorlardı
bir keresinde onu almaya gittiğimde odada yalnızdı
tuhaf bir ısrarla birlikte pencereden bakmıştık...
bizi böyle görenlerin birbirimize ait olduğumuzu
benim ona ait olduğumu
herkesin bileceğini söyledi
bazen geleceğe ait şeyler de söylüyordu
dışarısı kalabalıktı
orda o sırada gerçekten çok ciddi şeyler konuştuk.
bir süre sonra dışarda yürüdük.
biz birlikte gezerken bir arkadaşı bazen iki, çevremizde bizi izliyordu hep.
ne konuştuğumuza kulak misafiri olmaya çalışılıyordu.
bazen küçük bir gurup kıyıda anımsıyorum.
bu kadar gülmesine konuşmasına şaşıyorlardı.
bir defasında, "beni tanıdıktan sonra kürtlerle türklerin kardeşliğine inandığını" tabi ionlardan da haberdardı
bende "şimdilik arkadaş olsunlarda sonra kardeşlik"
deyince, nasıl gülmüştü.
gözleri ışıl ışıl dişleri ışıl ışıldı.
adı da,
şehmuz'muydu ne.
"şehleri muz mu ediyosun"
gibi birşeyler anımsıyorum
çok gülmüştü
benim için kürtçe güleyli bir şarkı söylemişti
sonra başkası için söylemem deyip
bir iki dizesini türkçe söylemişti
ikimiz ona bana ve geleceğe dair
içinde olduğumuz siyasi guruplara dair konuştuk
(o ayrıntıları sonra yazılacak)
benimle birlikte olmak istedi
pervasız sarılıyordu
-yurt bahçesinde
sonra birileri gelmişti, dev yolculara haber verilmiş
o başka bir guruptandı
bir kavga, bir olay
bir sürü kişi toplanmıştı.
50-100-300-500 belki daha fazla kişi
ben "siz ne karışıyorsunuz bu bizim sorunumuz" deyince
kızıp, beni bir iki kızla birlikte yurda yollamışlardı
5. yurtta mı ne kalıyordum
bağırışlar
gidemiyordum
dönüyordum
kovalıyorlardı beni. çok üzülmüştüm
alt tarafı bir aşktı be
yaşansa ne olurdu ki
sonraki günlerde bir arkadaşı
"senin üzülmeni istemiyor gidecek sonra gelecek" demişti
uzaktan görmüştük birbirimizi
"duruşumu çok sevdiğini"
devm edck
onunla ayışığında dolaşıyorduk, kısa bir süre de olsa hoş'tu.
masa tenisi oynarken tanışmıştık.
biz ghyocular, büyük olasılıkla zeki, suat, abdullah, ben
yurtta kalanlar yani
bir akşam pinpon oynayacağımız tuttu.
silahların gölgesinden
raketlere koştuk.
1. ya da 2. yurda, büyük olasılıkla 1. yurttu.
burası diğer fraksiyonların kaldığı yurttu, kürt gurupları vardı
biz bağıra çağıra masa tenisi oynuyorduk
şimdi düşünüyorumda gerçekten hoştuk.
ben de hoştum ya
diğer masalarda oynayanlar bizimle ilgilenmeye
biz yenip yenildikçe bozuşmalara başlamıştık
bir ara dörtlü, bir ara sırayla oynuyorduk
gülüşmeler,
bağırışlar, çığırışlar, hile yaptınlar
sanki
iyi oynuyor gibiydim
diğer masadaki guruptan birisi bize yaklaştı,
diğerleri de bizi izliyorlardı
gülümseyip, biraz çekingen ama kararlı
ne olursa olsun dercesine
benimle oynamak istedi
bizimkiler yorulduklarını söyleyip kantine geçtiler
sonra nereye gittiler bilmiyorum
biz oynadık
sanki beni daha önce görmüşmüş
merhabalaşmışız
hoş birisiydi dağların sessizliği
direnci, farklı bir güven yansıtıyordu
evet, ışıl ışıl özgüven
onu kaldığı odadan çağırıp/alıp geziyorduk
arkadaşları özellikle benim onun yanına gitmemi istiyorlardı
bir keresinde onu almaya gittiğimde odada yalnızdı
tuhaf bir ısrarla birlikte pencereden bakmıştık...
bizi böyle görenlerin birbirimize ait olduğumuzu
benim ona ait olduğumu
herkesin bileceğini söyledi
bazen geleceğe ait şeyler de söylüyordu
dışarısı kalabalıktı
orda o sırada gerçekten çok ciddi şeyler konuştuk.
bir süre sonra dışarda yürüdük.
biz birlikte gezerken bir arkadaşı bazen iki, çevremizde bizi izliyordu hep.
ne konuştuğumuza kulak misafiri olmaya çalışılıyordu.
bazen küçük bir gurup kıyıda anımsıyorum.
bu kadar gülmesine konuşmasına şaşıyorlardı.
bir defasında, "beni tanıdıktan sonra kürtlerle türklerin kardeşliğine inandığını" tabi ionlardan da haberdardı
bende "şimdilik arkadaş olsunlarda sonra kardeşlik"
deyince, nasıl gülmüştü.
gözleri ışıl ışıl dişleri ışıl ışıldı.
adı da,
şehmuz'muydu ne.
"şehleri muz mu ediyosun"
gibi birşeyler anımsıyorum
çok gülmüştü
benim için kürtçe güleyli bir şarkı söylemişti
sonra başkası için söylemem deyip
bir iki dizesini türkçe söylemişti
ikimiz ona bana ve geleceğe dair
içinde olduğumuz siyasi guruplara dair konuştuk
(o ayrıntıları sonra yazılacak)
benimle birlikte olmak istedi
pervasız sarılıyordu
-yurt bahçesinde
sonra birileri gelmişti, dev yolculara haber verilmiş
o başka bir guruptandı
bir kavga, bir olay
bir sürü kişi toplanmıştı.
50-100-300-500 belki daha fazla kişi
ben "siz ne karışıyorsunuz bu bizim sorunumuz" deyince
kızıp, beni bir iki kızla birlikte yurda yollamışlardı
5. yurtta mı ne kalıyordum
bağırışlar
gidemiyordum
dönüyordum
kovalıyorlardı beni. çok üzülmüştüm
alt tarafı bir aşktı be
yaşansa ne olurdu ki
sonraki günlerde bir arkadaşı
"senin üzülmeni istemiyor gidecek sonra gelecek" demişti
uzaktan görmüştük birbirimizi
"duruşumu çok sevdiğini"
devm edck
Salı, Aralık 25, 2007
selim martin
selim, izmire geldiğimde üniversiteden ilk tanıştığım
onun kitabevindeki hali, bana kitapları tanıştırışı
neleri nasıl okumalı üzerinde konuşmuştuk
ben bazen rastlantısallıklar üzerinde de duruşum
her zaman statik bir sıra olmayabilirdi
biraz şaşırmıştı, felsefi bir yaklaşımdı bu
çok yakışıklıydı
birlikte çay içtik
yaşam üzerine tartıştık
arada bir kitap yığınlarının arasında dolaşıp
yeniden yeniden kitaplara
okunulanların insana vereceği güç
direnme gücü
yorumlama
yaşam üretme
gözleri çok yeşil ve ışıltılı
20-21 mayıs 2004
selimi üniversiteye ilk geldiğimde tanımıştım.
kitabevinde
ilhan demişti muğladayken
"git oraya diye
ilk gittiğimde karşılaştık, bir de kısa boylu birisi vardı
selim basın yayındandı benimle ilgilendi. çay içtik
kitaplar, okul üzerine konuşmuştuk.
bir iki kere daha orada gördüm
okulda gördüm.
ilk karşılaşmamızdaki ciddiyeti
nasıl ilgilenmişti benimle
oysa o da kitabevine öylesine gelmişti (!)
sonra benim "özgürlük" tutkumu öğrenmişti.
geçenlerde bir arkadaş iki çocuğuna da özgür adını
onun kitabevindeki hali, bana kitapları tanıştırışı
neleri nasıl okumalı üzerinde konuşmuştuk
ben bazen rastlantısallıklar üzerinde de duruşum
her zaman statik bir sıra olmayabilirdi
biraz şaşırmıştı, felsefi bir yaklaşımdı bu
çok yakışıklıydı
birlikte çay içtik
yaşam üzerine tartıştık
arada bir kitap yığınlarının arasında dolaşıp
yeniden yeniden kitaplara
okunulanların insana vereceği güç
direnme gücü
yorumlama
yaşam üretme
gözleri çok yeşil ve ışıltılı
20-21 mayıs 2004
selimi üniversiteye ilk geldiğimde tanımıştım.
kitabevinde
ilhan demişti muğladayken
"git oraya diye
ilk gittiğimde karşılaştık, bir de kısa boylu birisi vardı
selim basın yayındandı benimle ilgilendi. çay içtik
kitaplar, okul üzerine konuşmuştuk.
bir iki kere daha orada gördüm
okulda gördüm.
ilk karşılaşmamızdaki ciddiyeti
nasıl ilgilenmişti benimle
oysa o da kitabevine öylesine gelmişti (!)
sonra benim "özgürlük" tutkumu öğrenmişti.
geçenlerde bir arkadaş iki çocuğuna da özgür adını
çok etkilendiğim bir "1 mayıs" anım
sanki bütün taşların yuvarlandığı bir andı.
belki benim için bir sürü şeyi anlamamın ve kavramamın başlangıcı olmuştu.
insanların nasıl değişebileceğini görünce,
bir sürü yalan yanlışları ve aldatmaları
çevreme bir daha bir daha baktım, o olaydan sonra
"ne oluyor" diye
bir gün mehmet fırıncı odasında bir arkadaşla konuşurken ben de katılmıştım.
sarışınca olan araştırma görevlisi arzu, ya da ecmel olabilir yanındaki, tam ayırdedemiyorum. genelde bu iki arkadaşı yanında gördüğüm için.
bana "gel sana da anlatayım" diye, heyecanla anlatmaya başladı
öğrencilerden 1 mayıs afişi asanlar varmışmış
-bu arada son bir kaç yıldır, demokratik platform seçimlerde önde olduğu için sanırım, öğrencilerce kantinlere vs bazı afişler asılmaya başlanmıştı-
güvenlikçiler gelip bir grup öğrencinin 1 mayıs afişi astığını -5-6 tane küçük, ortaboy denebilecek afiş- söylemişler, fırıncı da gitmiş
o sıralarda sol guruplardaki öğrencilerden emrah vardı, onun gurubu asmış afişleri
onlar 5-6 genç, emrahın kız arkadaşı da varmışmış, ikisi de uzunca boylu ve gerçekten dikkat çekici ve hoş görünümlü gençlerdi, ciddi duruşlarında devrimci yapıları görülebiliyordu
güvenlikçilerle afiş tartışması yapılıyormuş
mehmet fırıncı da katılmış tartışmaya, emrahla tartışmaya başlamışlar
öğrencilerin afişleri indirmelerini istiyorlarmışmış, onlar da indirmemek için diretiyorlarmış
bir ara tartışmanın bir yerinde, fırıncı iyice sinirlenmiş ve
ceketini çıkarıp güvenlikçilerden birine vermiş, diğer çevrede olan 10 kadar güvenlikçiye de
"siz karışmayın" demiş, güvenlikçiler arkada duruyorlarmışmış
gömleğinin kollarını erkekçe kıvırmış, gardını almış ve
emrah'a "erkeksen gel" demiş
dövüşecekmiş
tabi gençler iyi dayanmış, fırıncı hocaya saldırmamış
fırıncı -kendi söyledikleridir- "siz devrimci filan değilsiniz, solucansınız, asıl 1 mayısları biz kutladık" vs demiş
heyecanla anlatıyordu, sanırım benden beklemediği bir tepki oldu, ya da o sırada bana öyle geldi
arkadaşlığımız vardı
belki de planlı şeylerdi çoğu
ben ona yanlış yaptığını söylemiştim o sıra
gençler, yanında kız arkadaşı olan bir gence davranışını demokrat birine yakıştıramadıydım
bir de 1 mayısla ilgili bir olay, emekçi olanların saygı duyacakları, duymaları gereken bir gün
hatta ironi de yapmıştım sanırım "aferim tam bir demokrata yakışan davranış" diye
o hala davranışını savunmaya çalışıyordu
sonradan öğrencilerle de konuşmuştum olayı
gerçekten çok kötü bir şeydi
hala o konuda doğru düşündüğüme ve fırıncıya da gençlere de doğru söylediğime inanıyorum
gençlere, 1 mayıs ta, öylesi bir davranış uygunsuzdu
hem fırıncı ülkede yaşanan yasak 1 mayıslarda sanırım viyanadaydı, eşi yanında orada eğitim gördüğünü söylemişti, belki orada katılmıştır
bu beni çok etkileyen olaylardan birisi oldu
hepimiz de bir çocuğun büyümesini görmek gibi, birbirlerimizdeki değişimleri gördük.
arkadaş gördüğümüz kişilerin değişimlerini, tutumlarını
bazıları sonradan yerine oturdu
bazılarımızı sildik hayatımızdan
nelerin karşılığıydı acaba olup bitenler
ben devrimci demokrat öğrencilerle arkadaşça dostça ilişkisi olan bir hoca oldum hep
hatta, onların şenliklerinde hep yerim vardı
onlara
emekli olmadan bir kaç yıl önce zaten okuldan ayrılmak isteğim başlamıştı ve gençlere
"buca eğitimden gittiğimde, "sizleri bucanın en güzel şeyleri" bucadaki en güzel şeyler
buca eğitime dair anımsayacağım en güzel şey
olduklarını söylemiştim
belki benim için bir sürü şeyi anlamamın ve kavramamın başlangıcı olmuştu.
insanların nasıl değişebileceğini görünce,
bir sürü yalan yanlışları ve aldatmaları
çevreme bir daha bir daha baktım, o olaydan sonra
"ne oluyor" diye
bir gün mehmet fırıncı odasında bir arkadaşla konuşurken ben de katılmıştım.
sarışınca olan araştırma görevlisi arzu, ya da ecmel olabilir yanındaki, tam ayırdedemiyorum. genelde bu iki arkadaşı yanında gördüğüm için.
bana "gel sana da anlatayım" diye, heyecanla anlatmaya başladı
öğrencilerden 1 mayıs afişi asanlar varmışmış
-bu arada son bir kaç yıldır, demokratik platform seçimlerde önde olduğu için sanırım, öğrencilerce kantinlere vs bazı afişler asılmaya başlanmıştı-
güvenlikçiler gelip bir grup öğrencinin 1 mayıs afişi astığını -5-6 tane küçük, ortaboy denebilecek afiş- söylemişler, fırıncı da gitmiş
o sıralarda sol guruplardaki öğrencilerden emrah vardı, onun gurubu asmış afişleri
onlar 5-6 genç, emrahın kız arkadaşı da varmışmış, ikisi de uzunca boylu ve gerçekten dikkat çekici ve hoş görünümlü gençlerdi, ciddi duruşlarında devrimci yapıları görülebiliyordu
güvenlikçilerle afiş tartışması yapılıyormuş
mehmet fırıncı da katılmış tartışmaya, emrahla tartışmaya başlamışlar
öğrencilerin afişleri indirmelerini istiyorlarmışmış, onlar da indirmemek için diretiyorlarmış
bir ara tartışmanın bir yerinde, fırıncı iyice sinirlenmiş ve
ceketini çıkarıp güvenlikçilerden birine vermiş, diğer çevrede olan 10 kadar güvenlikçiye de
"siz karışmayın" demiş, güvenlikçiler arkada duruyorlarmışmış
gömleğinin kollarını erkekçe kıvırmış, gardını almış ve
emrah'a "erkeksen gel" demiş
dövüşecekmiş
tabi gençler iyi dayanmış, fırıncı hocaya saldırmamış
fırıncı -kendi söyledikleridir- "siz devrimci filan değilsiniz, solucansınız, asıl 1 mayısları biz kutladık" vs demiş
heyecanla anlatıyordu, sanırım benden beklemediği bir tepki oldu, ya da o sırada bana öyle geldi
arkadaşlığımız vardı
belki de planlı şeylerdi çoğu
ben ona yanlış yaptığını söylemiştim o sıra
gençler, yanında kız arkadaşı olan bir gence davranışını demokrat birine yakıştıramadıydım
bir de 1 mayısla ilgili bir olay, emekçi olanların saygı duyacakları, duymaları gereken bir gün
hatta ironi de yapmıştım sanırım "aferim tam bir demokrata yakışan davranış" diye
o hala davranışını savunmaya çalışıyordu
sonradan öğrencilerle de konuşmuştum olayı
gerçekten çok kötü bir şeydi
hala o konuda doğru düşündüğüme ve fırıncıya da gençlere de doğru söylediğime inanıyorum
gençlere, 1 mayıs ta, öylesi bir davranış uygunsuzdu
hem fırıncı ülkede yaşanan yasak 1 mayıslarda sanırım viyanadaydı, eşi yanında orada eğitim gördüğünü söylemişti, belki orada katılmıştır
bu beni çok etkileyen olaylardan birisi oldu
hepimiz de bir çocuğun büyümesini görmek gibi, birbirlerimizdeki değişimleri gördük.
arkadaş gördüğümüz kişilerin değişimlerini, tutumlarını
bazıları sonradan yerine oturdu
bazılarımızı sildik hayatımızdan
nelerin karşılığıydı acaba olup bitenler
ben devrimci demokrat öğrencilerle arkadaşça dostça ilişkisi olan bir hoca oldum hep
hatta, onların şenliklerinde hep yerim vardı
onlara
emekli olmadan bir kaç yıl önce zaten okuldan ayrılmak isteğim başlamıştı ve gençlere
"buca eğitimden gittiğimde, "sizleri bucanın en güzel şeyleri" bucadaki en güzel şeyler
buca eğitime dair anımsayacağım en güzel şey
olduklarını söylemiştim
deu. sabancı kültür merkezinde resim kursu deneyimi
rektör hocanın sekreteri gülnar hanım telefon etti, kursta görev alıp alamayacağım üzere. sanırım o sırada rektörlük genel sekreteri olan selma da önermiş, rektör yardımcısı sedef hoca da. çok kısa,
özlem asistanım olarak katılıyordu. gülnarın kızı, kalp doktoru özgür, vesile, kısa bir süre sonradan buca eğitime dekan olan ferda, kısa sürelerde bir iki kişi geldi gitti. sürmedi fazla.
vesilenin radyo dokuz eylülün yöneticisi olan arkadaşı bir kaç ziyarete geldi. berhanmıydı adı, bir ara kanadaya gidip gelmişti. bir kere geldiğinde onun yanında savaş uçaklarının resimlerini çeken bir subay vardı. havada fotoğraf çekme teknikleriyle ilgili biraz anlatmıştı sanırım.
öyle fazla ses olmadı kurs kapanıp gitti.
özgür baya dirençle çalışıyordu. hatta kurs kapandıktan sonra, vesileyle ikisi çok kısa bir süre benim o sırada kaldığım selmanın evine çalışmaya gelmişlerdi. bir kaç kere filan. o da sürmedi sonra.
dvm edeck..
özlem asistanım olarak katılıyordu. gülnarın kızı, kalp doktoru özgür, vesile, kısa bir süre sonradan buca eğitime dekan olan ferda, kısa sürelerde bir iki kişi geldi gitti. sürmedi fazla.
vesilenin radyo dokuz eylülün yöneticisi olan arkadaşı bir kaç ziyarete geldi. berhanmıydı adı, bir ara kanadaya gidip gelmişti. bir kere geldiğinde onun yanında savaş uçaklarının resimlerini çeken bir subay vardı. havada fotoğraf çekme teknikleriyle ilgili biraz anlatmıştı sanırım.
öyle fazla ses olmadı kurs kapanıp gitti.
özgür baya dirençle çalışıyordu. hatta kurs kapandıktan sonra, vesileyle ikisi çok kısa bir süre benim o sırada kaldığım selmanın evine çalışmaya gelmişlerdi. bir kaç kere filan. o da sürmedi sonra.
dvm edeck..
cewlik radyo ve dj.liğim
2 yıla yakın bir süre önce internette sörf yapıyordum.
bir radyo çıktı, alışkın olmadığım konuşmalar filan..
müzikler.
devm edecek.
bir radyo çıktı, alışkın olmadığım konuşmalar filan..
müzikler.
devm edecek.
radyo 9 eylülde boşa çıkan program yapma girişimim
radyo ilk kurulurken toplantılara katılmıştık. vesileyle
devm edecek...
devm edecek...
bu toprakların gördüğü en büyük komutanlardan birine
sebahattin yavuz ve arkadaşlarıyla karşılaşmamız...
sebahattin yavuz ve arkadaşlarıyla karşılaşmamız...
yani onlar gerçekten halklarını seven samimi inançları olan kimselerdi, devrimcilerdi.
bu hatta hangi aracılıkla girdiklerini bilmiyorum, ancak,
esas kadın eski arkadaşlarının devrimciler olduğunu söylüyordu hep. "78'liyiz" derdi.
seboyu ışık apartmanında kalırken evden çıktığı bir gün de köşede karşılaştıklarını anımsıyorum. çok kısa bir an gözgöze gelmişlerdi. gerçekten kararlı ve dirençli insan bir hali vardı. biraz ilerde halktan görünümlü bir iki bayan daha belli belirsiz anımsıyor. bir komşuya birşeyler soruyordu sanki yanlarındaki genç. yol kıyısındalardı.
hemen hemen aynı yerlerde, mercanda ölen bucalı çocukla da karşılaştığını da anımsadı sonradan, öğrencilerinden birisini korsan anmada onun resmini taşırken görmüştü indymediada.
karşısından gelen kadına bakıp, evi incelemişti baya. çok tuhaf bir kararlılıkları vardı. korkutucu değil ama ürkütücü bir gerçeklikle varlıkları hissediliyordu.
seboyla olan karşılaşmanın zamanını karıştırdı, seferihisara gitmeden öncemiydi, sonra mı, çıkaramadı.
o yaz denize fazla giremedi, belki bir iki, belki de hiç.
çünkü bir gece uyandığında yatağının üzerinde yarasa uçuyordu, sürekli dolanıyordu tepesinde, kedileri heyecanla ona doğru zıplayıp duruyorlardı. korkmadı, nasıl girmiş olabileceğini düşünüyordu. bir yandan, pencereleri açıp, kedilerini sakinleştirmeye çalışıyordu,
eskiden olsa korkardı.
yarasayı hasarsız çıkarmaya çalıştı, bir yandan dua okuyordu. ön balkonda kalorifer yakıt kazanının arkasında yarasa yuvası vardı biliyordu. hatta yarasaları kovmakla ilgili ilginç bir durum olmuştu bir ara. yuvalarını su tutup dağıtmadan önce yavrulama mevsimi olup olmadığını araştırmaya kalktı diye, annesiyle tartışmıştı. ne gerekmiş diye. komşular da şaşkın izliyorlardı. imanlı kuranlı hacılardı sözde, ama bir canlının yuvasının dağıtılmasıyla ilgili merhameti anladıkları yoktu. neyse öyle kalmıştı o olay zaten. hayvanlara hasar vermeden ewden uzak tutmanın yollarını aradı, bir yerlerden bazı müziklerden kaçtıklarını filan okudu vs.
ama o tarafı gece açmazdı hiç. yarasalar da ewlere girmezler pek.
1-2 saat sonra yarasa pencereden çıkıp gitti.
sabah yukarda oturan hacı habibe hanım /hülyanın annesi, kapıyı çalıp ağlayarak, selmanın oğlu cihanın gece kalp krizinden öldüğünü duyduğunu filan söylüyordu. onlara gitmeyi.
telefonlar edildi, olay doğruymuş, çocuk annesi babası evde yokken, gece yalnız kalıyormuşmuş, sabah telefonu açmayınca çelik kapı kırılıp girilmiş, yatakta yatarken bulunmuş. sabaha karşı kalp krizi geçirdiği belirlenmiş, otopside bir hafta önce daha çok hafif geçirmişmiş.
gittiler, bir kaç kişi, daha önceki bir bölümde anlattığımız gibi, kötü bir durumdu ve cezmi beyin o söyledikleri vardı, oradaki bir sürü kişi duymuştu. adam tanrının kendisini cezalandırdığını düşünüyordu.
neyse, olaydan bir hafta kadar sonra kedilerini holde siyah birşeyin çevresinde dolanırken buldu, arada pati atıyorlardı, baktı, mecalsiz bir yarasa. kalkamıyor yerinden. bir bezle onu alıp bahçeye attı, yuvasına gitmesi için.
yalnız gece ayak bileğinde bir ısırık gibi bir şey olmuştu, yatağında genellikle kedileriyle yattığı için kediler mi yapmıştı, yarasamı, derken
gidip aşılandı. konak kuduz araştırma hastanesinde tetanos ve kuduz aşısı yapıldı. belli günlerde gitmesi söylendi. duş alabilecekti, yalnız aşıların ağırlığı nedeniyle güneşlenip denize girmesi sakıncalı olabilecekti diye söylendi. o nedenle denize gitmedi,
ablasının seferihisardaki evine de çok uzun bir süre gitmedi.
orada sebo ve arkadaşlarıyla karşılaştıklarını anımsıyor da, zamanı tam değil.
yani yarasa olayını yaşamadan önce mi seferihisarda onlarla ilgili konuşmalar olmuştu, diye.
sonra o kandil olayını anımsıyor, karşı komşu kızların acayip hallerini bir de.
bir tür danışıklı olaylar zincirinin parçalarıydı herşey sanki.
kendisine de birşeyler soruluyordu arada, konuşuluyordu. devrimcilerle ilgili.
sanki onun devrimcilerle geçirdiği günleri unutulmuş gibiydi de, eşinin 1 yıl hapis yatışı filan, ablasıgil haberleri yokmuş gibi konuşuyorlardı.
biraz korkuyorlardı zaten. dışarılarda komşuları adı altında birileriyle konuşuyorlardı ara ara., bir yerlere gidip geliyorlardı. onlar çocuklarla, annesiyle evde duruyordu çokluk.
oradaki bazı konuşmalardan anımsadıkları, kendisinin hayatta kendisini en iyi hissettiği zamanların devrimcilerle birlikte olduğu zamanlar olduğunu söyledi çocuklara, çok zor zamanlar olmasına karşın.
ablasıgil filan devrimcilere birşeyler yapmalarını söylemesini istedikleri bir durum olmuştu, uyum sağlamak, itaat etmek, bir şeylere onay vermek gibi filan dı sanırım, o sıradaki konuşmalardan başkalarıyla filan tartışmalar olduğunu anımsıyor, ablasıgil ortada kalıyor gibiydiler sezdiği, birileri de aba altından korkutuyordu.
onlara "devrimci insan devleti de dinlemez allahı da yav, beni mi dinleyecekler, kendilerine, düşüncelerine, inançlarına nasıl uygun geliyorsa öyle yapsınlar, devrimci özgür karar verir, ben onlarla/ devrimcilerle hep dost kalmak istiyorum" dediğini, bir yer de de, kendisine iyilik yapacakları söylenmişti, tam bilmemekle birlikte seziyordu, "tanrım, ben korkayım onlar korkmasın" dedi. okulda da hatırladı bu şekilde bir konuşmayı. bir dostla birlikte. çok eski bir dost. sanki yüzyıllardır tanışıyormuş gibi.
sanırım çelişik bir durum olmuş, sebolar da örgüte bağlı oldukları için o doğrultuda karar vereceklermiş denildi. o sırada kendilerine söylenen bir şeyin yanlış olduğu anlaşılmış ama, öyle bir şey anımsıyorum.
şimdilerde olay daha iyi anlaşılmaya başlandı aslında. esas kadınla olan bağlantılar, vs
ellerinde kendisinin bir fotoğrafı varmış sanırım, bir öğrencisinin çektiği bir eli belinde, çıplak ayaklı, başı açık kot pantalonu ve guru tişörtüyle olan, atölye yaptığı evinin salonundaki fotoğrafı. bambu sandalyeler, masa filan, arkada tuvalleri
anladığı kadarıyla birileri de onları yaşatmak istemiyordu. tanrının herkese verdiği yaşamsal varlıkları birilerinin işine gelmiyordu. kendilerini yaşamda hak sahibi, karşılarındaki kişileri de yok edilmesi gerekenler olarak görüyorlardı. ortak bir dünyayı yaşamayı paylaşmak için tartışmak, düşünce üretmek yerine yoketmeyi hedefliyorlardı.
annesi, ablası, eniştesi yürüyüş yapıp gelmişlerdi, öğleden sonraydı.
akşam üzeri onlar da çocuklarla birlikte gittilerdi. hırçın dalgalar vardı denizde, gri ve hırçın.
sonbaharın kokusu geliyordu uzaktan uzağa. kumsalda yürüdüler. konuştular hayattan filan
bir tahta iskelede bir kaç kişi vardı, çıkıp bakındı, bir adam balık tutmaya çalışıyordu. bir kadın, yeni yetme bir çocuk.
sahil tenhaydı çok. tenha, gri, rüzgarlı
dönüşte denizköy sitesinden girdiler. bu mevki, dokuz eylül üniversitesi tatil kampının tam karşılarında bir yerler oluyor. yolun öbür tarafı yani. ablasıgil ev alırken onlara çeşmeden almalarını söylemişti ama nasılsa burada karşılarına çıkmıştı ev. isterlerse annesiyle ortak olmalarını konuşmuşlardı. herneyse
evlerin arasından geçerken, sol taraflarına gelen yerde, bakımsız bahçesi olan bir ev. diğerlerine göre yani, süsü püsü, çardakları vs dikkati çekmiyordu. site biterken biriki ev öncesi gibi, bahçedeki masada iki genç kadın birşeylerle uğraşan bir genç erkek, başkası kapıya yakın yerde, tam kapı ağzındaki, içeri eve girmeye çalışırken o sırada yola bakıyordu, mustafa işeri idi sanırım. hepsi de bakıyordu, onlar da baktılar, hatta, "sanki pek buralara ait değillermiş gibi duruyorlardı" diye konuştular. ama soğuk değil, samimi bir diyalogdu sessiz sadasız yaşandı. o an sonradan hatırlandı.
yanlarına oturup beraber çaylarını içebilirlerdi.
sonraki sene de ablasına gittiğinde o evin önünden geçti, bisikletle çevresinde dolaştı, oralarda.
içinde yaşayan kimse yok gibiydi. bakımsız, bir akrabaları için ev sormuşlardı, da sahiplerini bilen yok denmişti.
sonra bilmiyor, 2-3 yıldan beri gittiği yok zaten.
onlarla yaşadığı manevi bağı hatırlıyor, kandil gecesi de yaşadı, o günde rüyasında görmüştü zaten. karşı komşu kızları, sözde arkadaş vs çocukları da, ısrarla ziyaret etmesini istemişlerdi ya, o gece onlarda hoş olmayan bozuk bir maneviyatı algıladı. danışıklı ve ikiyüzlü yapıları sonradan açığa çıktı zaten, o binadaki herkesin de.
o kandil gecesi evinde algıladı, 10 -11 sularında tokatın yağmurlu beldesinde yazılıkaya ya da yazılıpınar yerinde çatışmada öldürüldüler. ertesi gün haberlerde okundu.
diğer kandile kadar onları hatırladı. masasınının üzerine sebahattin yavuza rezerve, ve salih çınara rezerve yazdı bir ara. yalnız ve hüzünlü bir zamandı. yapayalnız
onlar için karadeniz şarkısını dinliyor bazı, "karadeniz karadeniz, fırtılalar içindeyiz, 5 karanfil verdik sana herbiri bir engin deniz. dağlarda kır çiçekleri, sewgi dolu yürekleri, ateş yakıp ısındılar, elleri çözündü kından"
kendisine manevi desteklerini biliyor, dünya emaneti açısından minnettar.
hakikaten seboya, "bu toprakların gördüğü en büyük komutanlardan birisi" sözü yakışıyordu.
sebahattin yavuz, songül koçyiğit, derya devrim ağırman, mustafa işeri, salih çınar, dünya hayatımda beni sizlerle karşılaştırdığı için tanrıya teşekkürler.
sonra onları rüyasında sonsuz denecek gibi bir açık arazide gördü, seboyla konuştu, diğerleri biraz uzakta duruyordu; temiz ve huzurluydular, dingin, güzel giyimli, hak inançları için yeni sawaşlara doğru gidiyorlardı. bazı bazı onlara dua ediyoruz.
zaman zaman benzer şeylerle karşılaşıyor. hiç hakları olmadığı halde birileri birşeyler istiyor.
birileri hiç hakları olmadığı halde birşeyler istiyor, tanrı eliyle ilgili bir şey sanırım. kendileri inanmadıkları halde, samimi inancı olan, bununla ilgili söylenilenleri yapan bazı insanları çıkar amaçlı kullanıyorlar. hiç hakları olmadan hemde, esas kadının yıllardır yaşadıkları, yaşatıldıkları bunlarla ilgilidir. bir takım insanların kendi inançlarından olmadıkları halde, hem onları yok edip aşağılamaya çalışırken, hem de kendi istediklerini/ kesinlikle haksız isteklerini yaptırtmaya çalıştıkları bir durum var yani. bu nedenle yaptıkları/yaptırdıkları, kendilerini/isteyenlerin inançlarını varlıklarını temsil ediyor hep, kendi varlıklarını ve inançlarını. samimi inancı olan insanlara bir şey söylemek mümkün değil, inançlarının gereğini yapıyorlar. ama hem kabul etmedikleri bu inancı yok etmek, aşşağılamak, hem de haksız kazanımlar elde etmek isteyenlere izin vermemek gereklidir. sawaşılması gereken şey bu. inanç değil, inançları çıkarları için kullananlar.
hiç kimsenin başka bir varlığın yaşamıyla ilgili söz sahibi olmaya isteklerde bulunmaya hakkı yok. dünya herkesin yaşama hakkıyla varedilmiş bir yerdir. gerçek inancın yeri dünyayı onurlu bir şekilde birarada yaşamakla ilgilidir.
bu konuyla ne kadar bağlantılı tam bilmiyorum ama, orada başka bazı şeyler daha oldu sanırım
benim arabayı satmayı düşündüğüm sırada o civardan birisi yeni işe giren kızı için uno bakıyormuşmuş, ailecek gelmişlerdi ablamlara, ayaküstü tanışıp babaları arabada deneme sürüşü yapmak istedi, birinde ben de vardım, eniştem, kızı varmıydı hatırlamıyorum.
sonra onlar bir daha dolaştılardı,
almadılar arabayı.
agarın adı geçiyordu birara.
yalnız yine o aralar birinin adından bahsedildi. hüseyin velioğlu mu, velidedeoğlumu ne. ankarada bir villada öldürüldü sanırım. onların kabul etmediği bir durum varmış sanırım.
hizbullah. başka bir kaç yerde daha duymuştum. kuranda da başka bir iki şeyle duydum. içlerinde aksa dan haberi olanlar var sanırım, gerçek aksa dan. ama sanırım onlarla ilgili sorun aldıkları bilgiyi kullanım yorumlarında. sorun burada. kin ve nefrete yönelik bir açmazın içinde kalmışlar. bir şekilde yoluma çıktıkları için gösterildi bu da.
ablamların neden ben onlara gideceğim diye ödlerinin koptuğunu anlıyorum artık.
gelip gitmekten korkuyorlar. bu kadar şey, onların vatan sewgisini sömüren, özgür iradelerini engelleyen bir baskı altındalar, hepimiz gibiler aslında. çok insan onlarla aynı durumda
ablamlarla sorunlarımız oldu,
onların komşuları ülker hanımın oğlanlarının da karıştığı bazı durumlar.
onlarla birlikte çiçekliköydeki bir şenliğe gittiğimizi anımsıyorum. piknik yapılmıştı. orada tuhaf olduğunu sandığım bazı şeyler oldu. ben ilgisizdim çevreyle annemin isteği üzere gitmiştik ama,
bir de ablamların yazlığında biz yemek yerken yine ülkerin oğlanlarından birisi birileriyle gelmişti. çevreden fotoğraflar filan çekiyorlarmışmış, ablamla birlikte de makinayı karıştırıyorlardı habire, ben ilgilenmiyorum diye soğuk bir durum olmuştu, zaten hemen kalkıp
içeri girmiştim. ablamın mutfakta sıkıntıyla dolaşıp, "benden bir iyilik isteyeceklerini söylemişlerdi, böyle bir şey olacağını düşünmüyordum" filan diye söylenişini hatırlıyorum, birara eniştemle konuşmuşlardı. kıvranıyor gibilerdi. ben zaten ülker hanımlarla filan da soğuktum, çocuklarıyla da hiç ilgilenmedim. bir ara masada tabaklar toplanırken gitmiştim.
ülkerle saminin iki oğlu kıbrısta askerlik yapmış, birisi gülsümteyzemin oğlu olcayla da birlikteymişmiş. birisi şimdi de ablamların kiracısı. çok yakın denetimdeler yani.
benim hoşuma gitmeyen haller sezdim belki de uzak durdum onlardan hep, komşuları muhittin beyle feride hanım daha insancıl geliyorlardı bana. zaten çok uzun zamandır görüştüğümüz yok kimseyle. gülsüm teyzeylede benzeri şeylerden görüşmelerimiz kesildi, ablamlarla da.
devm edecek...
sebahattin yavuz ve arkadaşlarıyla karşılaşmamız...
yani onlar gerçekten halklarını seven samimi inançları olan kimselerdi, devrimcilerdi.
bu hatta hangi aracılıkla girdiklerini bilmiyorum, ancak,
esas kadın eski arkadaşlarının devrimciler olduğunu söylüyordu hep. "78'liyiz" derdi.
seboyu ışık apartmanında kalırken evden çıktığı bir gün de köşede karşılaştıklarını anımsıyorum. çok kısa bir an gözgöze gelmişlerdi. gerçekten kararlı ve dirençli insan bir hali vardı. biraz ilerde halktan görünümlü bir iki bayan daha belli belirsiz anımsıyor. bir komşuya birşeyler soruyordu sanki yanlarındaki genç. yol kıyısındalardı.
hemen hemen aynı yerlerde, mercanda ölen bucalı çocukla da karşılaştığını da anımsadı sonradan, öğrencilerinden birisini korsan anmada onun resmini taşırken görmüştü indymediada.
karşısından gelen kadına bakıp, evi incelemişti baya. çok tuhaf bir kararlılıkları vardı. korkutucu değil ama ürkütücü bir gerçeklikle varlıkları hissediliyordu.
seboyla olan karşılaşmanın zamanını karıştırdı, seferihisara gitmeden öncemiydi, sonra mı, çıkaramadı.
o yaz denize fazla giremedi, belki bir iki, belki de hiç.
çünkü bir gece uyandığında yatağının üzerinde yarasa uçuyordu, sürekli dolanıyordu tepesinde, kedileri heyecanla ona doğru zıplayıp duruyorlardı. korkmadı, nasıl girmiş olabileceğini düşünüyordu. bir yandan, pencereleri açıp, kedilerini sakinleştirmeye çalışıyordu,
eskiden olsa korkardı.
yarasayı hasarsız çıkarmaya çalıştı, bir yandan dua okuyordu. ön balkonda kalorifer yakıt kazanının arkasında yarasa yuvası vardı biliyordu. hatta yarasaları kovmakla ilgili ilginç bir durum olmuştu bir ara. yuvalarını su tutup dağıtmadan önce yavrulama mevsimi olup olmadığını araştırmaya kalktı diye, annesiyle tartışmıştı. ne gerekmiş diye. komşular da şaşkın izliyorlardı. imanlı kuranlı hacılardı sözde, ama bir canlının yuvasının dağıtılmasıyla ilgili merhameti anladıkları yoktu. neyse öyle kalmıştı o olay zaten. hayvanlara hasar vermeden ewden uzak tutmanın yollarını aradı, bir yerlerden bazı müziklerden kaçtıklarını filan okudu vs.
ama o tarafı gece açmazdı hiç. yarasalar da ewlere girmezler pek.
1-2 saat sonra yarasa pencereden çıkıp gitti.
sabah yukarda oturan hacı habibe hanım /hülyanın annesi, kapıyı çalıp ağlayarak, selmanın oğlu cihanın gece kalp krizinden öldüğünü duyduğunu filan söylüyordu. onlara gitmeyi.
telefonlar edildi, olay doğruymuş, çocuk annesi babası evde yokken, gece yalnız kalıyormuşmuş, sabah telefonu açmayınca çelik kapı kırılıp girilmiş, yatakta yatarken bulunmuş. sabaha karşı kalp krizi geçirdiği belirlenmiş, otopside bir hafta önce daha çok hafif geçirmişmiş.
gittiler, bir kaç kişi, daha önceki bir bölümde anlattığımız gibi, kötü bir durumdu ve cezmi beyin o söyledikleri vardı, oradaki bir sürü kişi duymuştu. adam tanrının kendisini cezalandırdığını düşünüyordu.
neyse, olaydan bir hafta kadar sonra kedilerini holde siyah birşeyin çevresinde dolanırken buldu, arada pati atıyorlardı, baktı, mecalsiz bir yarasa. kalkamıyor yerinden. bir bezle onu alıp bahçeye attı, yuvasına gitmesi için.
yalnız gece ayak bileğinde bir ısırık gibi bir şey olmuştu, yatağında genellikle kedileriyle yattığı için kediler mi yapmıştı, yarasamı, derken
gidip aşılandı. konak kuduz araştırma hastanesinde tetanos ve kuduz aşısı yapıldı. belli günlerde gitmesi söylendi. duş alabilecekti, yalnız aşıların ağırlığı nedeniyle güneşlenip denize girmesi sakıncalı olabilecekti diye söylendi. o nedenle denize gitmedi,
ablasının seferihisardaki evine de çok uzun bir süre gitmedi.
orada sebo ve arkadaşlarıyla karşılaştıklarını anımsıyor da, zamanı tam değil.
yani yarasa olayını yaşamadan önce mi seferihisarda onlarla ilgili konuşmalar olmuştu, diye.
sonra o kandil olayını anımsıyor, karşı komşu kızların acayip hallerini bir de.
bir tür danışıklı olaylar zincirinin parçalarıydı herşey sanki.
kendisine de birşeyler soruluyordu arada, konuşuluyordu. devrimcilerle ilgili.
sanki onun devrimcilerle geçirdiği günleri unutulmuş gibiydi de, eşinin 1 yıl hapis yatışı filan, ablasıgil haberleri yokmuş gibi konuşuyorlardı.
biraz korkuyorlardı zaten. dışarılarda komşuları adı altında birileriyle konuşuyorlardı ara ara., bir yerlere gidip geliyorlardı. onlar çocuklarla, annesiyle evde duruyordu çokluk.
oradaki bazı konuşmalardan anımsadıkları, kendisinin hayatta kendisini en iyi hissettiği zamanların devrimcilerle birlikte olduğu zamanlar olduğunu söyledi çocuklara, çok zor zamanlar olmasına karşın.
ablasıgil filan devrimcilere birşeyler yapmalarını söylemesini istedikleri bir durum olmuştu, uyum sağlamak, itaat etmek, bir şeylere onay vermek gibi filan dı sanırım, o sıradaki konuşmalardan başkalarıyla filan tartışmalar olduğunu anımsıyor, ablasıgil ortada kalıyor gibiydiler sezdiği, birileri de aba altından korkutuyordu.
onlara "devrimci insan devleti de dinlemez allahı da yav, beni mi dinleyecekler, kendilerine, düşüncelerine, inançlarına nasıl uygun geliyorsa öyle yapsınlar, devrimci özgür karar verir, ben onlarla/ devrimcilerle hep dost kalmak istiyorum" dediğini, bir yer de de, kendisine iyilik yapacakları söylenmişti, tam bilmemekle birlikte seziyordu, "tanrım, ben korkayım onlar korkmasın" dedi. okulda da hatırladı bu şekilde bir konuşmayı. bir dostla birlikte. çok eski bir dost. sanki yüzyıllardır tanışıyormuş gibi.
sanırım çelişik bir durum olmuş, sebolar da örgüte bağlı oldukları için o doğrultuda karar vereceklermiş denildi. o sırada kendilerine söylenen bir şeyin yanlış olduğu anlaşılmış ama, öyle bir şey anımsıyorum.
şimdilerde olay daha iyi anlaşılmaya başlandı aslında. esas kadınla olan bağlantılar, vs
ellerinde kendisinin bir fotoğrafı varmış sanırım, bir öğrencisinin çektiği bir eli belinde, çıplak ayaklı, başı açık kot pantalonu ve guru tişörtüyle olan, atölye yaptığı evinin salonundaki fotoğrafı. bambu sandalyeler, masa filan, arkada tuvalleri
anladığı kadarıyla birileri de onları yaşatmak istemiyordu. tanrının herkese verdiği yaşamsal varlıkları birilerinin işine gelmiyordu. kendilerini yaşamda hak sahibi, karşılarındaki kişileri de yok edilmesi gerekenler olarak görüyorlardı. ortak bir dünyayı yaşamayı paylaşmak için tartışmak, düşünce üretmek yerine yoketmeyi hedefliyorlardı.
annesi, ablası, eniştesi yürüyüş yapıp gelmişlerdi, öğleden sonraydı.
akşam üzeri onlar da çocuklarla birlikte gittilerdi. hırçın dalgalar vardı denizde, gri ve hırçın.
sonbaharın kokusu geliyordu uzaktan uzağa. kumsalda yürüdüler. konuştular hayattan filan
bir tahta iskelede bir kaç kişi vardı, çıkıp bakındı, bir adam balık tutmaya çalışıyordu. bir kadın, yeni yetme bir çocuk.
sahil tenhaydı çok. tenha, gri, rüzgarlı
dönüşte denizköy sitesinden girdiler. bu mevki, dokuz eylül üniversitesi tatil kampının tam karşılarında bir yerler oluyor. yolun öbür tarafı yani. ablasıgil ev alırken onlara çeşmeden almalarını söylemişti ama nasılsa burada karşılarına çıkmıştı ev. isterlerse annesiyle ortak olmalarını konuşmuşlardı. herneyse
evlerin arasından geçerken, sol taraflarına gelen yerde, bakımsız bahçesi olan bir ev. diğerlerine göre yani, süsü püsü, çardakları vs dikkati çekmiyordu. site biterken biriki ev öncesi gibi, bahçedeki masada iki genç kadın birşeylerle uğraşan bir genç erkek, başkası kapıya yakın yerde, tam kapı ağzındaki, içeri eve girmeye çalışırken o sırada yola bakıyordu, mustafa işeri idi sanırım. hepsi de bakıyordu, onlar da baktılar, hatta, "sanki pek buralara ait değillermiş gibi duruyorlardı" diye konuştular. ama soğuk değil, samimi bir diyalogdu sessiz sadasız yaşandı. o an sonradan hatırlandı.
yanlarına oturup beraber çaylarını içebilirlerdi.
sonraki sene de ablasına gittiğinde o evin önünden geçti, bisikletle çevresinde dolaştı, oralarda.
içinde yaşayan kimse yok gibiydi. bakımsız, bir akrabaları için ev sormuşlardı, da sahiplerini bilen yok denmişti.
sonra bilmiyor, 2-3 yıldan beri gittiği yok zaten.
onlarla yaşadığı manevi bağı hatırlıyor, kandil gecesi de yaşadı, o günde rüyasında görmüştü zaten. karşı komşu kızları, sözde arkadaş vs çocukları da, ısrarla ziyaret etmesini istemişlerdi ya, o gece onlarda hoş olmayan bozuk bir maneviyatı algıladı. danışıklı ve ikiyüzlü yapıları sonradan açığa çıktı zaten, o binadaki herkesin de.
o kandil gecesi evinde algıladı, 10 -11 sularında tokatın yağmurlu beldesinde yazılıkaya ya da yazılıpınar yerinde çatışmada öldürüldüler. ertesi gün haberlerde okundu.
diğer kandile kadar onları hatırladı. masasınının üzerine sebahattin yavuza rezerve, ve salih çınara rezerve yazdı bir ara. yalnız ve hüzünlü bir zamandı. yapayalnız
onlar için karadeniz şarkısını dinliyor bazı, "karadeniz karadeniz, fırtılalar içindeyiz, 5 karanfil verdik sana herbiri bir engin deniz. dağlarda kır çiçekleri, sewgi dolu yürekleri, ateş yakıp ısındılar, elleri çözündü kından"
kendisine manevi desteklerini biliyor, dünya emaneti açısından minnettar.
hakikaten seboya, "bu toprakların gördüğü en büyük komutanlardan birisi" sözü yakışıyordu.
sebahattin yavuz, songül koçyiğit, derya devrim ağırman, mustafa işeri, salih çınar, dünya hayatımda beni sizlerle karşılaştırdığı için tanrıya teşekkürler.
sonra onları rüyasında sonsuz denecek gibi bir açık arazide gördü, seboyla konuştu, diğerleri biraz uzakta duruyordu; temiz ve huzurluydular, dingin, güzel giyimli, hak inançları için yeni sawaşlara doğru gidiyorlardı. bazı bazı onlara dua ediyoruz.
zaman zaman benzer şeylerle karşılaşıyor. hiç hakları olmadığı halde birileri birşeyler istiyor.
birileri hiç hakları olmadığı halde birşeyler istiyor, tanrı eliyle ilgili bir şey sanırım. kendileri inanmadıkları halde, samimi inancı olan, bununla ilgili söylenilenleri yapan bazı insanları çıkar amaçlı kullanıyorlar. hiç hakları olmadan hemde, esas kadının yıllardır yaşadıkları, yaşatıldıkları bunlarla ilgilidir. bir takım insanların kendi inançlarından olmadıkları halde, hem onları yok edip aşağılamaya çalışırken, hem de kendi istediklerini/ kesinlikle haksız isteklerini yaptırtmaya çalıştıkları bir durum var yani. bu nedenle yaptıkları/yaptırdıkları, kendilerini/isteyenlerin inançlarını varlıklarını temsil ediyor hep, kendi varlıklarını ve inançlarını. samimi inancı olan insanlara bir şey söylemek mümkün değil, inançlarının gereğini yapıyorlar. ama hem kabul etmedikleri bu inancı yok etmek, aşşağılamak, hem de haksız kazanımlar elde etmek isteyenlere izin vermemek gereklidir. sawaşılması gereken şey bu. inanç değil, inançları çıkarları için kullananlar.
hiç kimsenin başka bir varlığın yaşamıyla ilgili söz sahibi olmaya isteklerde bulunmaya hakkı yok. dünya herkesin yaşama hakkıyla varedilmiş bir yerdir. gerçek inancın yeri dünyayı onurlu bir şekilde birarada yaşamakla ilgilidir.
bu konuyla ne kadar bağlantılı tam bilmiyorum ama, orada başka bazı şeyler daha oldu sanırım
benim arabayı satmayı düşündüğüm sırada o civardan birisi yeni işe giren kızı için uno bakıyormuşmuş, ailecek gelmişlerdi ablamlara, ayaküstü tanışıp babaları arabada deneme sürüşü yapmak istedi, birinde ben de vardım, eniştem, kızı varmıydı hatırlamıyorum.
sonra onlar bir daha dolaştılardı,
almadılar arabayı.
agarın adı geçiyordu birara.
yalnız yine o aralar birinin adından bahsedildi. hüseyin velioğlu mu, velidedeoğlumu ne. ankarada bir villada öldürüldü sanırım. onların kabul etmediği bir durum varmış sanırım.
hizbullah. başka bir kaç yerde daha duymuştum. kuranda da başka bir iki şeyle duydum. içlerinde aksa dan haberi olanlar var sanırım, gerçek aksa dan. ama sanırım onlarla ilgili sorun aldıkları bilgiyi kullanım yorumlarında. sorun burada. kin ve nefrete yönelik bir açmazın içinde kalmışlar. bir şekilde yoluma çıktıkları için gösterildi bu da.
ablamların neden ben onlara gideceğim diye ödlerinin koptuğunu anlıyorum artık.
gelip gitmekten korkuyorlar. bu kadar şey, onların vatan sewgisini sömüren, özgür iradelerini engelleyen bir baskı altındalar, hepimiz gibiler aslında. çok insan onlarla aynı durumda
ablamlarla sorunlarımız oldu,
onların komşuları ülker hanımın oğlanlarının da karıştığı bazı durumlar.
onlarla birlikte çiçekliköydeki bir şenliğe gittiğimizi anımsıyorum. piknik yapılmıştı. orada tuhaf olduğunu sandığım bazı şeyler oldu. ben ilgisizdim çevreyle annemin isteği üzere gitmiştik ama,
bir de ablamların yazlığında biz yemek yerken yine ülkerin oğlanlarından birisi birileriyle gelmişti. çevreden fotoğraflar filan çekiyorlarmışmış, ablamla birlikte de makinayı karıştırıyorlardı habire, ben ilgilenmiyorum diye soğuk bir durum olmuştu, zaten hemen kalkıp
içeri girmiştim. ablamın mutfakta sıkıntıyla dolaşıp, "benden bir iyilik isteyeceklerini söylemişlerdi, böyle bir şey olacağını düşünmüyordum" filan diye söylenişini hatırlıyorum, birara eniştemle konuşmuşlardı. kıvranıyor gibilerdi. ben zaten ülker hanımlarla filan da soğuktum, çocuklarıyla da hiç ilgilenmedim. bir ara masada tabaklar toplanırken gitmiştim.
ülkerle saminin iki oğlu kıbrısta askerlik yapmış, birisi gülsümteyzemin oğlu olcayla da birlikteymişmiş. birisi şimdi de ablamların kiracısı. çok yakın denetimdeler yani.
benim hoşuma gitmeyen haller sezdim belki de uzak durdum onlardan hep, komşuları muhittin beyle feride hanım daha insancıl geliyorlardı bana. zaten çok uzun zamandır görüştüğümüz yok kimseyle. gülsüm teyzeylede benzeri şeylerden görüşmelerimiz kesildi, ablamlarla da.
devm edecek...
Pazartesi, Aralık 24, 2007
kendisine açılan manevi kapı
londrada yaşadığı manevi deneyimlerde.
dor ve iyon sütun yapılı yüce şefaatin göründüğü bir kapı görülüyor.
sütün başlıkları iyon yapıdaydı.
üzerinde görünüp giden bazı yazılar, arapça da vardı. kocaman bir isim. uzunca bir süre duruyor.
hala belleğindeki bir görüntü.
o sırada çok etkilendiğini anımsıyor.
teşekkür ediyor. çok
kendisine yaşatılan şeyleri söylüyor. üzgün, onlar da öyle.
çok sonra olayları ayırdetmeye başladığında anımsadığı birşey oluyor.
yıllar önce enverin yaptırıldığı bir olay, kendisinin içkili ve sanırım ilave ilaçlı bazı şeyler söyletip,
düşününce o sırada enverinde normal olmadığını, bir tür ilaç içirilmiş olabileceğini
düşünüyor. normal davranış değildi.
divanın üstüne oturtup arkasında pencere varken bir görüntü, sinirle elinde fotoğraf makinası dolaşıyor, söyleniyor, birşeyler konuşturmaya çalışıyor. kocasıymış vs hakları varmış vs. tam hatırlamıyor ama, o sıralarda ona karşı büyük bir kızgınlık var. enverde tuhaf fotoğraf makinaları oluyor bazı. onlarla dolaşınca kendini tatmin ettiğini söylüyor. seviyormuş filan.
büyük balık ellerinden kaçmışmış gibi. bir durum var.
bir kaç kere ona söyletmeye çalıştığı, söylettiği şeyleri başkalarının duyunca kendisine ne denileceğini sorunca biraz panikliyor. ama oktay adını duymaya da dayanamıyor hiç.
o sıralarda ona, kendisine bir türk kadını gibi davranılmayacağını, kabul edilmeyeceğini söylüyorlar, olsa bile,
diyorlar. hatırlıyor onu söyleyişlerini.
sanırım manevi dünya da artık onu öyle kabul etmiyor, olsa bile.
bizim yaşadığımız deneyimden edindiğimiz sonuç budur.
enverin, bizim, evimizin korku filmi halinde olduğu zamanlardı.
yukarda anlattığım sırada
o sırada berbat bir durumdaydım, karşılık veremiyordum hiç. elim kolum tutulmuştu sanki. hareketsizleştirilmiştim.
o kin ve nefretle konuşuyor, bana birilerini ve birşeyleri söyletmeye çalışıyordu
yalnızca "bana ne içirdiniz, şu anda buradan kalkmam ve sana karşı çıkmam gerekli, ama hareket edemiyorum. yalnız şunu bilin ki bugün yaptıklarınızla kaybedeceksiniz ve çok kişi zarar görecek, vebali bugünkü davranışları kurguladığınız kişilerle sizin olacak, sen tek başına böyle şeyler tasarlayacak kişi değilsin. ben çok kötü, üzücü durumlara düşürülüyorum, siz de çok kötü olacaksınız, en azından ben ne yaptığınızı bilmiyorum. sen yaptıklarının ne kadar farkındasın bilmem, bunları kimlerle yapıyorsanız, sonuçları sizin için de kötü olacak" gerçekten hakkımı helal etmedim. yaptıklarının bendeki görüntüleri kendi halklarının inançlarının kadınlarını temsil etsin.
sonra durmuştu. iş kendilerine zarar vermeye dayanınca biraz kendilerine geliyorlardı yani. enver evde yalnız konuşuyordu ama, telefonlar oluyordu sürekli, bir ara gazetenin mesaj cihazını filan da taşıyordu yanında. fotoğraf makineleri vs. benle konuşurken ara ara telefonlarla konuşuyordu vs, bazı bazı gazeteden aradıklarını iş olduğunu söyleyip gidiyordu. o sırada ayırdında değildim, meğerse durum başkalarıyla ilgiliymiş. hiç bir erkek de öyle kullanılmamalıdır. bana şöyle yap böyle yap filan diyordu bazen. o sırada fotoğraf filan mı çektiğini yoksa ezici bir psikoloji oluşturmak amaçlı paranoya mı yaratılmaya çalışıldığını düşünüyorum. çok yazık ve zavallı bir durum yani. bundan, yani böyle bir şeyi yaratmaktan gurur duyan onursuzlaştırılmış bir mahlukatı düşünemiyorum. yani inançlarını ve enerjilerini çok daha başka ve insana yakışır, onurlu bir mücadele içinde çok daha saygın bir şekilde kullanabilirlerdi. yani bizim o zamanlar yaşadıklarımız kancıklıktan da adi bir durum arzediyordu.
hiç bir zaman hasta olduğuma inanmamıştım, en ağır durumumda bile. "bana bir şey içirdiler" diyordum hep. baştan enverinde haberi yoktu sanırım, sonraları bilinçli kullanıldığını sanıyorum.
sanırım onun olayların içinde yer alması, çeşme altınyunustaki ll. türklük dünyası kongresine katıldığında başladı. ondan sonra çok değişiklikler olamaya başlamıştı. biz hep birbirimizi telefonlarlar arardık, günde 10 kere filan. "karım napıyor" diye arardı. hatta işten gazeteye gelince "karım beni aradımı" diye sorduğunu söyleyip evi arardı. gittiği yerlerde de konuşurduk hep. kaç kere eve gelirken otobüslerde ağlamaklı geldiğini söylemişti, hasta olduğumda ya bana bir şey olursa diye.
o kongre sırasında da gittiğinde aramıştım, sonra o aramıştı, yemeğin filan olduğunu gece 12-1 gibi odaya gelince arayacağını, otelin dışında bungalov gibi bir şeyde kaldığını söylemişti. gece saat 12- 1den sabaha karşı 4e kadar aramıştım. defalarca. telefonu açılmıyordu. 4-5 sıraları telefonu açtı, sesi çok kötüydü, uyuyup kaldığını duymadığını söyledi, berbat bir ses hatırlıyorum.
sonraları enver çok kötü durumlardaydı hep. korku filmi sanki, bir kaç kereler korktuğu zamanları anımsıyorum, sokakta filan bazı kişileri gördüğünde kasılıyordu eli filan. çok sonraları annemde de benzeri durumlara tanık oldum. ablamda farkettim.
o sorunlu zamanlarda ona/ envere başkasını seviyorsa gidebileceğini filan da söylemiştim oysa. kin ve nefretin son anına kadar kullanılıp bundan haz duyar bir hale getirilmiş gibiydi.
hasta edici ilaçlarla fiziksel direncim zayıflatılmıştı, ve ilaçlar içip iyileşmeye çalışıyordum hep. psikolojik hasta olduğum düşüncesi yaratılmıştı, birileriyle bir şey konuşmaya kalksam, bir şeyler anlatmaya kalksam, "ilaçlarını içsin" "ilaçlarını içtin mi" "ilaçlarını iç mukadder" saçmalıyormuşum gibi şeyler. bir yandan sağlık sorunlarıyla cebelleşirken, okulda sorunlar vardı, evde sorunlar, annemle sorunlar, ona olan sevgimizi ve saygımızı da iyi kullandı bir takım mahlukat. geçmişi düşününce o takım kişilere başka bir davranışı ve tavrı yakıştırmak olası değildi zaten. dost ve arkadaş diye oturup kalktıkları, aileleriyle çocuklarıyla, arkadaşlarıyla konuşturdukları insanlara layık gördükleri şey gerçekte kendilerini temsil ediyordu hep.
sokakta, alışveriş ederken vs hep rahatsız edici şeyler yaşıyordum.
o günlerde akşamları müzik dinleyip şarap içme alışkanlığım oldu. her akşam 1 şişe civarında içiyordum. bazen az bazen daha çok. bir kaç yıl öncesine kadar devam etti. son zamanlarda çok hasta olmaya başlamıştım. içemiyordum. vücudum kaldırmıyordu sanki. ama üzerimdeki bütün baskıları unutuyordum o zamanlar. içkiyle ve çoğu zaman kedilerimle yalnız, başka bir dünyaya geçiş yapıyordum sanki. gündüz karşılaştığım herşeyi unutuyordum. her sabah aynı sorunlarla üzerime gelen başka bir güne başlıyordum. akşamları şarap içiyordum. kedilerimle, çiçeklerimle ilgileniyordum.
bir kocayı, bir anneyi, bir kardeşi, bazı komşuları, bazı arkadaşları ve bazı öğrencileri, bu kadar yakışıksız ve aşşağılayıcı bir şekilde kullanmanın nefretinin kaynağı nedir ki.
benim bildiğim, kavga edersin, bağırırsın çağırırsın, onla arkadaşlığını bitirirsin. ama birini aşağılık, kötü, pis, aciz durumlara düşürmek için bu kadar saldırıyı anlayamıyorum. bunları hangi inançlarına yakıştırabilirler. yapılanların açığa çıkmayacağını sansalar bile, hiç kimsenin kendisine böylesine adiliği yakıştırışını anlamıyorum. allah bilir içlerinden bazılarının adları mert, şeref filandır da.
geçen yıldan bu yana, kim ne yaparsa elime fırsat geçince cevabını vereceğimi söylemeye başladım. aşşağılık ve onursuz şeylere izin vermemek, sawaşmak gerekir. insana, hiç bir canlıya, varlığa yakışmayacak kadar aşşağılık onursuz şeylere tenezzül edenlere bile böyle yardım edebiliriz. onları da aşşağılanmaktan kurtarmak hem de vahşetlerini durdurmak gereklidir. bu anlamda benim maneviyatımda kutsal bir savaşın izi var. "size karşı savaşımımın temeli sizi düştüğünüz adi ve şerefsiz durumdan kurtarmak içindir" güzel bir slogan.
burası da devam edecek,
dor ve iyon sütun yapılı yüce şefaatin göründüğü bir kapı görülüyor.
sütün başlıkları iyon yapıdaydı.
üzerinde görünüp giden bazı yazılar, arapça da vardı. kocaman bir isim. uzunca bir süre duruyor.
hala belleğindeki bir görüntü.
o sırada çok etkilendiğini anımsıyor.
teşekkür ediyor. çok
kendisine yaşatılan şeyleri söylüyor. üzgün, onlar da öyle.
çok sonra olayları ayırdetmeye başladığında anımsadığı birşey oluyor.
yıllar önce enverin yaptırıldığı bir olay, kendisinin içkili ve sanırım ilave ilaçlı bazı şeyler söyletip,
düşününce o sırada enverinde normal olmadığını, bir tür ilaç içirilmiş olabileceğini
düşünüyor. normal davranış değildi.
divanın üstüne oturtup arkasında pencere varken bir görüntü, sinirle elinde fotoğraf makinası dolaşıyor, söyleniyor, birşeyler konuşturmaya çalışıyor. kocasıymış vs hakları varmış vs. tam hatırlamıyor ama, o sıralarda ona karşı büyük bir kızgınlık var. enverde tuhaf fotoğraf makinaları oluyor bazı. onlarla dolaşınca kendini tatmin ettiğini söylüyor. seviyormuş filan.
büyük balık ellerinden kaçmışmış gibi. bir durum var.
bir kaç kere ona söyletmeye çalıştığı, söylettiği şeyleri başkalarının duyunca kendisine ne denileceğini sorunca biraz panikliyor. ama oktay adını duymaya da dayanamıyor hiç.
o sıralarda ona, kendisine bir türk kadını gibi davranılmayacağını, kabul edilmeyeceğini söylüyorlar, olsa bile,
diyorlar. hatırlıyor onu söyleyişlerini.
sanırım manevi dünya da artık onu öyle kabul etmiyor, olsa bile.
bizim yaşadığımız deneyimden edindiğimiz sonuç budur.
enverin, bizim, evimizin korku filmi halinde olduğu zamanlardı.
yukarda anlattığım sırada
o sırada berbat bir durumdaydım, karşılık veremiyordum hiç. elim kolum tutulmuştu sanki. hareketsizleştirilmiştim.
o kin ve nefretle konuşuyor, bana birilerini ve birşeyleri söyletmeye çalışıyordu
yalnızca "bana ne içirdiniz, şu anda buradan kalkmam ve sana karşı çıkmam gerekli, ama hareket edemiyorum. yalnız şunu bilin ki bugün yaptıklarınızla kaybedeceksiniz ve çok kişi zarar görecek, vebali bugünkü davranışları kurguladığınız kişilerle sizin olacak, sen tek başına böyle şeyler tasarlayacak kişi değilsin. ben çok kötü, üzücü durumlara düşürülüyorum, siz de çok kötü olacaksınız, en azından ben ne yaptığınızı bilmiyorum. sen yaptıklarının ne kadar farkındasın bilmem, bunları kimlerle yapıyorsanız, sonuçları sizin için de kötü olacak" gerçekten hakkımı helal etmedim. yaptıklarının bendeki görüntüleri kendi halklarının inançlarının kadınlarını temsil etsin.
sonra durmuştu. iş kendilerine zarar vermeye dayanınca biraz kendilerine geliyorlardı yani. enver evde yalnız konuşuyordu ama, telefonlar oluyordu sürekli, bir ara gazetenin mesaj cihazını filan da taşıyordu yanında. fotoğraf makineleri vs. benle konuşurken ara ara telefonlarla konuşuyordu vs, bazı bazı gazeteden aradıklarını iş olduğunu söyleyip gidiyordu. o sırada ayırdında değildim, meğerse durum başkalarıyla ilgiliymiş. hiç bir erkek de öyle kullanılmamalıdır. bana şöyle yap böyle yap filan diyordu bazen. o sırada fotoğraf filan mı çektiğini yoksa ezici bir psikoloji oluşturmak amaçlı paranoya mı yaratılmaya çalışıldığını düşünüyorum. çok yazık ve zavallı bir durum yani. bundan, yani böyle bir şeyi yaratmaktan gurur duyan onursuzlaştırılmış bir mahlukatı düşünemiyorum. yani inançlarını ve enerjilerini çok daha başka ve insana yakışır, onurlu bir mücadele içinde çok daha saygın bir şekilde kullanabilirlerdi. yani bizim o zamanlar yaşadıklarımız kancıklıktan da adi bir durum arzediyordu.
hiç bir zaman hasta olduğuma inanmamıştım, en ağır durumumda bile. "bana bir şey içirdiler" diyordum hep. baştan enverinde haberi yoktu sanırım, sonraları bilinçli kullanıldığını sanıyorum.
sanırım onun olayların içinde yer alması, çeşme altınyunustaki ll. türklük dünyası kongresine katıldığında başladı. ondan sonra çok değişiklikler olamaya başlamıştı. biz hep birbirimizi telefonlarlar arardık, günde 10 kere filan. "karım napıyor" diye arardı. hatta işten gazeteye gelince "karım beni aradımı" diye sorduğunu söyleyip evi arardı. gittiği yerlerde de konuşurduk hep. kaç kere eve gelirken otobüslerde ağlamaklı geldiğini söylemişti, hasta olduğumda ya bana bir şey olursa diye.
o kongre sırasında da gittiğinde aramıştım, sonra o aramıştı, yemeğin filan olduğunu gece 12-1 gibi odaya gelince arayacağını, otelin dışında bungalov gibi bir şeyde kaldığını söylemişti. gece saat 12- 1den sabaha karşı 4e kadar aramıştım. defalarca. telefonu açılmıyordu. 4-5 sıraları telefonu açtı, sesi çok kötüydü, uyuyup kaldığını duymadığını söyledi, berbat bir ses hatırlıyorum.
sonraları enver çok kötü durumlardaydı hep. korku filmi sanki, bir kaç kereler korktuğu zamanları anımsıyorum, sokakta filan bazı kişileri gördüğünde kasılıyordu eli filan. çok sonraları annemde de benzeri durumlara tanık oldum. ablamda farkettim.
o sorunlu zamanlarda ona/ envere başkasını seviyorsa gidebileceğini filan da söylemiştim oysa. kin ve nefretin son anına kadar kullanılıp bundan haz duyar bir hale getirilmiş gibiydi.
hasta edici ilaçlarla fiziksel direncim zayıflatılmıştı, ve ilaçlar içip iyileşmeye çalışıyordum hep. psikolojik hasta olduğum düşüncesi yaratılmıştı, birileriyle bir şey konuşmaya kalksam, bir şeyler anlatmaya kalksam, "ilaçlarını içsin" "ilaçlarını içtin mi" "ilaçlarını iç mukadder" saçmalıyormuşum gibi şeyler. bir yandan sağlık sorunlarıyla cebelleşirken, okulda sorunlar vardı, evde sorunlar, annemle sorunlar, ona olan sevgimizi ve saygımızı da iyi kullandı bir takım mahlukat. geçmişi düşününce o takım kişilere başka bir davranışı ve tavrı yakıştırmak olası değildi zaten. dost ve arkadaş diye oturup kalktıkları, aileleriyle çocuklarıyla, arkadaşlarıyla konuşturdukları insanlara layık gördükleri şey gerçekte kendilerini temsil ediyordu hep.
sokakta, alışveriş ederken vs hep rahatsız edici şeyler yaşıyordum.
o günlerde akşamları müzik dinleyip şarap içme alışkanlığım oldu. her akşam 1 şişe civarında içiyordum. bazen az bazen daha çok. bir kaç yıl öncesine kadar devam etti. son zamanlarda çok hasta olmaya başlamıştım. içemiyordum. vücudum kaldırmıyordu sanki. ama üzerimdeki bütün baskıları unutuyordum o zamanlar. içkiyle ve çoğu zaman kedilerimle yalnız, başka bir dünyaya geçiş yapıyordum sanki. gündüz karşılaştığım herşeyi unutuyordum. her sabah aynı sorunlarla üzerime gelen başka bir güne başlıyordum. akşamları şarap içiyordum. kedilerimle, çiçeklerimle ilgileniyordum.
bir kocayı, bir anneyi, bir kardeşi, bazı komşuları, bazı arkadaşları ve bazı öğrencileri, bu kadar yakışıksız ve aşşağılayıcı bir şekilde kullanmanın nefretinin kaynağı nedir ki.
benim bildiğim, kavga edersin, bağırırsın çağırırsın, onla arkadaşlığını bitirirsin. ama birini aşağılık, kötü, pis, aciz durumlara düşürmek için bu kadar saldırıyı anlayamıyorum. bunları hangi inançlarına yakıştırabilirler. yapılanların açığa çıkmayacağını sansalar bile, hiç kimsenin kendisine böylesine adiliği yakıştırışını anlamıyorum. allah bilir içlerinden bazılarının adları mert, şeref filandır da.
geçen yıldan bu yana, kim ne yaparsa elime fırsat geçince cevabını vereceğimi söylemeye başladım. aşşağılık ve onursuz şeylere izin vermemek, sawaşmak gerekir. insana, hiç bir canlıya, varlığa yakışmayacak kadar aşşağılık onursuz şeylere tenezzül edenlere bile böyle yardım edebiliriz. onları da aşşağılanmaktan kurtarmak hem de vahşetlerini durdurmak gereklidir. bu anlamda benim maneviyatımda kutsal bir savaşın izi var. "size karşı savaşımımın temeli sizi düştüğünüz adi ve şerefsiz durumdan kurtarmak içindir" güzel bir slogan.
burası da devam edecek,
Pazar, Aralık 23, 2007
ışık apartmanı- selmanın evi
esas kadın ergüllerin evinden oraya öğrencilerin de desteğiyle taşınmıştı. o olayları sonra anlatalım.
üst katta habibe hanımlar vardı, karı koca hacılar. erzurum, ispirliler. kızları hülya, selma onları seviyor diye, arkadaşı olmuştu. akşamları gelir, şarabından içerdi sıklıkla. uzun bir zaman her akşam. bir iki kere onun şarabını da içmiştiler sanırım. romanın baş kadın aktristine ödp ye filan üye olmayı önermişti. seçimlerde de o ve bir de esas kadının karşı dairesinde ibrahim abileri vardı, eşi ayten, oğulları murat ve bazen kız arkadaşı alev. chp yemi oy verilsin ödp yemi, vs tartışılıyordu. demokratik platformlar da duyulmaya başlanmıştı o sıralar.
hülyanın ömer ve şevket isimli kardeşleri varmışmış. dışarda merdivenlerde merhabalaşılıyordu. kız kardeşi derya vardı, evli, eşi bülent ve 2 çocuklu. her gün çocuklarıyla annelerinin evine gelirlerdi. işadamı kocası da akşamları.
yukarıya bazı bayram ziyaretleri olduysa da, iletişim hülyanın aşağıya inmesiyle, bazı durumlarda da dışardan gelirken doğrudan 4. daireye girmesiyle oluyordu.
karşıdaki ibrahim abilerle diyalog daha hoş, demokrat ve insancaydı/ görülüyordu.
arada hepbirlikte yemekler yiyorlardı.
uzun hikayeler..
ibrahim abiler evden antalya laradaki evlerine giderken mercan isimli kedilerini bıraktılar sokağa, bir de evlerini tutmaya gelen üç kız öğrenciye çok önerip, esas kadına arkadaş bırakmışlar. beğenmişler çocukları.
kızlar aileleriyle gelmeye başladılar, müzik öğrencisi olan çok yetenekli seray, esas kadının 78 lerden uzaktan tanıştığı bir tıplı arkadaşının kızı çıktı. yemeğe filan konuk oldular, bir kere kuşadasındaki öve öve bitiremedikleri geve oteldeki tatillerini bitirmeden antalya mersin taraflarındaki evlerine gideceklerine geri dönüp bir kaç gün daha kaldılar. ortak arkadaşlar hatırlandı, ege tıptan eray, hamza vs. hamzanın hapishane anıları, yurtlardan bazı kişiler, doktor arkadaş çok hümanist insanlara yardım eden bir tip olmuştu, diyaliz hastası annelerine üzülüyorlardı. 2. el araba alım satımı ve mercedes araba tutkusu üzerine konuşuldu, eşi hoş bir bayan dı, bir de oğulları vardı. ankarada filan çok iş yapıyordu. esas kadının külüstür arabasının değiştirilmesiyle ilgili de konuştulardı. değiştirilemedi tabii. herhalde parası yetmedi.
o sırada tuhaf denebilecek bir iki şey. birisi, yemekte filan kızı mutfaktan birşey getirilmesine yardımcı olurken, babası tarafından kapı kollarına karşı uyarılıyordu sürekli. dolaşırken, gider gelirken kapı kollarına takılmamasını, bir tarafına taktırmamasını filan. gülüşülüyordu sonra. biraz tuhaf bir durum var izlenimi oluşuyordu. ..
diğer arkadaşları, seraylarla birlikte gelmiştiler onlar da, menemenli pınar ve aliağada işçi babası annesi,
nevra, ailesiyle tanışılmadı sanırım, ya da yalnızca babası kapıdan konuşuldu belki de.
aileler gittikten sonra kızlarda tuhaf şeyler gözlendi, evden çıkarken filan, telefonlarının kulaklığı sürekli kulaklarında olup,
arada kapıyı çalıp saçma sapan davranışlarla saçmasapan şeyler istemeye başlamışlar. 2 kaşık yoğurt, ellerinde birer kabak kaşık vs, hepsi koridorda, bir yandan kabak oymaya çalışıp bir yandan iyi oyamadıkları için, daha iyi neyle oyabileceklerini sormalar vs.
çocuklar eğlenip eğlendiriliyorlardı sanırım, arada çatıya çıkmayla ilgili birşeyler duyuluyordu.
sürekli esas kadını evlerine çağırıyorlardı, gitmedi. bir kandil gecesi, ailesini, arkadaşlarını arayıp kandillerini kutlayıp, çocuklara kandil ziyaretine gitti,
hoş olmayan bir şeyler oldu.
üstte hülyaların karşı dairesinde sevim hanım kocası ve kızları idil, mesafeli bir diyalog. onlar çıkınca girenlerle de öyle.
alt katta güzide hanım, yıllarca almanya da yaşamış, eşi ölmüş, oğlu tarkan gelini nilüfer, torun mikail, sonra boşandılar aylin gelini oldu arada görüşüyorlardı.
ışık apartmanının karşısında bir evde yaşlı bir kadın çevreyi gözlemlerdi sürekli.
köşe karşıda da nurhaklarda ölen alpaslan özdoğanın abisi kenan- pakize- bülent- ışıl.
onlarla tümüyle rastlantıyla tanışıldı. kedileri, köpekleri justy ve rex vardı. esas kadının kedilerinin varlığıyla sokakta karşılaşmayla tanıştılar. hoş insanlardı. halen çok seyrek olarak geçerken uğruyor bazen.
yanda makedonyadan göçmüş gelmiş olan hanımefendi yapılı emine hanım vardı, çok az kızı havvanımla da tanışıldı. esas kadını sever onun gelip gitmesini isterdi hep, esas kadının annesiyle de arkadaş olmuştu. zarif bir bayandı. güzel yaşlı bir bayan. nezaketli.
bir süre sonra apartmandaki demokratik hava değişmeye başladı.
hülya eniştesinin mhp diye bir partide yönetici filan olduğunu söyledi. esas kadın onlarla ilgili konuşurken de "onlar da insan, iyi tarafları vardır" vs dediğini anımsıyor, çok esefle.
bir gün kenan beyle birlikte arabanın patlayan lastiğini değiştirmeye çalışırken, aylinle konuşurken tarkan da geliyor. omuzunda 3 tane ay işareti filan.
esas kadının canı sıkılıyor. hülyayı çağırmıyor pek. bir kere yalnız kalmak istediğinde, kapı çalınıp hülya gelmek istiyor. esas kadın, yalnız kalmak istediğini söyleyip "ben gel desemde sen gelme" diyor. kız giriyor. çok soğuk bir durum. nedensiz. öyle görünüyor işte. fazla kalamadan gidiyor. görünüşteki dostluk görünüşte bitmiş oluyor. zaten yokmuş ki.
zaten evde cansıkıcı şeyler oluyor, merdivenlerde tuhaf insanlarla karşılaşıyor bazen. kimseyle ilgili değil, bakmadan geçip gidiyor. herakşam şarap içmese katlanılmaz ve dayanılmaz zamanlar. zor günler. yalnız. kedileri var, çiçekleri. sıksık yukardan ilaçlı suyla yıkanan pancurların suyundan çiçekleri bozuluyor, söylüyor filan. bir kaç kere haber veriyorlar yıkarken.
evinde tuhaflıklar oluyor, sanki birileri giriyormuş filan gibi, hasta oluyor antibiyotikler başlıyor sıksık. daha önce ibrahim abisiyle kapı kilidi değiştirilmişti. sonra arkadaşı ismet beyle birlikte kapının kilidi değiştiriliyor. kendi öğreniyor. neredeyse 10 kere kapısının kilitlerini değiştiriyor.
hülyanın kardeşi ömer, kapıları kilitli kaldı diye sık sık balkonlardan tırmanıp evlerine balkonlardan giriyor. birkaç kere şevket.
resim yapmaya çalışıyor. orada yüksek lisans öğrencisi ayşegülle gerçekten güzel zamanları oluyor.
annesiyle sorunlar var. tuhaf şeyler oluyor. kimsenin bir dediği bir dediğini tutmuyor.
evi değiştirmeye çalışıyor. zor gibi. eşyaları atmayı düşünüyor. sonra 78 li arkadaşlarıyla karşılaşınca,
evi boşaltıyor..
devam edecek...
üst katta habibe hanımlar vardı, karı koca hacılar. erzurum, ispirliler. kızları hülya, selma onları seviyor diye, arkadaşı olmuştu. akşamları gelir, şarabından içerdi sıklıkla. uzun bir zaman her akşam. bir iki kere onun şarabını da içmiştiler sanırım. romanın baş kadın aktristine ödp ye filan üye olmayı önermişti. seçimlerde de o ve bir de esas kadının karşı dairesinde ibrahim abileri vardı, eşi ayten, oğulları murat ve bazen kız arkadaşı alev. chp yemi oy verilsin ödp yemi, vs tartışılıyordu. demokratik platformlar da duyulmaya başlanmıştı o sıralar.
hülyanın ömer ve şevket isimli kardeşleri varmışmış. dışarda merdivenlerde merhabalaşılıyordu. kız kardeşi derya vardı, evli, eşi bülent ve 2 çocuklu. her gün çocuklarıyla annelerinin evine gelirlerdi. işadamı kocası da akşamları.
yukarıya bazı bayram ziyaretleri olduysa da, iletişim hülyanın aşağıya inmesiyle, bazı durumlarda da dışardan gelirken doğrudan 4. daireye girmesiyle oluyordu.
karşıdaki ibrahim abilerle diyalog daha hoş, demokrat ve insancaydı/ görülüyordu.
arada hepbirlikte yemekler yiyorlardı.
ibrahim abilerle esas kadın daha çok ilişkiliydi. ona- ibrahim abisine bazı tartışmalarının sonunda hasan cemalın "kürt dosyası" kitabını almıştı.
uzun hikayeler..
ibrahim abiler evden antalya laradaki evlerine giderken mercan isimli kedilerini bıraktılar sokağa, bir de evlerini tutmaya gelen üç kız öğrenciye çok önerip, esas kadına arkadaş bırakmışlar. beğenmişler çocukları.
kızlar aileleriyle gelmeye başladılar, müzik öğrencisi olan çok yetenekli seray, esas kadının 78 lerden uzaktan tanıştığı bir tıplı arkadaşının kızı çıktı. yemeğe filan konuk oldular, bir kere kuşadasındaki öve öve bitiremedikleri geve oteldeki tatillerini bitirmeden antalya mersin taraflarındaki evlerine gideceklerine geri dönüp bir kaç gün daha kaldılar. ortak arkadaşlar hatırlandı, ege tıptan eray, hamza vs. hamzanın hapishane anıları, yurtlardan bazı kişiler, doktor arkadaş çok hümanist insanlara yardım eden bir tip olmuştu, diyaliz hastası annelerine üzülüyorlardı. 2. el araba alım satımı ve mercedes araba tutkusu üzerine konuşuldu, eşi hoş bir bayan dı, bir de oğulları vardı. ankarada filan çok iş yapıyordu. esas kadının külüstür arabasının değiştirilmesiyle ilgili de konuştulardı. değiştirilemedi tabii. herhalde parası yetmedi.
o sırada tuhaf denebilecek bir iki şey. birisi, yemekte filan kızı mutfaktan birşey getirilmesine yardımcı olurken, babası tarafından kapı kollarına karşı uyarılıyordu sürekli. dolaşırken, gider gelirken kapı kollarına takılmamasını, bir tarafına taktırmamasını filan. gülüşülüyordu sonra. biraz tuhaf bir durum var izlenimi oluşuyordu. ..
diğer arkadaşları, seraylarla birlikte gelmiştiler onlar da, menemenli pınar ve aliağada işçi babası annesi,
nevra, ailesiyle tanışılmadı sanırım, ya da yalnızca babası kapıdan konuşuldu belki de.
aileler gittikten sonra kızlarda tuhaf şeyler gözlendi, evden çıkarken filan, telefonlarının kulaklığı sürekli kulaklarında olup,
arada kapıyı çalıp saçma sapan davranışlarla saçmasapan şeyler istemeye başlamışlar. 2 kaşık yoğurt, ellerinde birer kabak kaşık vs, hepsi koridorda, bir yandan kabak oymaya çalışıp bir yandan iyi oyamadıkları için, daha iyi neyle oyabileceklerini sormalar vs.
çocuklar eğlenip eğlendiriliyorlardı sanırım, arada çatıya çıkmayla ilgili birşeyler duyuluyordu.
sürekli esas kadını evlerine çağırıyorlardı, gitmedi. bir kandil gecesi, ailesini, arkadaşlarını arayıp kandillerini kutlayıp, çocuklara kandil ziyaretine gitti,
hoş olmayan bir şeyler oldu.
üstte hülyaların karşı dairesinde sevim hanım kocası ve kızları idil, mesafeli bir diyalog. onlar çıkınca girenlerle de öyle.
alt katta güzide hanım, yıllarca almanya da yaşamış, eşi ölmüş, oğlu tarkan gelini nilüfer, torun mikail, sonra boşandılar aylin gelini oldu arada görüşüyorlardı.
ışık apartmanının karşısında bir evde yaşlı bir kadın çevreyi gözlemlerdi sürekli.
köşe karşıda da nurhaklarda ölen alpaslan özdoğanın abisi kenan- pakize- bülent- ışıl.
onlarla tümüyle rastlantıyla tanışıldı. kedileri, köpekleri justy ve rex vardı. esas kadının kedilerinin varlığıyla sokakta karşılaşmayla tanıştılar. hoş insanlardı. halen çok seyrek olarak geçerken uğruyor bazen.
yanda makedonyadan göçmüş gelmiş olan hanımefendi yapılı emine hanım vardı, çok az kızı havvanımla da tanışıldı. esas kadını sever onun gelip gitmesini isterdi hep, esas kadının annesiyle de arkadaş olmuştu. zarif bir bayandı. güzel yaşlı bir bayan. nezaketli.
bir süre sonra apartmandaki demokratik hava değişmeye başladı.
hülya eniştesinin mhp diye bir partide yönetici filan olduğunu söyledi. esas kadın onlarla ilgili konuşurken de "onlar da insan, iyi tarafları vardır" vs dediğini anımsıyor, çok esefle.
bir gün kenan beyle birlikte arabanın patlayan lastiğini değiştirmeye çalışırken, aylinle konuşurken tarkan da geliyor. omuzunda 3 tane ay işareti filan.
esas kadının canı sıkılıyor. hülyayı çağırmıyor pek. bir kere yalnız kalmak istediğinde, kapı çalınıp hülya gelmek istiyor. esas kadın, yalnız kalmak istediğini söyleyip "ben gel desemde sen gelme" diyor. kız giriyor. çok soğuk bir durum. nedensiz. öyle görünüyor işte. fazla kalamadan gidiyor. görünüşteki dostluk görünüşte bitmiş oluyor. zaten yokmuş ki.
zaten evde cansıkıcı şeyler oluyor, merdivenlerde tuhaf insanlarla karşılaşıyor bazen. kimseyle ilgili değil, bakmadan geçip gidiyor. herakşam şarap içmese katlanılmaz ve dayanılmaz zamanlar. zor günler. yalnız. kedileri var, çiçekleri. sıksık yukardan ilaçlı suyla yıkanan pancurların suyundan çiçekleri bozuluyor, söylüyor filan. bir kaç kere haber veriyorlar yıkarken.
evinde tuhaflıklar oluyor, sanki birileri giriyormuş filan gibi, hasta oluyor antibiyotikler başlıyor sıksık. daha önce ibrahim abisiyle kapı kilidi değiştirilmişti. sonra arkadaşı ismet beyle birlikte kapının kilidi değiştiriliyor. kendi öğreniyor. neredeyse 10 kere kapısının kilitlerini değiştiriyor.
hülyanın kardeşi ömer, kapıları kilitli kaldı diye sık sık balkonlardan tırmanıp evlerine balkonlardan giriyor. birkaç kere şevket.
resim yapmaya çalışıyor. orada yüksek lisans öğrencisi ayşegülle gerçekten güzel zamanları oluyor.
annesiyle sorunlar var. tuhaf şeyler oluyor. kimsenin bir dediği bir dediğini tutmuyor.
evi değiştirmeye çalışıyor. zor gibi. eşyaları atmayı düşünüyor. sonra 78 li arkadaşlarıyla karşılaşınca,
evi boşaltıyor..
devam edecek...
öğrencilerle olan diyaloglardan
bu bölümde öğrencilerle olan ilginç diyalogları anımsadıkça eklenilecek.
geçtiğimiz yıllarda esas kadının öğrencilerle çok dostça geçirdikleri zamanları olmuştu,
ancak,
zaman zaman bazı öğrencilerden karşılaştığı birbirini tutmayan tuhaf davranışlar nedeniyle
oranın neresi olduğunu, yada polis okulundamı hocalık yaptığını sorguladık, sordu bazen
sanırım geçen yıldı,
fakültenin soğuk, tenha bir zamanında, dışardan daha souk olan eşyasız odasına girdi,
kısa bir süre sonra, kapıda bir kız öğrenci, biraz paniklemiş havalı,
"hocam siz atölyenize girdikten sonra hemen kapıdan yaşlı beyaz saçlı sakallı bir adam çıkmış, koridorda bir kaç kişi o nu konuşuyor, çıkarken kaybolmuş adam, nereye gittiği görülmemiş sonra bana size bir bak gel dediler"
görmediğini söylüyor
öğrenci ısrarla "merih (tekin bender) hoca da görmüş" bir yandan da oda kapısının önünde durmuş atölyenin giriş kapısına bakınıyor arada, (oda kapısına gelip tuhaf şeyler söyleyip giden öğrenciler bu davranışı yapıyor hep- bir kaçına "orada kim var" diye sorduğunu anımsadı)
"herhalde daha bana görünüp korkutmak istemiyorlar, bak siz çok korkmuşsunuz,
beni sevdiklerini biliyordum zaten, korkutmamak için görünmüyorlar, ileride görüneceklerdir" konuşması daha bitmeden,
öğrenci geldiğinden daha tuhaf bir şekilde bakıp kaçarcasına gidiyor. "korkma, birileri seni korkutmak istemiş olabilir" filan arkasından sesleniyor
sonraki bir iki gün içinde, merdivenlerde merih hanımla karşılaştığında ona söylüyor, merih
öyle bir şey olmadığını söyleyip, kızgınlıkla kendisini niye böyle şeylere karıştırıyorlar diye söylene söylene söylene söylene çıkıyor..
çok çeşitli diyaloglar var daha yazılacak.
bir kere de, yalnızca öğrencilerin değil hocaların da karıştığı bir şey olmuştu.
resim bölümünün önünde küçük bir kantin vardı oturacak yerler filan,
bölümün yapısı gereği öğrencilerle tartışmalar konuşmalar olurdu hep zaten. kokteyllere gidilirdi. bölüm galerisinde kokteyller başlamıştı
seçimler zamanı, yanlış değilse o seçimlerde biz arkadaşlarla ödpye oy vermiştik. vesile uğur filan, çoğu kişi öyle konu ediliyordu, matematikten sevgi ile de sık görüştüğümüz bir zamandı, can yücellerin filan aday olduğu zamandı.
yine de zamanı bir kontrol edebiliriz sonra.
seçimlerin sabahı herkes şoktaydı, tuhaf bir şekilde hem de, tabi konuşmalar yorumlar, "mhp nasıl bu kadar oy almış ya, allah kahretsinler, sanırım akp nin de oyları yüksek olmakla birlikte mhpye daha çok şaşırılıyordu, sevgi filan bir sürü kişi "üüüüüü üü" "bundan sonra böyle" deyip eliyle kurt işareti yapılıyordu, o seçimlerin etkisi geçene kadar bir süre sürdü bu. belki bir kaç gün, çevremizde bu tuhaf psikoloji hakim oldu/edildi.
tuhaf olan, bir kaç öğrencim bana gizlice, korkuyorlardı, bazı konuşmalara tanık olmuşlar,
onlarla olan konuşmayı söylememek kaydıyla
o konuşmalar ve işaretlerden uzak durmamı, başka amaçlarla kullanmak için planlandığını duyduklarını söylediler.
adacık gibi bir şey daha. çocukların söyledikleri doğruysa, allah böyle elde edilen hiçbirşeyi kimseye hayırlı kılmasın, lanetlenmiş olsunlar
başka konuşmalardan biri,
bir kere değil çeşitli kerelerde değişik kişiler buna ilişkin değişik şeyler söylediler.
herhangi bir kasıt olabileceği gibi bir düşüncem var.
kadın doktoruna gitme ve cocuk sahibi olma, çocuk aldırma vs.
resim bölümünün çalışma yapısından kaynaklanan bir şekilde, değişik konuşmalar hocalarla öğrenciler arasında geçmiştir. yani bir anneyi, hamile kadını, ölen çocukları, kürtajı vs konu eden bir öğrenci konuyla ilgili konuşmaların başlangıcı olabilir.
ben de bir ara değişik zamanlarda bana kadın doktoru, sorulduğunu filan anımsıyorum. memurlardan filan. geçen 3-4 yıldan beri özellikle konuşulduğunu düşündüğüm şeyler var.
bana çocuk aldırma, doktora gitme vs.
hayatımda bir kere kadın doktoruna muayeneye gittim. 90-91 gibi anımsıyorum. enfeksiyondan, nasıl kaptığımı bilmiyorum. şüpheli bir durum bence. o zamanlar sık görüştüğümüz arkadaşlardan mine eczacı olduğu için, onun da doktoru ve arkadaşları olan bornovada muayenehanesi olan, "gülserin balık" adındaki sarışın kumral gibi uzunca hafif dalgalı saçları olan bir bayan doktordu. 15 günlük tedavi ve sonra kontrole gitmiştim. saçları biraz daha kısaydı 2. görüşmemizde. başka doktora ihtiyacım olmadı.
bir süre sonra arş gör arkadaşım tijen şikarın da bir sorunu olduğu için sanırım onun için de birlikte gitmiştik bir kere daha. aynı doktora gittiğimiz gibi hatırlıyorum. bir süre sonra o kadının antalyaya taşındığının söylendiğini anımsıyorum. başka bir kere eski evdeki bir komşumun yanında şirinyerde bir doktora gittiğimiz gibi anımsıyorum. daha eskiydi bu. bekleme odasında beklemiştim. o sırada oturduğumuz evin yakınlarındaydı muayenehanesi. çok net değil.
hiç çocuğum olmadı, çocuk da aldırmadım. öyle bir ilişkim de olmadı zaten. kadın doktorlarıyla ilgili mediko ve 9 eylül hastanesinde de komikliğe varan şeyler anımsıyorum bir kaç kere. ultrason çekilirken muayene olmak gerektiğini söyleyince "sonra gelirim" diye kaçışım filan. medikodada muayene etmeden ilaç yazmak istememişti doktor. sanırım idrar yolları enfeksiyonu vardı, ağrı olunca, kanser olabileceğini, muayene etmek gerektiğini yoksa ilaç yazmayacağını söyleyince, muayene olmadan çıkıp, kendim eczaneden 2 kutu cipro alıp iyileşmiştim.
zaman zaman muayene olmak gerekir tabi gerekince de, hangi hastalık olursa olsun, güvenilecek doktorlara muayene olmak gerekiyor. bunun nasıl olacağını bilmiyorum. hipokrat yeminli insanlar. bir kere cansıkıcı bir tacize uğramıştım. mecburen dekanlıkta gittiğimiz doktorun birinden de, o sırada hastaydım, grip öksürük vs. sonradan çok canım sıkılmıştı. kaç yıldan beri ilaçlarımı kendim gidip alıyorum eczaneden. doktora gitmekten soğumuştum. bu hepsine söylenen bir şey değil tabi. belki doktorlarla ilgili bir bölüm açmam daha iyi olacak.
kısa geçiştirilince gerçekten insanlığa hizmet idealleri olan insanları, doktorları da incitmemek gerekiyor. zaten her meslekte, bulunduğu yapıyı kişisel hırsları için kullanabilen, çevrelerine zarar verebilen şahıslar çıkabilir. bunların önlenmesi nasıl olacak, belki üzerinde durulması gereken şey bu. bazen insanlar yeterli bilgileri olamayınca da istemeden sorun olabiliyorlar. yaptıklarının bilincinde olmadan. bilinçli ve kasti şeyler çok daha kötü tabii.
bunlarla ilgili, kadın doktorları ve çocuk aldırmalarla ilgili, bazı şeyler konuşulduğunu, sorulduğunu anımsıyorum. karışık bir şekilde. herhalde başka sorunlarım vardı o aralar, evde filan. hastalıklar vs. kimlerin ne amaçla ne sorduğunu anlayamayacağınız bir durum yani. hele kişilerin kendi sorunlarından, ihtiyaçlarından ve yaptıkları işlerinden yola çıkılınca.
bir ara bir sürü kişi bu tür konuları konuşuyordu da, aklımın bir kıyısında kalmış nedense.
net hatırladıkça kaydederim.
bir kaç yıl önceki derslerimden birinde hüseyin uysal, engin ve erkan adlı 3 öğrenci baya sorun yarattılar. izlenimim kendi başlarına yaptıkları birşey değildi, konuşmaları imaları, duydukları şeyleri tekrarlamaları, vs vs. hüseyin diğer bölümlerden filan arkadaşı olan kız öğrencileri depoya sokup başka dersler işlenirken filan girip çıkıp sorunlar yaratıyordu, keman çalmaya kalkıyordu ama, sanırım bir yerlere göndermeler yapmaktı niyetleri, emine başkandı o zaman, onu başka sınıfa geçirttirdim. zaten beş altı kişilik bir sınıftı. engin çok iyi bir çocuktu ama, annesiyle babası ayrılmışmış, kız kardeşi vardı ve kendisi de kaza geçirmişti diye sorunluydu biraz, kullanıldığını düşünüyorum. bazen derse bir kaç erkek arkadaşını filan getirmişti, sonra getirmesini istememiştim. ders yaptırmamak için uğraştılar. erkan da hiç söylediklerimi dinlemeden, yaptığı bir kaç illüstrasyonu kabul ettirmeye çalışıyordu, bir iki kız öğrenci gayret ediyordu ama, derste konsantrasyon olmuyordu zaten. zaten sınava çağırmadım onları. dersteki durumlarıyla not verip, provakasyon edenlere sınırda geçme notu verip, öbür dönem başka hocanın öğrencisi olmalarını istedim. o zaman benden resim anasanat derslerini alıp yandal dersleri verdiler. sanırım çocuklar başarılı bir görev yapmışlardı. onlarda atabeyler isimleri geçti bir kaç kere. özellikle engin, parmağında tuhaf bir yüzük gösterip, tuhaf bir şapkayla kapıya dayanıp arada dış kapının oraya bakarak, atabeyler vs birşeyler hatırlıyorum. bu ismi bir kaç telafuz etmişlerdi, bir süre sonra sanırım onların dersleri bittikten sonra öyle bir operasyon anımsıyorum. çocuklar kendi başlarına yapmıyorlardı bu şeyleri, sanırım bağlı oldukları bir yerler vardı.
birileri çeşitli şeyleri, değişik şekillerde öğrencilere filan söyletip, onlarla filan, nedeni neydi, bu şekilde ne elde ediyorlardı bilmem. bazen öğrencileri kovuyordum, "böyle şeyler konuşacaksanız gidin" diye, "benle ilgili bir şey bile olsa istemiyorum" filan diye.
daha önceki yıllarda sadık isminde bir öğrenci vardı, arkadaşı çağdaş vardı. sadık da bilinçle zarar vermeye çalışanlardandı. hatta sonradan okula birileri gelip bir kız öğrencinin çantasını çalmaya kalkışmışlarmış da o yakalayıp güvenlikçilere teslim etmişmiş. filan, yani yalnızca öğrenci olmayan havalardaydı. derslerimde sorun yarattı ve bana zarar vermek için de çaba göstermiş, diğer öğrenciler tepki göstermişlerdi, anama küfrediyormuşmuş filan. sonra annesinin rahim kanseri olduğunu ve çok üzüldüğünü duymuşlar bazı öğrenciler, bana yaptıkları nedeniyle "oh olsun" filan demişlerdi de, çocukların sapkınlıklarını annelerine bağlamamak gerektiğini konuşmuştuk sınıfta. o sınıfta özellikle, bir kaç öğrenci ve yanlış hatırlamıyorsam sevinç adındaki bir öğrenci, sadığın resmi düzeyde de bana kara çalmasını önleyici bir girişimde bulunmuşlarmış. konuyu bana dolaylı şekillerde duyurmuşlardı sonradan. cumhuriyet halk partisi gençlik kollarından birileri kızı takdir etmiş çok, politikaya girmesini istemişlermiş. daha sonra konuyu bana açan başka öğrencilerle konuşurken, onaylamadıkları, pis ve kötü, iftiracı bir durumu reddetmenin, kendi yaşamsal süreçlerinde onurlu bir davranış olarak kendi kendilerine elde ettikleri bir yaşam referansı olduğunu söylemiştim.
konularla olan kopukluklar, olaylar olurken yalnız onları yaşamıyorsunuz da ondan. o sırada evde okulda, işte, alışverişte, komşularda vs çeşit çeşit sorunlar yaşıyorsunuz. bazı şeyleri uzaktan baktığınızda görüyorsunuz.
devm edecek....
geçtiğimiz yıllarda esas kadının öğrencilerle çok dostça geçirdikleri zamanları olmuştu,
ancak,
zaman zaman bazı öğrencilerden karşılaştığı birbirini tutmayan tuhaf davranışlar nedeniyle
oranın neresi olduğunu, yada polis okulundamı hocalık yaptığını sorguladık, sordu bazen
sanırım geçen yıldı,
fakültenin soğuk, tenha bir zamanında, dışardan daha souk olan eşyasız odasına girdi,
kısa bir süre sonra, kapıda bir kız öğrenci, biraz paniklemiş havalı,
"hocam siz atölyenize girdikten sonra hemen kapıdan yaşlı beyaz saçlı sakallı bir adam çıkmış, koridorda bir kaç kişi o nu konuşuyor, çıkarken kaybolmuş adam, nereye gittiği görülmemiş sonra bana size bir bak gel dediler"
görmediğini söylüyor
öğrenci ısrarla "merih (tekin bender) hoca da görmüş" bir yandan da oda kapısının önünde durmuş atölyenin giriş kapısına bakınıyor arada, (oda kapısına gelip tuhaf şeyler söyleyip giden öğrenciler bu davranışı yapıyor hep- bir kaçına "orada kim var" diye sorduğunu anımsadı)
"herhalde daha bana görünüp korkutmak istemiyorlar, bak siz çok korkmuşsunuz,
beni sevdiklerini biliyordum zaten, korkutmamak için görünmüyorlar, ileride görüneceklerdir" konuşması daha bitmeden,
öğrenci geldiğinden daha tuhaf bir şekilde bakıp kaçarcasına gidiyor. "korkma, birileri seni korkutmak istemiş olabilir" filan arkasından sesleniyor
sonraki bir iki gün içinde, merdivenlerde merih hanımla karşılaştığında ona söylüyor, merih
öyle bir şey olmadığını söyleyip, kızgınlıkla kendisini niye böyle şeylere karıştırıyorlar diye söylene söylene söylene söylene çıkıyor..
çok çeşitli diyaloglar var daha yazılacak.
bir kere de, yalnızca öğrencilerin değil hocaların da karıştığı bir şey olmuştu.
resim bölümünün önünde küçük bir kantin vardı oturacak yerler filan,
bölümün yapısı gereği öğrencilerle tartışmalar konuşmalar olurdu hep zaten. kokteyllere gidilirdi. bölüm galerisinde kokteyller başlamıştı
seçimler zamanı, yanlış değilse o seçimlerde biz arkadaşlarla ödpye oy vermiştik. vesile uğur filan, çoğu kişi öyle konu ediliyordu, matematikten sevgi ile de sık görüştüğümüz bir zamandı, can yücellerin filan aday olduğu zamandı.
yine de zamanı bir kontrol edebiliriz sonra.
seçimlerin sabahı herkes şoktaydı, tuhaf bir şekilde hem de, tabi konuşmalar yorumlar, "mhp nasıl bu kadar oy almış ya, allah kahretsinler, sanırım akp nin de oyları yüksek olmakla birlikte mhpye daha çok şaşırılıyordu, sevgi filan bir sürü kişi "üüüüüü üü" "bundan sonra böyle" deyip eliyle kurt işareti yapılıyordu, o seçimlerin etkisi geçene kadar bir süre sürdü bu. belki bir kaç gün, çevremizde bu tuhaf psikoloji hakim oldu/edildi.
tuhaf olan, bir kaç öğrencim bana gizlice, korkuyorlardı, bazı konuşmalara tanık olmuşlar,
onlarla olan konuşmayı söylememek kaydıyla
o konuşmalar ve işaretlerden uzak durmamı, başka amaçlarla kullanmak için planlandığını duyduklarını söylediler.
adacık gibi bir şey daha. çocukların söyledikleri doğruysa, allah böyle elde edilen hiçbirşeyi kimseye hayırlı kılmasın, lanetlenmiş olsunlar
başka konuşmalardan biri,
bir kere değil çeşitli kerelerde değişik kişiler buna ilişkin değişik şeyler söylediler.
herhangi bir kasıt olabileceği gibi bir düşüncem var.
kadın doktoruna gitme ve cocuk sahibi olma, çocuk aldırma vs.
resim bölümünün çalışma yapısından kaynaklanan bir şekilde, değişik konuşmalar hocalarla öğrenciler arasında geçmiştir. yani bir anneyi, hamile kadını, ölen çocukları, kürtajı vs konu eden bir öğrenci konuyla ilgili konuşmaların başlangıcı olabilir.
ben de bir ara değişik zamanlarda bana kadın doktoru, sorulduğunu filan anımsıyorum. memurlardan filan. geçen 3-4 yıldan beri özellikle konuşulduğunu düşündüğüm şeyler var.
bana çocuk aldırma, doktora gitme vs.
hayatımda bir kere kadın doktoruna muayeneye gittim. 90-91 gibi anımsıyorum. enfeksiyondan, nasıl kaptığımı bilmiyorum. şüpheli bir durum bence. o zamanlar sık görüştüğümüz arkadaşlardan mine eczacı olduğu için, onun da doktoru ve arkadaşları olan bornovada muayenehanesi olan, "gülserin balık" adındaki sarışın kumral gibi uzunca hafif dalgalı saçları olan bir bayan doktordu. 15 günlük tedavi ve sonra kontrole gitmiştim. saçları biraz daha kısaydı 2. görüşmemizde. başka doktora ihtiyacım olmadı.
bir süre sonra arş gör arkadaşım tijen şikarın da bir sorunu olduğu için sanırım onun için de birlikte gitmiştik bir kere daha. aynı doktora gittiğimiz gibi hatırlıyorum. bir süre sonra o kadının antalyaya taşındığının söylendiğini anımsıyorum. başka bir kere eski evdeki bir komşumun yanında şirinyerde bir doktora gittiğimiz gibi anımsıyorum. daha eskiydi bu. bekleme odasında beklemiştim. o sırada oturduğumuz evin yakınlarındaydı muayenehanesi. çok net değil.
hiç çocuğum olmadı, çocuk da aldırmadım. öyle bir ilişkim de olmadı zaten. kadın doktorlarıyla ilgili mediko ve 9 eylül hastanesinde de komikliğe varan şeyler anımsıyorum bir kaç kere. ultrason çekilirken muayene olmak gerektiğini söyleyince "sonra gelirim" diye kaçışım filan. medikodada muayene etmeden ilaç yazmak istememişti doktor. sanırım idrar yolları enfeksiyonu vardı, ağrı olunca, kanser olabileceğini, muayene etmek gerektiğini yoksa ilaç yazmayacağını söyleyince, muayene olmadan çıkıp, kendim eczaneden 2 kutu cipro alıp iyileşmiştim.
zaman zaman muayene olmak gerekir tabi gerekince de, hangi hastalık olursa olsun, güvenilecek doktorlara muayene olmak gerekiyor. bunun nasıl olacağını bilmiyorum. hipokrat yeminli insanlar. bir kere cansıkıcı bir tacize uğramıştım. mecburen dekanlıkta gittiğimiz doktorun birinden de, o sırada hastaydım, grip öksürük vs. sonradan çok canım sıkılmıştı. kaç yıldan beri ilaçlarımı kendim gidip alıyorum eczaneden. doktora gitmekten soğumuştum. bu hepsine söylenen bir şey değil tabi. belki doktorlarla ilgili bir bölüm açmam daha iyi olacak.
kısa geçiştirilince gerçekten insanlığa hizmet idealleri olan insanları, doktorları da incitmemek gerekiyor. zaten her meslekte, bulunduğu yapıyı kişisel hırsları için kullanabilen, çevrelerine zarar verebilen şahıslar çıkabilir. bunların önlenmesi nasıl olacak, belki üzerinde durulması gereken şey bu. bazen insanlar yeterli bilgileri olamayınca da istemeden sorun olabiliyorlar. yaptıklarının bilincinde olmadan. bilinçli ve kasti şeyler çok daha kötü tabii.
bunlarla ilgili, kadın doktorları ve çocuk aldırmalarla ilgili, bazı şeyler konuşulduğunu, sorulduğunu anımsıyorum. karışık bir şekilde. herhalde başka sorunlarım vardı o aralar, evde filan. hastalıklar vs. kimlerin ne amaçla ne sorduğunu anlayamayacağınız bir durum yani. hele kişilerin kendi sorunlarından, ihtiyaçlarından ve yaptıkları işlerinden yola çıkılınca.
bir ara bir sürü kişi bu tür konuları konuşuyordu da, aklımın bir kıyısında kalmış nedense.
net hatırladıkça kaydederim.
bir kaç yıl önceki derslerimden birinde hüseyin uysal, engin ve erkan adlı 3 öğrenci baya sorun yarattılar. izlenimim kendi başlarına yaptıkları birşey değildi, konuşmaları imaları, duydukları şeyleri tekrarlamaları, vs vs. hüseyin diğer bölümlerden filan arkadaşı olan kız öğrencileri depoya sokup başka dersler işlenirken filan girip çıkıp sorunlar yaratıyordu, keman çalmaya kalkıyordu ama, sanırım bir yerlere göndermeler yapmaktı niyetleri, emine başkandı o zaman, onu başka sınıfa geçirttirdim. zaten beş altı kişilik bir sınıftı. engin çok iyi bir çocuktu ama, annesiyle babası ayrılmışmış, kız kardeşi vardı ve kendisi de kaza geçirmişti diye sorunluydu biraz, kullanıldığını düşünüyorum. bazen derse bir kaç erkek arkadaşını filan getirmişti, sonra getirmesini istememiştim. ders yaptırmamak için uğraştılar. erkan da hiç söylediklerimi dinlemeden, yaptığı bir kaç illüstrasyonu kabul ettirmeye çalışıyordu, bir iki kız öğrenci gayret ediyordu ama, derste konsantrasyon olmuyordu zaten. zaten sınava çağırmadım onları. dersteki durumlarıyla not verip, provakasyon edenlere sınırda geçme notu verip, öbür dönem başka hocanın öğrencisi olmalarını istedim. o zaman benden resim anasanat derslerini alıp yandal dersleri verdiler. sanırım çocuklar başarılı bir görev yapmışlardı. onlarda atabeyler isimleri geçti bir kaç kere. özellikle engin, parmağında tuhaf bir yüzük gösterip, tuhaf bir şapkayla kapıya dayanıp arada dış kapının oraya bakarak, atabeyler vs birşeyler hatırlıyorum. bu ismi bir kaç telafuz etmişlerdi, bir süre sonra sanırım onların dersleri bittikten sonra öyle bir operasyon anımsıyorum. çocuklar kendi başlarına yapmıyorlardı bu şeyleri, sanırım bağlı oldukları bir yerler vardı.
birileri çeşitli şeyleri, değişik şekillerde öğrencilere filan söyletip, onlarla filan, nedeni neydi, bu şekilde ne elde ediyorlardı bilmem. bazen öğrencileri kovuyordum, "böyle şeyler konuşacaksanız gidin" diye, "benle ilgili bir şey bile olsa istemiyorum" filan diye.
daha önceki yıllarda sadık isminde bir öğrenci vardı, arkadaşı çağdaş vardı. sadık da bilinçle zarar vermeye çalışanlardandı. hatta sonradan okula birileri gelip bir kız öğrencinin çantasını çalmaya kalkışmışlarmış da o yakalayıp güvenlikçilere teslim etmişmiş. filan, yani yalnızca öğrenci olmayan havalardaydı. derslerimde sorun yarattı ve bana zarar vermek için de çaba göstermiş, diğer öğrenciler tepki göstermişlerdi, anama küfrediyormuşmuş filan. sonra annesinin rahim kanseri olduğunu ve çok üzüldüğünü duymuşlar bazı öğrenciler, bana yaptıkları nedeniyle "oh olsun" filan demişlerdi de, çocukların sapkınlıklarını annelerine bağlamamak gerektiğini konuşmuştuk sınıfta. o sınıfta özellikle, bir kaç öğrenci ve yanlış hatırlamıyorsam sevinç adındaki bir öğrenci, sadığın resmi düzeyde de bana kara çalmasını önleyici bir girişimde bulunmuşlarmış. konuyu bana dolaylı şekillerde duyurmuşlardı sonradan. cumhuriyet halk partisi gençlik kollarından birileri kızı takdir etmiş çok, politikaya girmesini istemişlermiş. daha sonra konuyu bana açan başka öğrencilerle konuşurken, onaylamadıkları, pis ve kötü, iftiracı bir durumu reddetmenin, kendi yaşamsal süreçlerinde onurlu bir davranış olarak kendi kendilerine elde ettikleri bir yaşam referansı olduğunu söylemiştim.
konularla olan kopukluklar, olaylar olurken yalnız onları yaşamıyorsunuz da ondan. o sırada evde okulda, işte, alışverişte, komşularda vs çeşit çeşit sorunlar yaşıyorsunuz. bazı şeyleri uzaktan baktığınızda görüyorsunuz.
devm edecek....