bu romanda adı geçen kişilerin gerçek hayatla ve yaşayanlarla uzaktan yakından ilişkileri yoktur. hepsi bir hayal ürünüdür. tanıdığınız yada ilişkilendirdikleriniz olursa bir rastlantıdan ibarettir. belki dejavu olabilir.
süreç içersinde yazılım genişleyecek, açıklamalar olacak.
tombiş:
tombiş toroman:
çıtır, pıtırcık:
benekis- benekus- benek
bulut:
rüzgar:
ülaka: kur'an-ı kerim de en çok geçen isim, "onlar" demek.
ufuk-reçhan semercioğlu: gerçekten bucadaki nitelikli kişilerdendiler.
mustafa toprak.: şerefli adamlardan biri
rengin akboy: işini iyi bilen biri, ordinaryus prof.
envar: nurlu demek
ahmet-nurten: evlerine gelip gittikleri "annemiz" dedikleri yaşlı bir kadınla çok iyi ilgilenmişler. madalyalık bir memleket meselesi.
enver-ergül: yunanistanlı evsahipleri:
psikiyatri doktoru beyazıt yemez: romanın esas kadınını, kimyasalların etkisiyle korkunç bir zihin çalkantısı yaşarken yaka paça ona götürüp 20 gün rapor alıyorlar. ufuk ilgileniyor. içeride esas kadına ısrarla tanrıyla konuşup konuşmadığını ve nerede konuştuğunu soruyor. ona tehlikeli paranoid ya da paranoid şizoidden bahsedip, ilaçlarını içip iyileşmesi gerektiğini söylüyor. esas kadın rüyalarından, inançlarından, peygamberden bahsetse de ısrarla tanrıyla olan konuşmayı soruyor ve esas kadın ona, yaşadığı o çalkantıya rağmen; "arada dua ediyorum, dua etmek tanrıyla konuşmaksa, dua ederken konuşuyorum" diyor, ama o gene de bu yanıttan pek tatmin olmuyor. esas kadının o zamanki kedisinin kızartılıp yenmek istenmesiyle ilgili de bir konuşmaları geçiyor. "kadın herhalde benim kızıp tepki göstermem içindir" diyor, doktor şüpheyle ona bakıyor.
yıllar sonra esas kadın başka bir psikiyatri doktoru olan ayşegül özerdeme gittiğinde koridorda doktoru uzaktan görüyor. çalışanlardan öğreniyor. amerikada eğitim görüp gelmiş. şişmanlamış filan. esas kadın onun tanrıyla ilgili konularda düşüncelerinde değişme olup olmadığını filan düşünüyor. belki amerikada birkaç tanrıyla karşılaşmıştır diye.
ordinaryus prof. cevdet arsal: rengin akboyun hocası, sonra esas kadını ona götürüyorlar, özel muayenehanesine. üçü odasına girerken telefonda birilerine"şimdi geldi, özeldir, ilgileneceğim" vs diyor. ona uzun süre kullanacağı ilaçların tarifini veriyor. çok çevreye kendini hasta gibi lanse etmemesi filan da söyleniyor, sanırım iki doktorda aynı şekilde yaklaşıyor. düzelecek ve bir şey olursa ilaçlarını içecek. çevresindeki insanlara güvenecek. kendisi yolunu bulmakta zorlandığında onlara güvenecek, söylenenleri dinleyecek.
çalkantı korkunç, sarhoşluğu düşünün. sarhoşsunuzdur ve çevreyle algılamanızdaki çalkantıyı.
psikiyatri doktoru ayşegül özerdem: 91-92 gibi yaşadığı iki psikiyatri doktoru deneylerinden sonra esas kadın, yıllar sonra, ilerde tam tarih yazılacak, 2001 gibi rektöer emin beyin arkadaşlarından hale hanıma sorup tavsiyesiyle gidiyor. mantıklı buluyor kadını. doktor ona özellikle medyada tv gazete vs, kendisi için yazılmış olduğunu sandığı şeyler olup olmadığını soruyor. esas kadın arada olduğunu söyleyince de, bu tür hastalıklarda böyle şeylerin normal olduğunu ve bunları dikkate almamasını, insanların yaşadıkları süreçte adacıklar gibi hastalıklar yaşayıp geçirdiklerini, belki bir daha hiç hasta olmayabileceğini, kendi kendisine yardım edebileceğini, kendini hasta edecek düşüncelerden kişilerden uzak durmasının iyi olacağını, ilaçları kullanmamayı deneyebileceğini, hatta o arada kendisine gidip düşüncelerini anlatabileceğini söylüyor. ve yaşadığı şeylere ilişkin bir şey soruyor. o sırada içeri biraz evel koridorda duran, oranın çalışanlarından olduğunu söyleyen esmer uzunca boylu kemikli zayıf adam kapıyı açıp içeri bakıyor.
esas kadın sonra doktora, bu şekilde şeyler olduğunda, o kişilerin polis olarak mı çalıştıklarını düşündüğünü ve kendisini denetlemek amacıyla mı baktıklarını düşündüğünü söylüyor. biraz esas kadının mazisinden bahsediliyor. o konuşmadan sonra ilaçları bırakıyor, dışarlarda filan pek şey yiyip içmmemeye dikkat ediyor. tadını beğenmediği şeyleri döküyor. öğrendiğimize göre hala ilaç kullanmıyor. gerçekten her şey bir adacık gibi olup bitmiş sanki.
ali nejatın düğünü: ghiyodan ali nejat fuarda evlenirken, esas kadın pistin kıyısında okul arkadaşlarıyla otururken bir içki yanlışlığı oluyor. kendisi farketmeden. gazetecilikten birbirine benzer tipleri olan iki arkadaşından birisi, ergun gümrah olabilir, uzunca boylu sarışın, renkli gözlü gibi. o kişinin içki kadehini esas kadının önüne koymuşlar, bir garson, birkaç yudum sonra gelip kadehi almak istiyor, çevresindekiler arkadaşları olduğunu, içkinin kalmasında bir sakınca olmadığını söylüyorlar. biraz sonra kadeh yarılanınca garson gelip o içkinin ona ait olmadığını söyleyip kadehi alıp gidiyor. esas kadına yeni bir şarap getiriyor.
eşi de oralardayken bir ara kıyıda pencere kenarında oturan, hiç dikkat çekmeyen, dursun adındaki bir adam, yanında genççe bir kadın ve sonra yanlarından kalkan bir adamın olduğu masaya oturtuluyor. kısa bir süre. nasıl ve neden olduğunu anlamıyor hiç. bir adacık gibi birşey işte. hala o kişilerin kimler olduğunu, neden öyle birşey olduğunu düşünürmüş.
andrew cumanan: esas kadının karşılaştığı arkadaş olduğu kişilerden birisi, eşcinsel, gazetelerde dramatik bir şekilde çıkmıştı. fuları çok hoştu. harbi serseriydi.
john mark karl: bir ara çok adı geçiyordu. onunla ilgili bir şeyler söyletmeye çalışıyorlardı. esas kadın duyduğu konuşmalardan onu karl marks olarak anladı. sordu. sanırım orada bozuk bir durum olmuştu.
mine-osman ülkü: esas kadının gazeteci kocasının arkadaşlarıydılar. bir ara minenin yeni tanıştığı birilerine kefil olmamasını söyledi diye, soğudulardı. arkadaşlıkların engellenmesi gibi anlaşıldı filan. sonra kefil oldukları kişiler kaçıp onları ortada bırakınca, minenin eczanesi batıp, durumları kötü olmuştu, onlara bucak aşiretinden birisi ekonomik olarak yardımcı oluyor diye duymuştuk. sonra bir kaç kez karşılaşılıp bir daha görüşülmedi sanırım.
osmanın yalnız evlerine yatmaya gelmesini istememişti, osman da enverde kötü durumdaydılar. o dönemden bir iki yıl kadar sonra osman gene geliyor, akşam balkonda konuşulurken, boyuna paradan bahsediyor, ve bazı tehditkar imalar. esas kadın onun kurt işareti yaptığı elini yumrukluyor. birşeyler konuşuluyor. sonra gitmeye kalkıyor, enverle itiş kakış yapıyorlar arkada, şaka diyorlar ve esas kadın kapıyı açarken osman kendini zor dışarı atıp, "kızımın adı deniz, kızımın adı deniz" diyerek gidiyor. o sıralarda olan ikinci kızlarının adını deniz koymuşlardı. denizköyde yol geçen hanı gibi bir evlerinin olduğunu söylemişti balkonda.
ışık teoman-hacer kırkayak teoman: esas kadının gazeteci kocasının arkadaşlarındandılar। ışık belediyede halkla ilişkilerde çalışırken, çakmur zamanında yeni başlayan izkent evlerinde kooperatifin olduğunu haber verip, kendisi annesini girdirdiğini filan söyleyip, onların da kooperatife girmelerine etken olmuşlardı.
selmave cezmi beyler: evlerinde kiracı oldum, şu anda yazmak istediğim şey, oğulları cihan öldüğü zaman, yukardaki hacı habibe hanımın söylemesiyle bir kaç kişi gitmiştik. kalabalıktı evleri, selma çok kötüydü, cezmi bey birden "affedin beni, sizden çok özür diliyorum, ben yapılan kötülükleri önleme yerine güldüm geçtim, şimdi tanrı bana yukardan gülüyor, oğlumu o yüzden aldı, yapılmaması gereken şeylerin yapılmasına izin vermemeliydim, selmanın suçu ve haberi yok, affedin" diye defalarca konuşmaya ağlamaya başlamıştı ki, birileri onunla ilgilenip, oğlunu kaybetme şokuna girdiği söylenip, bizleri selmanın yanına doğru götürmüşlerdi. o başka bir odadaydı. acaba cezmi beyi bu kadar dehşete düşüren olay neydi? o anda çok acı çekiyordu ve baskısız konuşmuştu. neler olmuştu onun da bilgisiyle?
Cuma, Aralık 21, 2007
romanın geçtiği mekanlar
bu romanda geçen mekanlar kesinlikle gerçekdışıdır.
herhangi bir şekilde duyduğunuzu tanıdığınızı sansanız bile es geçiniz. heryer bir rastlantıdan ibarettir. dejavu gibi bir şey olabilir tabii.
süreç içersinde mekanlar ve açıklamaları yazılacak hep.
hierapolis:
smyrna:
denizliköy:
denizköy:
izmir:
deu. buca eğitim fakültesi:
eylülköşk:
tınaztepe:
laventure:
baryum:
lasera:
birlik apartmanı: 6 nolu daire
deü. tıp fakültesi:
galeri:
forbes köşkü:
buca tren istasyonu:
günaydın gazetesi izmir bürosu:
gazete ege izmir bürosu:
yeniasır:
smryna hilton:
prenses otel:
ergülle enverin evi:
minenin eczanesi: gamze eczanesi,
ışıkla hacerin evleri: 2 yerde
ışık apartmanı-selmanın evindeki kiracılığım
halikarnassos- bodrum:
marmariz:
istanbul: sarıyer, emirgan, kuştepe, özdemir sabancı emirgan ortaokulu,
kaplanlar mahallesi:
depremevleri:
muğla yatılı kız öğretmen lisesi:
kuşadası:
kipa:
londra:
radisson hotel:
atina: yolcu gemisi,
çeşme:
alaçatı:
mitillini:
tom amcanın kulübesi:
müze:
köprü:
elbiselerin olduğu yer:
karşılanma yeri:
piccadilly:
özgürlük parkı:
radyo cewlik: dj.lik denemem,
pazar:
ırkçılık karşıtı festival:
ghiyo:
londra metrosu
kuzey kıbrıs havayolları uçağı
erdoğan kız öğrenci yurdu:
o ağacın altı:
kumsal:
devam edecek.. açıklamaları yazılacak.
herhangi bir şekilde duyduğunuzu tanıdığınızı sansanız bile es geçiniz. heryer bir rastlantıdan ibarettir. dejavu gibi bir şey olabilir tabii.
süreç içersinde mekanlar ve açıklamaları yazılacak hep.
hierapolis:
smyrna:
denizliköy:
denizköy:
izmir:
deu. buca eğitim fakültesi:
eylülköşk:
tınaztepe:
laventure:
baryum:
lasera:
birlik apartmanı: 6 nolu daire
deü. tıp fakültesi:
galeri:
forbes köşkü:
buca tren istasyonu:
günaydın gazetesi izmir bürosu:
gazete ege izmir bürosu:
yeniasır:
smryna hilton:
prenses otel:
ergülle enverin evi:
minenin eczanesi: gamze eczanesi,
ışıkla hacerin evleri: 2 yerde
ışık apartmanı-selmanın evindeki kiracılığım
halikarnassos- bodrum:
marmariz:
istanbul: sarıyer, emirgan, kuştepe, özdemir sabancı emirgan ortaokulu,
kaplanlar mahallesi:
depremevleri:
muğla yatılı kız öğretmen lisesi:
kuşadası:
kipa:
londra:
radisson hotel:
atina: yolcu gemisi,
çeşme:
alaçatı:
mitillini:
tom amcanın kulübesi:
müze:
köprü:
elbiselerin olduğu yer:
karşılanma yeri:
piccadilly:
özgürlük parkı:
radyo cewlik: dj.lik denemem,
pazar:
ırkçılık karşıtı festival:
ghiyo:
londra metrosu
kuzey kıbrıs havayolları uçağı
erdoğan kız öğrenci yurdu:
o ağacın altı:
kumsal:
devam edecek.. açıklamaları yazılacak.
mazimdeki susurluk izleri
esas kadın susurluktan sonra gazetelerde çıkan tam sayfa afişleri arş görler odasındaki masasının arkasındaki duvara nasıl sıralamıştı. onların önünde çekildiği fotoğrafları bulunamıyor hala.
susurluk kazasına karışan kişiler okulda karşısına çıkıyorlar, oradaki bazı güvenlikçilerle görüyor. cafettodan taraftan karşılarından geliyorlar 3-5 kişi. esas kadın sekreter arkadaşı ümmü dumanla birlikte dekanlık tarafından geliyorlarken.
evden okula gelirkenki yolda da deri ceketle -sonradan adı gonca olan kadına benzettiği- bir kadın bir süre onun yakınında yürüyor. o sırada o kadının gerilimini farkedip huzur aradığını düşünüyor.
çok iyi hatırlamamakla birlikte, susurluk zamanlarında o evde tuhaf birşeyler olmuş.
osman ülkü, ışık teoman, enver, aralarında bazı şeyler oluyordu. enver o zamanlar ve daha sonraki süreçte ağlıyordu bazen. evliliklerinin sonuna doğru psikolojisi daha başka bir hal aldı, önceki suçluluk duygusunun yerini hakettiriş olduğu kabullenmişliği yansıyordu.
eşine davranışı değişmişti, bazen ona kahve vs pişirip içirdiğini filan. tuhaf soruları vs. bir kere ona içirdiği kahveden kendisinin de içmesini söyleyince, baya bozulmuştu.
gittikleri yerler bağımsız değildi artık. birilerinin tavsiyesiyle bir yerlere gidiyorlardı. bazılarını ayaküstü değinilirse,
varyanttaki şato restorandaki, gazetecilerin vs olduğu kalabalık bir toplantıya gitmişlerdi. ışık filan da vardı. tanıdık bazı arkadaşlar. esas kadına zorla, ısrarla, birşeyler içirip, ilerde meşhur olacak bir sanatçıyla dansetmek isteyen bir arkadaşlarıyla dansettirmişlerdi, esas kadının direnmesi üzerine de onun gazeteci kocasının da adamın karısıyla yada sevgilisiyle dans edeceği söylenip, çok kısa bir süre, sanırım 2-3 dk dansederken esas kadın kocasına nerede diye bakınmaktan adamın yüzüne bile pek bakamamıştı. ama eşinin boylarında kumral, zayıf sayılacak bir adamı anımsıyor. adamın karısını göstermiyorlar nedense.
şatoda biriki yemek daha anımsıyor. ghıyocular filanla.
bir kere bir düğüne götürüp, düğün sahipleri kavga edince, esas kadının barıştırmasını, hatta adamlarla tokalaşıp yanaklarından öpmesini filan da söylüyorlar da, o reddedip yalnızca konuşuyor vs.
sanırım kordonda baryum diye biryerde 2. katta gazetecilerle bir toplantı olmuştu, biraz tuhaf. sonra oraya biriki daha gittiklerini anımsıyor.
bir kere çok tuhaf bir şekilde, genelde şarap ve bira içen karısını, daha önce karşılıklı rakı içemediklerini filan söyleyip, onu kordonda bir yerin ikinci katına çıkarıyor. çok az kişi var orada. birileri tavsiye etmişmiş. bu susurluktan sonraydı sanırım. biraz rakı içiyorlar. esas kadın hayat boyu içtiği birkaç rakıyı susuz içtiği için, suyla içemediğini biliyor, ama, "rakı içtiğin belli olsun" deyip içerden getirdiği suyu koyuyor. kalkıp bir yerlere gidiyor. biriki arkadaşını görmüşmüş, ona iyilik yapıyorlarmıymış, yapacaklarmıymış. 3-4 kişiler. birisi gazeteciydi gibi. ellerinde makinaları vardı. sahne. mekanın orta masalarından birisi, duvarda uzun bir ayna mı ne var. enver karşıda merdivenlerden çıkılan yerde o kişilerle konuşulurken, bir şeyler konuşuluyor, şaka mı ne, içlerinden genç olan, öğrenci gibi bir şey anımsanıyor, enverin yerine oturup, bir sahne oluyor. o sırada enver yanındaki kişi-lerle birisi o arada aşağı iniyor, garson kenara gidiyor. fotoğraf makinalarıyla uğraşıp birşeyler konuşup fotoğraf filan çekiyorlar. esas kadına birşeyler söylüyorlar. vs. sonra sanırım tatsız birşekilde eve dönüyorlar. esas kadın o sırada eşinin yanında olan kişiyi son zamanlarda alışveriş ettiği bir market civarında görüyor gene, yaşlanmış, biraz daha kilolu bir şekilde. bir de civarda o aralar daha genç olan bir kız vardı- gazeteci çağlayan kocapatanın yetenek sınavına girileceği günün gecesi, yeğeniymiş de sabah sınava girerken neler yapacağı üzere 5-10 dakka envere seslenip kapıyı açınca ayaküstü gelip gittikleri kızı andırıyordu, sanırım o kız o adamla birlikteydi.
birlikte bir tatilde marmaris yada bodruma gittiklerinde tarif üzere lüks sayılacak bir oteli ararlarken, yolu kaybedip, esas kadının da isteğiyle oradaki kalabalık bir pansiyonun dışarıdan merdivenli çatı katındaki bir odada kalıyorlar.
böyle tuhaf zamanları da romana koymak zenginleştirecek tabiiki।
bir de buca heykeldeki mişmişte tuhaf bir durum olmuştu. enver ne hikmetse mişmişe gidip birşeyler yiyip içmek istedi, gittik, içeride sanırım 3 masa vardı, biri çok doluydu, birinde bir bayan vardı, en içtekinde de orta yaşlı şişmanca bir adam, enver beni oraya oturtup birşeyler almaya kalktı. yan masadaki kadın adamla bir şeyler konuştu,bana da konuştu gibi anımsıyorum. adamın gazetesini bana uzattılardı, kahve fincanları anımsıyorum.
"madem kadın adamı tanıyordu, niye birlikte oturup bize ayrı masada oturmamızı sağlamıyorlar" diye söylenmiştim। sonra kadın mı gitmişti de masa boşalmıştı, boş masayamı geçmiştik, enver kaba davranmışım diye kızmıştı bana. bir ikramlarınımı çevirmiştim vs. ama uygunsuz davranmışım gibi bir durum olmuştu.
aslında bunlara benzer durumlarla çok fazla karşılaştım, çok yoğun. ve karşılaştığınız kişileri ayırdetme şansınız pek kalmıyor böyle olunca. hele aradan epey bir zaman geçince ve kendi sorunlarınız işlerinizle ilgiliyseniz, o sırada karşınıza bir olay çıkmışsa, hastaysanız vs hayatınızdan bunlara benzer küçük olaylar geçip gidiyor. belki sonradan birilerinin sürekli konuşmaları imaları sonucunda ayırdetmelere başlıyorsunuz, ewde, okulda, derste, sokakta, durakta, markette sanki insanlar anlaşmış o sırada benzer isimler, konular konuşulup duyuruluyor.
birileri soruluyor. birileri kendi aralarında konuşuyor vs.
yakın zamanlarda bu tür şeylerin aslında zihinde bilme oluşturarak, yaşanılan, size yada başkalarına yaşatılan şeyler hakkında bilginiz varmış, psikolojisi oluşturmak amaçlı olduğunu düşünmeye başladım. yarım yamalak şeyler söyleniyor, sonra birileri konuşuruken "hani bilmemneyle ilgili konu" vs deniliyor. yarım bildiğiniz ya da doğrusu birşeyler duyduğunuz ne olduğunu anlamadığınız bilmediğiniz bir konuda bilginiz varmış, hali oluşturuluyor gibi sanırım.
yani başka başka hasanlarla ilgili konu oluyor, birileri yarım birşeyler söyleyip konuşurken, hangi hasan için olduğunu bilmediğiniz bir durum yaratılıyor gibi. yani bireysel bir iş değil, çok yapılı bir şey. sanırım ben bunlara benzer şeylerle çok karşılaştım.
bir de zihin toplama sorunu oldurulunca.
okulda, arkadaşlarınızla, ailenizden kişilerde olan bazı şeyleri anımsıyorsunuz gözucuyla.
sanırım susurluk izleri devam etti, ailemdeki kişilerin korktuğu zamanları anımsıyorum. annemin filan. zaten çok insan özgür iradesiyle onaylamadı çok şeyi. aldatma, tehdit, gözdağı, zorda bırakma, yalan vs vs. geçmişten bugüne bir baktığım zaman bunu açıkça anlıyorum.
benim kendimle ilgili olarak yaşadığım çok şey de bu var. ve bu tarzı sürdürecek kişiler, yani insancıl çözümler içerecek yapılar oluşturmak yerine kendilerini ne pahasına olursa olsun kanıtlama. herşeye herkese çirkef bulaşıyor böylece. kimsenin dışarda kaldığı filan da olmuyor. öyle sanılsa bile. gerçekten demokrat insanların böyle çözümleri tercih etme tenezzülü bile olmuyor.
devam edecek....
susurluk kazasına karışan kişiler okulda karşısına çıkıyorlar, oradaki bazı güvenlikçilerle görüyor. cafettodan taraftan karşılarından geliyorlar 3-5 kişi. esas kadın sekreter arkadaşı ümmü dumanla birlikte dekanlık tarafından geliyorlarken.
evden okula gelirkenki yolda da deri ceketle -sonradan adı gonca olan kadına benzettiği- bir kadın bir süre onun yakınında yürüyor. o sırada o kadının gerilimini farkedip huzur aradığını düşünüyor.
çok iyi hatırlamamakla birlikte, susurluk zamanlarında o evde tuhaf birşeyler olmuş.
osman ülkü, ışık teoman, enver, aralarında bazı şeyler oluyordu. enver o zamanlar ve daha sonraki süreçte ağlıyordu bazen. evliliklerinin sonuna doğru psikolojisi daha başka bir hal aldı, önceki suçluluk duygusunun yerini hakettiriş olduğu kabullenmişliği yansıyordu.
eşine davranışı değişmişti, bazen ona kahve vs pişirip içirdiğini filan. tuhaf soruları vs. bir kere ona içirdiği kahveden kendisinin de içmesini söyleyince, baya bozulmuştu.
gittikleri yerler bağımsız değildi artık. birilerinin tavsiyesiyle bir yerlere gidiyorlardı. bazılarını ayaküstü değinilirse,
varyanttaki şato restorandaki, gazetecilerin vs olduğu kalabalık bir toplantıya gitmişlerdi. ışık filan da vardı. tanıdık bazı arkadaşlar. esas kadına zorla, ısrarla, birşeyler içirip, ilerde meşhur olacak bir sanatçıyla dansetmek isteyen bir arkadaşlarıyla dansettirmişlerdi, esas kadının direnmesi üzerine de onun gazeteci kocasının da adamın karısıyla yada sevgilisiyle dans edeceği söylenip, çok kısa bir süre, sanırım 2-3 dk dansederken esas kadın kocasına nerede diye bakınmaktan adamın yüzüne bile pek bakamamıştı. ama eşinin boylarında kumral, zayıf sayılacak bir adamı anımsıyor. adamın karısını göstermiyorlar nedense.
şatoda biriki yemek daha anımsıyor. ghıyocular filanla.
bir kere bir düğüne götürüp, düğün sahipleri kavga edince, esas kadının barıştırmasını, hatta adamlarla tokalaşıp yanaklarından öpmesini filan da söylüyorlar da, o reddedip yalnızca konuşuyor vs.
sanırım kordonda baryum diye biryerde 2. katta gazetecilerle bir toplantı olmuştu, biraz tuhaf. sonra oraya biriki daha gittiklerini anımsıyor.
bir kere çok tuhaf bir şekilde, genelde şarap ve bira içen karısını, daha önce karşılıklı rakı içemediklerini filan söyleyip, onu kordonda bir yerin ikinci katına çıkarıyor. çok az kişi var orada. birileri tavsiye etmişmiş. bu susurluktan sonraydı sanırım. biraz rakı içiyorlar. esas kadın hayat boyu içtiği birkaç rakıyı susuz içtiği için, suyla içemediğini biliyor, ama, "rakı içtiğin belli olsun" deyip içerden getirdiği suyu koyuyor. kalkıp bir yerlere gidiyor. biriki arkadaşını görmüşmüş, ona iyilik yapıyorlarmıymış, yapacaklarmıymış. 3-4 kişiler. birisi gazeteciydi gibi. ellerinde makinaları vardı. sahne. mekanın orta masalarından birisi, duvarda uzun bir ayna mı ne var. enver karşıda merdivenlerden çıkılan yerde o kişilerle konuşulurken, bir şeyler konuşuluyor, şaka mı ne, içlerinden genç olan, öğrenci gibi bir şey anımsanıyor, enverin yerine oturup, bir sahne oluyor. o sırada enver yanındaki kişi-lerle birisi o arada aşağı iniyor, garson kenara gidiyor. fotoğraf makinalarıyla uğraşıp birşeyler konuşup fotoğraf filan çekiyorlar. esas kadına birşeyler söylüyorlar. vs. sonra sanırım tatsız birşekilde eve dönüyorlar. esas kadın o sırada eşinin yanında olan kişiyi son zamanlarda alışveriş ettiği bir market civarında görüyor gene, yaşlanmış, biraz daha kilolu bir şekilde. bir de civarda o aralar daha genç olan bir kız vardı- gazeteci çağlayan kocapatanın yetenek sınavına girileceği günün gecesi, yeğeniymiş de sabah sınava girerken neler yapacağı üzere 5-10 dakka envere seslenip kapıyı açınca ayaküstü gelip gittikleri kızı andırıyordu, sanırım o kız o adamla birlikteydi.
birlikte bir tatilde marmaris yada bodruma gittiklerinde tarif üzere lüks sayılacak bir oteli ararlarken, yolu kaybedip, esas kadının da isteğiyle oradaki kalabalık bir pansiyonun dışarıdan merdivenli çatı katındaki bir odada kalıyorlar.
böyle tuhaf zamanları da romana koymak zenginleştirecek tabiiki।
bir de buca heykeldeki mişmişte tuhaf bir durum olmuştu. enver ne hikmetse mişmişe gidip birşeyler yiyip içmek istedi, gittik, içeride sanırım 3 masa vardı, biri çok doluydu, birinde bir bayan vardı, en içtekinde de orta yaşlı şişmanca bir adam, enver beni oraya oturtup birşeyler almaya kalktı. yan masadaki kadın adamla bir şeyler konuştu,bana da konuştu gibi anımsıyorum. adamın gazetesini bana uzattılardı, kahve fincanları anımsıyorum.
"madem kadın adamı tanıyordu, niye birlikte oturup bize ayrı masada oturmamızı sağlamıyorlar" diye söylenmiştim। sonra kadın mı gitmişti de masa boşalmıştı, boş masayamı geçmiştik, enver kaba davranmışım diye kızmıştı bana. bir ikramlarınımı çevirmiştim vs. ama uygunsuz davranmışım gibi bir durum olmuştu.
aslında bunlara benzer durumlarla çok fazla karşılaştım, çok yoğun. ve karşılaştığınız kişileri ayırdetme şansınız pek kalmıyor böyle olunca. hele aradan epey bir zaman geçince ve kendi sorunlarınız işlerinizle ilgiliyseniz, o sırada karşınıza bir olay çıkmışsa, hastaysanız vs hayatınızdan bunlara benzer küçük olaylar geçip gidiyor. belki sonradan birilerinin sürekli konuşmaları imaları sonucunda ayırdetmelere başlıyorsunuz, ewde, okulda, derste, sokakta, durakta, markette sanki insanlar anlaşmış o sırada benzer isimler, konular konuşulup duyuruluyor.
birileri soruluyor. birileri kendi aralarında konuşuyor vs.
yakın zamanlarda bu tür şeylerin aslında zihinde bilme oluşturarak, yaşanılan, size yada başkalarına yaşatılan şeyler hakkında bilginiz varmış, psikolojisi oluşturmak amaçlı olduğunu düşünmeye başladım. yarım yamalak şeyler söyleniyor, sonra birileri konuşuruken "hani bilmemneyle ilgili konu" vs deniliyor. yarım bildiğiniz ya da doğrusu birşeyler duyduğunuz ne olduğunu anlamadığınız bilmediğiniz bir konuda bilginiz varmış, hali oluşturuluyor gibi sanırım.
yani başka başka hasanlarla ilgili konu oluyor, birileri yarım birşeyler söyleyip konuşurken, hangi hasan için olduğunu bilmediğiniz bir durum yaratılıyor gibi. yani bireysel bir iş değil, çok yapılı bir şey. sanırım ben bunlara benzer şeylerle çok karşılaştım.
bir de zihin toplama sorunu oldurulunca.
okulda, arkadaşlarınızla, ailenizden kişilerde olan bazı şeyleri anımsıyorsunuz gözucuyla.
sanırım susurluk izleri devam etti, ailemdeki kişilerin korktuğu zamanları anımsıyorum. annemin filan. zaten çok insan özgür iradesiyle onaylamadı çok şeyi. aldatma, tehdit, gözdağı, zorda bırakma, yalan vs vs. geçmişten bugüne bir baktığım zaman bunu açıkça anlıyorum.
benim kendimle ilgili olarak yaşadığım çok şey de bu var. ve bu tarzı sürdürecek kişiler, yani insancıl çözümler içerecek yapılar oluşturmak yerine kendilerini ne pahasına olursa olsun kanıtlama. herşeye herkese çirkef bulaşıyor böylece. kimsenin dışarda kaldığı filan da olmuyor. öyle sanılsa bile. gerçekten demokrat insanların böyle çözümleri tercih etme tenezzülü bile olmuyor.
devam edecek....
Pazar, Aralık 16, 2007
tanrı eliyle karşılaşmam
başka bir boyut bu.
kesinlikle başka bir boyut.
kendimi bildim bileli bazı tuhaf şeyler anımsıyorum.
rüyalar
kutsal yerler
bazı özel insanlar
yalnız, 1990-91 belki 91-92
o zaman ayırdedemediğim özel bir şey yaşadım.
çevremde her şeyi ayırd eden
istediklerini elde etmek için inandıkları bütün tanrılarını
satacak kadar şerefli adamlar vardı.
bütün şereflerin kepaze olduğu bir kentin şereflileri
tıpkı hz. muhammed adına o'nun torunlarını
hasan'la hüseyin'i katledenler kadar şeref abideleri
tıpkı turan dursun'un din adına aldatanları gibiydiler
çok acı çekildi. çektirildi
her seferinde bazı günah keçileriyle işin içinden sıyrılmalar
yetmemeye başladı
simulasyon yetmemeye başladı.
dünya bu kadar zor ve kötü şeylere sürüklendiyse
herkes bütün dünya insanları sorumlu
bazıları
söylenenler, söyletilenler
hasta olduğunu
çevrende yardımcılar hazırdı
arada tanrı elinin söylettikleri, benim söylediklerim
başkalarının program tabelaları çerçevesinde söylettikleri değil
benim bağımsız söylediklerim.
bana yaşatılan her şeye değecek kadar ruhsal özgürlüktü
"hiç bir güç hiç bir insana, varlığa diz çöktürmek amaçlı kullanılmamalıydı
kim olurlarsa olsunlar
dağlar hep özgür olmalıydılar
sığınacak birileri olabilirdi- belki biz
ırk adına yoketme olmamalıydı, -alternatif geliştirilsin deyişim, amerika örneğini anımsadım, tek bir ırk değil de karmaşık yapısını filan.-
bunlara izin vermek dünyanın en aşşağılık, kötü insanından, fahişesinden
bile kötü olmaktı."
daha bazı şeyler
bana ulaşan tanrı eli'ni kullanmak isteyenler hoşlanmadı
başkalarının yaşadıklarının çoğunu bilmiyorum
bana yaşatılan 10-15 yıllık bir zaman oldu.
arada güzel anlar oldu
kediler, çiçekler
bazen annem
kendiliğinden, hesapsız insanlar oldu bazen az da olsa
becerilmiş bir 15 yıl
yalnız yapayalnız
bana kazandırdığın ruhsal özgürlük için teşekkür ederim
mevlana
bir eliyle tanrıdan aldığını diğer eliyle dünyaya
el dönüp dolaşıp bana geldiğinde
duayla
kesinlikle başka bir boyut.
kendimi bildim bileli bazı tuhaf şeyler anımsıyorum.
rüyalar
kutsal yerler
bazı özel insanlar
yalnız, 1990-91 belki 91-92
o zaman ayırdedemediğim özel bir şey yaşadım.
çevremde her şeyi ayırd eden
istediklerini elde etmek için inandıkları bütün tanrılarını
satacak kadar şerefli adamlar vardı.
bütün şereflerin kepaze olduğu bir kentin şereflileri
tıpkı hz. muhammed adına o'nun torunlarını
hasan'la hüseyin'i katledenler kadar şeref abideleri
tıpkı turan dursun'un din adına aldatanları gibiydiler
çok acı çekildi. çektirildi
her seferinde bazı günah keçileriyle işin içinden sıyrılmalar
yetmemeye başladı
simulasyon yetmemeye başladı.
dünya bu kadar zor ve kötü şeylere sürüklendiyse
herkes bütün dünya insanları sorumlu
bazıları
söylenenler, söyletilenler
hasta olduğunu
çevrende yardımcılar hazırdı
arada tanrı elinin söylettikleri, benim söylediklerim
başkalarının program tabelaları çerçevesinde söylettikleri değil
benim bağımsız söylediklerim.
bana yaşatılan her şeye değecek kadar ruhsal özgürlüktü
"hiç bir güç hiç bir insana, varlığa diz çöktürmek amaçlı kullanılmamalıydı
kim olurlarsa olsunlar
dağlar hep özgür olmalıydılar
sığınacak birileri olabilirdi- belki biz
ırk adına yoketme olmamalıydı, -alternatif geliştirilsin deyişim, amerika örneğini anımsadım, tek bir ırk değil de karmaşık yapısını filan.-
bunlara izin vermek dünyanın en aşşağılık, kötü insanından, fahişesinden
bile kötü olmaktı."
daha bazı şeyler
bana ulaşan tanrı eli'ni kullanmak isteyenler hoşlanmadı
başkalarının yaşadıklarının çoğunu bilmiyorum
bana yaşatılan 10-15 yıllık bir zaman oldu.
arada güzel anlar oldu
kediler, çiçekler
bazen annem
kendiliğinden, hesapsız insanlar oldu bazen az da olsa
becerilmiş bir 15 yıl
yalnız yapayalnız
bana kazandırdığın ruhsal özgürlük için teşekkür ederim
mevlana
bir eliyle tanrıdan aldığını diğer eliyle dünyaya
el dönüp dolaşıp bana geldiğinde
duayla
barikatta
dada
30.4.2004 cuma
bu ay ya da önceki ay radyodan yarısını duyduğum bir şiir beni etkiledi. Devrimcinin Aşkı'mıydı? üniversiteli kız mı? üzerime alındım sanki. tuhaf. sanki bana ait gibiydi. kim yazdı. kime yazdı bilmem ama bir yerinde ben de vardım. günlerdir aklımda, tümünü dinlemedim daha? ona ait bir yazı düşledim.
"Barikatta esmer bir adamdın. o bir kaç gün gözlerimi senden hiç alamıyordum. şimdi ayırdediyorum. sen de hep benim çevremdeydin. bir kere kalabalıkta siz ortada konuşuyordunuz. bir yere gidilecekti. bana dönüp "sen benimle gel" dedin. heyecanlanıp ne yapacağımı bilemedim. birileri girdi araya. sana birşeyler söylediler. "yeni o" filan gibi. "duruşu hiç öyle değil" demiştin.
sonra barikatta. kadınlı, çocuklu bir yığın kıyıda. benim gibi bir kaç üniversiteli. sen gelip beni çağırdın. çok özeldin. ortada bir yerde durduk, çevremizde kimse yoktu.sanki uzaklaşıvermişlerdi. beni senin yanına bırakmışlardı.
hafif kıştı sanki. nemli bir havaydı. bulutlu, yağışlı. gecekondu tarzı evler. uzaktan vadi görüntüsü; evler, ağaçlar, soba dumanları, sisler. barikatta insanlar diziliydi. sanki bir tepenin kıyılarındaki surlara dizilmiştik. etten duvar deniliyordu.
sen beni çağırdığında çevremizdekiler uzaklaştı. bir an'a bir şans verdiler sanki. çok hoştun, kararlı, erkek. o renklerin arasında esmerliğin laciverte dönüşür gibiydi. konuştuk. kendine baktırıyordun. gülüştük. şimdinin düşü mü bilmem bana sarılıp, öptün sanki. kucaklayışını anımsıyorum hep. birileri seni çağırdı.
"bekle geleceğim" deyip gittin. sonra geldin gene. ama seni hep çağırıyorlardı. bir ara barikatın dışında bizi görenleri konuştuk. korkuyu, direnci, gülüşüp bakıyorduk birbirimize. bazen ciddi. senin gülüşün karşıdan görenleri çok şaşırtıyordu. uzakta duruyorlardı. bize hiç bakmıyor gibi duruyorlardı. bir kadın. sanırım senin abla bizi yalnız bırakmaya özel çabalıydı. bir de esmer bir genç arkadaşını anımsadım.
o gün orada varlığıma hayatıma egemen olan bir ruhla karşılaştım. devrimci ruh dedikleri şeydi belki de. 17 yaşındaydım. bütün gerçekliğinle karşıma dikilmiş bana bakmıştın. birlikte, yanyana karşı vadiye bakmıştık. sisliydi.
sonra birileri bizim üniversiteli grubu senin dışındaki bir yakaya yolladılar. tepenin öbür tarafıydı. orada eyvanlı bir evde konakladık. ve ne oldu biliyormusun. kendimi yalnız bırakılmış bulmuşken -çevredeki o kadar insana karşı- sen geldin bize yiyecek birşey getirmiştin. ben sevinirken. birileri "ne arıyor burada" filan diyordu. "kendi yerine gitse ya" sen birazcık çekingen duruyordun. seni yolladılar gene. ve bizi apar topar kampüse geri... orada senin adınla ilgili bir numara yaptık. giderken seni başka isimle çağırdım. mahsustan bana kızdığını. "gözlerindeki" "gözlerindeki ışıltı."
barikatların olduğu yerde çocuklarla yattığım bir oda.- sanki abla onu odadan zor çıkardı. duvar halısının önünde konuştuk. duvar halısının renkleri filan. bir ara evlilikten konuşulunca, "ben hiç evlenmeyi düşünmüyorum" deyince nasıl gülmüştün. gece bir ara çay içmeye mi kaldırmıştın. (zeynep adını beğendiğim, seninki hasan mıydı ne) (o gece oyüce zat, hz hızır sizin yanınıza gelip birlikte çay içmiştiniz. onunla ilgili konuşmuştunuz, onu bırakıp benim yanıma gelememiştin. o da bana bir bardak çay göndermişti seninle. ben derin uykudayken sen o çayı benim başucuma koymuş, sabahleyin içmemi söylemiştin de ben "soğuk çay mı içireceksin" diye espri yapmıştım. sonra sen o soğuk çayı içerken ben de bir iki yudum içmiştim. tanrıya şükürler olsun.)
sonra sabah senin gözlerinle uyanmak...
ortada konuştuğumuz yerde, ilk gittiğimizde halkla birlikte halay çekilmişti. bir ara sen de katılmıştın. fotoğraf makinasıyla fotoğraf çekmiştin. sonra nasıl o evde dolaptan şişe alıp su içmiştim. sen bana bakıyordun. bardak arayıp, suyun bardakla içileceğini anımsatmıştın sanırım.
bir ara bahçelerde karadut yemiştik. sanki başka bir arkadaşla gidip oradaki kadınlarla ve çocuklarla onların arasında karadut yemiştik. sonra sen gelmiştin. ve biz yine yalnız kalmıştık. barikatları dolaşmıştık birlikte. senin arkadaşlar çevrede başka şeylerle ilgileniyordular hep. (gibi)
bir yerde taşların üzerine oturup akşamüstü elden ele dolaşan şarap şişesi. birileri içer gibi yapmıştı. ben yine sana uzatmıştım.
(bir çeşmeden su içmiştik. -orada çeşme yoktu diye baya şaşırmıştın. bir zat, hz. hızır, bu sefer tipi başkaydı. bizi izliyordu. ben biraz tedirgin olunca sen. bu aralar buralarda , halktan biri demiştin. o günlerde senin çevrendeydi. ve çok şükür benim de- o çeşmeden su içerken konuşmuştuk. sen ilerde olacak bazı şeyleri, bana dair hoş şeyler demiştin. görüşecektik gene. o sudan içip elimizi yüzümüzü yıkayıp, biraz da üstümüz ıslanmıştı. ayaklarımız. sen benim yüzümü yıkamıştın. birisiyle ilgili "sanırım söylediği doğru " demiştin. sonraki günlerde sen o çeşmeyi bulamayıp, şaşırmıştın. :)))))) "dün burdaydı nereye gitti?:))))))))
unutacağım şeylerden bahsetmiştin.
(31 mart- şimdi anımsadığım, sanırım ben orada hz. hızırın 3 suretiyle karşılaştım. tanrıma teşekkür ederim ki o yüce varlığın mekanında seninle birlikte konuk edildik. umarım bu onur ve gurur benim ruhumun sonsuza kadar ve seninkininde yanımızda olur. bizle birlikte varolur. )
akşam kulübeye / sığınağa ilk başka bir arkadaşınla girdiğimde sen tahta sandalyeleriyle tahta bir masanın başında ayakta duruyordun. sigara içiyordun. senin arkadaşlardan biri çok sigara içmenle ilgili birşey söylediydi. ben de duramayıp "sigara içmek sana çok yakışıyor". gülümseyişin.
sonra o masada sanırım karşındaki yere oturup çay içip toplantınıza katılmıştım. o sırada halktan kişiler dışardalardı. sizi çok kabullüydüler. olabilecek şeylerle ilgili tartışmalarınıza katıldım. beni dinlediniz. bir ara benim bunları unutmam gerektiğini söyledin. sanki pazarlık yaptık. orada o sığınakta sizlerle yaşadığım sıcaklığı, dostluğu ve ruhu unutmak hiç istemiyordum.
daha önce şarap içerken de unutacağım şeylerden bahsediyordun bazı. arkadaşlarına "gerçekten unuturmuyum" diye sorunca. "unutursun" demişlerdi. sanki pazarlık yapmıştık. bana herşeyi hatırlatacaktın sonra. "seni saklayabilmem için burayı bunları unutman gerekiyor" demiştin. yanımda oturan arkadaşın "o hatırlatmazsa ben hatırlatırım"
sonra toplantı bitince dışardan bazı kişiler de içeri girmiş konuşulurken sen beni kıyıya çekip gözlerime bakıp - gözlerine baktırıp "bakalım sana da sigara içmek yakışıyor mu? gözlerime bakarak içeceksin". "öksürtür"
kıyıda -barikattaki taş kulübenin içinde benim yüzüme ışık vuruyordu. gülmeden gözlerine bakmamı söyledin. "sen koyu bakıyorsun" deyince gülmüştün. bir ara arka taraftakilere dönüp "biz burada sizin yanınızda birbirimize ait olduk" dedin.
karım.
(o sırada bir şey oldu. sana bir zorlama yapıldı sanırım. seni dışarı çağırıp birşeyler söylediler, yaşlı dinç masallardaki efsanedeki hızır'dı sanırım. kalabalık bir grup olarak geldiler. seni benimle evlendirttiler. o ritüeli anımsıyorum. öbür taraftakiler benimle ilgili bazı şeylere önem veriyorlar sanırım. hatırladığım başka bir iki olayda daha buna benzer şeyler oldu. inançlar başka da olsa benimle ilgili benzer davranışlar yapılıyor. belki bana özel bağlantılar vardır. yalnız nasıl oluyor bilmiyorum ama öbür tarafta benimle ilgili birşeyler var. benim yalnız kalmamı istemiyorlar. allahtan, sevmediğim, beğenmediğim, pislik tipleri bana layık bulmadılar hiç. teşekkür ediyorum buna. bakalım önümüzdeki zaman neler gösterecek. yalnız bitmesi gereken ilişki zamanında bitirilmeli. enver de hapise girip eline hızır dokunuşundan sonra benimle birlikte olabilmişti çıktıktan sonra. yalnız o sahip olduğu değeri ayırdedemedi. kendine verilen değeri hazmedemedi. çok dolduruşa gelip dolmuşa bindi. çok kötü kullanıldı ve zarar verici yapıldı. zayıf nitelikli olduğundandı herhalde. daha erken bitirmeliydim. neyse. o sığınakta, halktan insanlar girdiler içeri. aralarında o yüce şahıs. efsanevi görüntüsüyle. sana, kolumdan tutturdu. bana dokunarak, bana bakıp, bana duyurarak, benim de kabulümü aldı. sonra birbirimizi öptük. hatta ben biraz bozulmuştum da, "böyle şey mi olur" diyecek oldum da yanımdaki arkadaşın, sonra sen "suss" yaptıydınız bana. o manevi atmosferi, o yüce şahsın bana bakışı, bize bakışı, orada bulunan halka bakışı çevresine yaydığı manevi ışıltısı, "nur" iyi ki bunu anımsadım. o manevi, ruhani ışıltı zaman zaman karşılaştığım bir şey. o anda ayırdedmeye başladığım anda belki beni varlığım için yeni bir aşama olmuş olacak. geçen yaz londra'da da belki aynı değil, başka inançlardan olduğunu zannettiğim, ama beni gerçekten kabul eden bir gurup yaşlı dinç, ruhani ışıltılı insanlar anımsıyorum. kadın ellerime kadehime dokunmuştu. sanırım onlar 1990-91 yıllarında karşılaştığım tanrı eli'yle ilgili kişilerdi. ama yüce makamda bu manevi yapıların bağlantıları olduğuna inanıyorum. belki bende hepsinin kabul ettiği bir mana var. umarım yüce makamın ve varlıkların, erenlerin, evliyaların, varoluş ruhlarına saygısızlık etmeden, özgürce yaşama hakkımı kullanabilirim. bir şey daha benim karşılaştığım yüce makam bir dudağı yerde, bir dudağı gökte değil, halklarıyla beraber, insanlarının içinde karşılaşıyorum. sanırım bana işaret bu. halktan insanlar. "bütün insanlar iyi şeylere layıktır" ve "savaş" "insan onurunu bütün varlıkların yaşama hakkını savun." "varoluşa yakışmayan şeylere karşı savaş" "özgürlük" umarım yanılmam. 1.4.2006 cumartesi) (20.12.2007- bu manevi yapıyla karşılaştım. özellikle londrada radisson otelden gittiğimiz bir yerde, hızırın eli beni oradaki diğer manevi yapıya bırakmıştı. konuşmaları anımsıyorum. öncesinde başka birkaç yere gitmiş ve büyük bir şefaat kapısıyla karşılaşmıştım. çok eski sneak yapısı, yahudiler, ion kökeni...hz muhammed sav.den bir kabul. st paul de karşılaştığım kabul. sanki başka bir boyut görünmüştü. sanırım burayla ilgili şeyleri sonra yazmam gerekiyor. ama çok kısa da olsa değinmeden geçemeyeceğim. nasıl oluyor bilmiyorum ama bir maneviyatla karşılaşıyorum bazen. farklı elektromanyetik dalgalar gibi şeyler ama birbirlerinden haberdarlar. matrixe benzer bir şeyler filan. bunları daha sonra daha ayrıntılı yazayım. konuşmaları, görüntüleri filan. )
dudağının kıyısından öpmüştüm seni. sen beni başımdan tutup öptüğünde çok heyecanlanmıştım. elim senin bedenindeydi. önce, bana sevgilim olup olmadığını sormuştun. hiç sevgilim olmadığını söylediğimde / duyduğunda biraz şaşırmışmıydın, bana mı öyle gelmişti? belki de sevgilisi yok diye sevinmiştin bile? beni kendine ait yapmıştın. orada pencere / oyuktan dışarı bakmıştık. evler üzerine konuşmuştuk. sarı ışıkları pencereleri, nasıl bir ev düşüyle ilgili. söylediklerimi çok beğenmiştin.
kulübe gibi bir yerdi. orada küçük bir pencereden dışarıya bakılıyordu. kıyıda bir ampul sarkıyordu. o yarı karanlıkta da bakmıştın bana. esmer kısa saçlı bir genç arkadaş diğerleriyle biraz uzakta bizi yalnız bırakmaya çabalıydı. bizimle çok ilgiliydi. o senin dostundu. o kişiyi hapishane ziyaretinde de görmüş gibiyim. senin çevrendeydi. onlar birşeyler yaparken birilerini oyalarken sen görünmüştün.
her yerde hatırladığım ciddi duruşla bakarken dudağının kıyısında hafif bir gülücük oluşuyordu.
"sigara içmek sana çok yakışıyor ama gene de bu kadar sigara içme" bakışı bana da sigara verip birlikte içmişmiydik.
gece o kulübe gibi yerde sarı lambanın ışığında dururken birden biri girip "geliyor" filan dedi. hemen yanımdan ayrıldı. öteki arkadaş yanıma geldi. içeri kasımmıydı mustafa mı girdi. bize napıyorsunuz diye sorunca "yıldızlara bakıyoruz" demiştim. beni dışarı çıkardı. (sanırım kampüsten gelenlerin sorumlusuydu. aslında ghyocular çiğlideydi, benim gültepeye getirilmem mana içinmiş) yanımda sinirle paltosunun eteklerini fıttırta fıttırta yürüyüp -karanlıktı- "senin ne işin var orada" diye kızdı. onun (hıdırın) sevgilisi olduğunu söyledi. "yıkılacak buralar" dedi gibi. (sanırım hıdırın kim olduğunu bilmiyordu. ama ününü duymuş, beni ona karşı kullanmaya çalışıyor gibi hatırlıyorum. bana sorduğunda ben gene hıdırın adını başka söyledim. masanın kıyısında duran şahısla ilgili, "yok o değildi, yeni gelmişti, hıdır denilen kişi biraz önce çıkmıştı" gibi şeyler söylediğimi anımsıyorum. o sırada kendimi kötü hissetmiştim. o sığınak daha hoş' tu. 1.4.2006)
ismiyle ilgili birşeyler söyledi. beni kaldığım eve mi bıraktı, diğerlerinin kaldığı eve mi götürdü bilmiyorum. (kendilerinin olduğu yere götürmek istediği, ben de halkın evinde kalmayı istediğim gibi bir şey de anımsadım) sabah öte yakadaki eve sonra kampüse....
(o gece kaldığım merdivenlerden çıkılan evde, gece hıdır gelip beni bulunca iyi bir kavga etmiştik. arkadaşları da vardı. sevgilisi olduğu şeylerle ilgili, beni aldattığı, okulumu bıraktırıp, orada alıkoyacağı, bana hiçbir şey sormayıp hayatımla ilgili kararlar verdiği bilmem ne allah kahretmesin, ne gerek vardı bilmem.:)))))
(gece kot pantalonum, gömleğimle yatıp, sabah erkenden durağa gittim. halk kavgamızı duymuştu. o sırada o yüce zat sizinle çay içtiği suretiydi sanırım. benimle ilgilendi, konuştu. cebime "arkadaşlarınla birlikte yersin" diye bir avuç şeker koydu. almak istemedim, ağlamaklıydım, bozuktum, o çok anlayışlıydı. "biz sizi birbirinizi seviyorsunuz diye.." sonra benimle otobüse binip, arabada az kişi vardı. 3-5. ben şöförün arkasında iki kişilik koltuklardan sonraki tek kişilik yere oturmuştum. o yanımda ayakta durup, bana doğru eğilip konuştu. hatırlıyorum. onları sonra yazacağım. alnımdan tuttu. gözlerine baktırıp, dudakları kıpır kıpır dualar okuyup, bazen eliyle bazı işaretler edip sallayarak. ağaçların yanlarından geçerken bazen camda onlara bakıp, birşeyler oldu. ağzıma bir şeker koydurdu. rengini bile anımsıyorum. ilerde olacak şeylerden, hıdırın acı çekeceği şeylere karşı ona yardım etmemiz gerektiğinden. o sırada benim söylediğim bir şey onun hoşuna gitmişti. gülümsemişti. "...." demişti. 1.4.2006
sonra şöförün arabayı durdurup "o yaşlı adam nereye gitti, kapıları açmamıştım, şurada ayakta duruyordu" diye arabanın içinde dolanışını hatırlıyorum 2.4.2006)
o sıralarda tariş işçilerinin direniş binasına da gidilmişti. sanırım oraya birara sen de geldin. işte orada benimle aleni ilgilendin. gözlerin güldü. (ama ben gültepeyi unutmuş durumdaydım) yanımdan ayrılmak istemedin. o esmer arkadaşın haber vermişti sana sanırım. çünkü ilk o gelip, bakıp hemen dışa koşmuştu. seni yine çağırdılar. yanına oturduğum bir işçi kadın. "o genç seni seviyor hem de çok dedi. utandım. sonraki gelişlerinde yüzüne bakmakta zorlandım sanki. giderken yanıma gelip vedalaştın... beni de götürmek istemişmiydin. siz sonra geldiğinizde biz gitmiş olacaktık. işçi kadınlar konuşuyordu. "seven bir adamın bir kadına baktığı gibi baktı sana" "burada onu tanıyan bütün kadınlar senin yerinde olmak için neler vermezdik." "evlenmiş diyorlar yalnız üniversiteli bir kızla" "gerçekmi ki" "belki bu kızdır"
sonra gelişinde ben soğuk durunca bana sitem etmişlerdi. ayıpladılar beni. tarişte üniversiteli arkadaşlar senin kendileriyle de ilgilenmeni istemişlerdi. alenen gelip söylemişlerdi. sonra seninle ilgili başkasının (gülçinin) sevgilisi olduğun söylenmişti bana. nerminle nursel bir kaç kız (kızmıydılar kadın mı bilmiyorum hala) daha vardı. seni başka bir yerde bir işe yollamaya kalktılar gene. hatta birileri sen gelince bozulmuşlardı. sanırım senin o gece orada olamayacağın başka bir yerde iş! olduğu gibi bilgileri vardı. ama senin o esmer arkadaşının beni görünce "sakın bir yere gitme, dur burda" deyip dışarıya koşup sonra seninle gelişini anımsıyorum. tarişteki ilk karşılaşmamızda. sonra seni şutlamaya çalıştılar sanırım. bizim işçilerle özellikle kadın işçilerle oturduğumuz büyük salonun yanındaki koridorda, sanırım dışarıdaki bir işe gönderilme gitme konusunda 10-15 kişi kadar bir gurupla tartışmanızı karşıdan görmüştük. senin yerine gitmeye gönüllü arkadaşların vardı. işçi kadınlardan biri "git yanına" demişti bana. sen döneceğini söyleyip gitmiştin, biz de orada sabahlayacaktık sözde, ama bizim grubu gene kampüse yollamışlardı...
sanırım sen geldiğinde biz yoktuk.
bir ara çiğli'ye gidildi. barikatlara çatışmalar vardı. bana münevver demişlerdi orada. yürüyüşler. tanklar çiğliye girdiğinde biz bir evde saklanıp, sonra arka yollardan yürüyerek şoseye çıkıp bulduğumuz vasıtalarla kampüse geri.. yıllar sonra polis olduğunu öğrendiğim biri beni senin çevrenden uzaklaştırmak için özel çaba göstermişti. senin bir kadınla birlikte olduğun duyurulmuştu. onu kötü yaptığın filan.
orada o barikattaki silüet ruh ve varlık olarak benimle birlikte oldu hep. belki görüntüler zamanla yitirildi, unutuldu, herşey zamanaşımına uğradı.
bir ara okulun koridorunda bir arkadaşla göründün. onu sonra yazayım.
"bana ait ama hep üniversiteli olacak" "universal"
dediğini duyar gibiyim.
ayrı kalmanın zorunluluğu görünmüştü. düşlerde yaşanacak aşk.
sonra çamdibi/çınarlıdaki pazar
"karşıdan gelenin gözlerine bakma"
"bir ev bir gece aniden uyanıyorum.
çamdibinde pazarda karşılaşma. üzerimde kaldığım evdeki bayan arkadaşın giydirdiği kırmızılı bir bluz vardı. uzaydan gelmiş gibiymişiz. en. "onu hiç böyle görmemiştim, sarhoş gibi sendeledi" filan demişti. onun çevresinde 3-4 arkadaşı vardı. gözüne bakma demişti en. ama şöyle bir baktım. geçerken e.yi durdurdu. ben arkada duruyordum. bir ara bana bakarak konuştu. sanırım adımı vs sormuştu. gülümseyip bakmıştım ona.
zaman beni sıra arkadaşlarımdan birine aşık etti. yada öyle sandım. o barikattaki ruh tu aşık olduğum. env. benimle evlenmek için gelmişti. şimdi düşünüyorum da onu birileri mi yönlendimişti diye.
zaman zaman bana birşeyler içirildiğini düşündüm. sanırım bu doğru bir şey. maneviyatı kullanmak için maddi yapıyı aciz bırakmakla ilgili gibi bir şeydi.
neden unuttum herşeyi neden?
inan hep onun yanında oldum. içerde dışarda. bir ziyaretine gittiğimde seninle konuştum sanki. bana dışardaki hayatı mı sormuştun? benim üzerimdeki simli kırmızı mıydı? görüş yerindeki herkesi dolaşmıştın. sonra bizim yan tarafımızdaki bölmeye gelip konuşurken bana bakıp bir sigara yakmıştın. karşındakini bilmedim birşeyler olmuştu. sonra gardiyanlar görüşü alel acele bitirmişlerdi. gözlerinde sanırım burukluk ve korkunç bir kızgınlık görünmüştü giderken.
yiğit arkadaşların vardı. ziyarette benim karşımdakini birşeyler konuşup çevre mekanlarda durmuşlardı. bir tanesi ziyaret sonuna dek yan bölmede karşısında kimse yokken beklemişti. biri sigarasını yarım fırlatıp atmıştı. dramatik bir şey olmuştu. o zaman anlamladıramamıştım. koğuşlarına giderken birşeyler olmuştu. uzaktan sesler duyulmuştu. bağırışlar.
ve ziyaret bitmişti...
-unutmak gereken şeyler demiştin? neydi
__________________________________
sahip olduğum herşeyi onun dostu yaptım. senin gücün yoktu onda. ama barikatın aynı yanındaydı. ona güç güven ve sevgi verdim. yaşama sevinci oldum. yıllar geçti barikattan ayrıldı. sendeki ışığı yitirdi. evlilik bitti.
boyalarla uğrşıyorum şimdi. kediler, öğrenciler, annem, yeğenler, çiçekler (22. nisan. 2006, kedilerin dışındaki hiç bir şeyin dostça varlığından emin değilim. yalnızca kediler var.)
eski dostlar anmak bana yaşam gücü veriyor hep. bir kaç yıl önce okulda gece derslerine girerken devrimci gruptan öğrencilerle tanıştım. bazıları öğrencim oldu. kızlı erkekli bir grup. mezun olurken öğrenci kantininde oturuyorduk. devrimci olduğunu sandığım -öyle olduğunu söylemişlerdi- bir öğrencimle kahve içip konuşurken gençliğimi andım. o öğrenci de gidiyordu artık zaten.
"gel hadi beraber yemek yiyelim, şarap içelim" dedim. bir akşam geldi. gençlik işte. hatta yeni gençlik. hoştu. bir beyefendi gibi oturdu karşıma iki şişe kırmızı şarap içtik beraber konuştuk. joan baez dinledik. boyalarımı gösterdim. sanat, dünya. yeni gençlik, birikim üzerine konuştuk. bir ara gözleri dolu kitaplıktaki "vurulduk ey halkım" a takıldı mumcu'nun. seni andım gene yitirdiğimiz gençliğimizi. yaşayamadığımız sevgileri. sonra kahve içip. onu senmişsin gibi yolculadım. sanırım onun donanımı başkaydı.
o gece ben bana bugünkü gücümü veren dostlarımla, senin ruhunla kan kırmızı şarap içtim.
yaşam devam ediyor. tanık olduğum o ruhtan sonra bakılacak kendine baktıracak kimse yok sanki.
günümüz gereği barikatların yeri değişti. ben genelde uzaktan bakıyorum. besili, şişme bebek gibi sıkıştırıcılar, geciktiriciler, viagralarla donanımlı hayatlar beni çekmiyor.
insanlarda zaaflar yaratıp kullanmaya çalışanlar, hamiliğe soyunanlar beni itiyor. farkettiğim anda kaçıyorum. nasıl direniyorum bir bilsen.
kendisini tüketmiş insanlara yaşam enerjisi olamıyorum.
başkalarının yaşamları üzerine oyun oynayanlar, kararlar verenler, insan harcayanlar beni masalarına meze yapmaya çalıştılar. olmadım. yalnız kaldım kaçtım.
belki yanlışlar yaptım. ama hiç ihanet etmedim. kimseye aşık olamadım. aykırı resimler yapıyorum. renkler, kavramlar, insandan (22.4.2006 bu gerçek hayvandan yana olmaktır aynı zamanda) yanayım hep. isyancıların içindeyim (sanırım bu durumla ilgili de tartışıp, yaşadığım şeylerden kaynaklı yeni saptamalar- ya da yeni bakış açıları oluşturmalarım gerekiyor. yobaz, statükocu, gerçek dışı, devri geçmiş şeylerle ilgili kasıtları artırıcı hiçbir şeyi tezelden kabul etmemek gerekiyor. bazı kasdi şekillerde eski bir değeri bugünkü koşullarla ele almak son derece yanlış olabilir. sanırım konu- mana- zaman- o zamanki ve şimdiki şartlar- sonucun etkileri vb. durumlar değerlendirmelerde etkilidir. belki bireysel özgürlüklerde farklılıklar olabilir).
seninle beraber olsaydık. birlikte yaşasaydık ne olurdu bilmem. bir önemi de yok zaten. aslolan yaşanandır. ben o barikattaki gücü sevgiyle ve saygıyla anıyorum.
hayata -ki sokakta herhangi bir arabanın çarpıp sakatladığı bir kediye sahip çıkan eski bir kadın olarak karşıma çıktı hayat, geçen yıldı- güzel bakma, zorluklara direnme, insanları sevme, çevre dostu olma, esaslı resimler yapma, yalnız kalabilme gücü veren ruha sevgiler.
senden sonrası yok,
3. 1.05
orada seninle çeşmesinden su içtiğimiz yaşlı adam -sen burada çeşme yoktu diye şaşırmıştın+ su içerken birbirimiz için dilek dilemiştik- sabah- hani gece ne olduğunu unuttuğum bir tartışmadan sonra kıyafetimi çıkarmadan yattığım gecenin sabahı- durakta benimle konuştu. "ben sizi birbirinizi seviyorsunuz ...." dedi. biraz konuştuk ben ağlıyordum sanki şeker verdi. almadım. otobüse benimle bindi. konuştuk. elini başıma koydu. çok uzak zamanlara ait birşeyler söyledi. bazılarını çok net hatırlıyorum. cebime şekerler koydurdu. birini ağzıma attırdı. "arkadaşlarınla yersin" dedi. hayatım cebimdeki şekerleri birileriyle paylaşmakla geçti hep.
"..yardım etmeyi unutma" dedi. anneme. sana ilişkin de birşeyler söyledi. biri senin yaşadığını söylerse hiç şaşmayacağım. sonra şöför arabayı durdurup "o yaşlı adam nereye gitti, kapıları hiç açmadım ki," baya söylendi, kalktı arabanın içinde dolaştı. arabada 3-5 kişiydik.
o hızır dı artık biliyorum. insanların ona ihtiyacı var. o hep olmalı. dostumdur hızır. vay be hep öyle kalmalı.
kendimi gece yurda girerken hatırladım sonra
barikata 2.gidişimde seni hatırlamamıştım. beni bir yere götürmek istedin beni yollamadılar. şimdi anımsadım ""hıdır aslan" adını hiç unutma" dedin.
bakışın
sonra inciraltı yurtlarındaki olaylı karşılaşmamız ve balkon seranadımız.
ne mazi be.
ve diğer karşılaşmalar...
senli ve sensiz
20.12.2007- bu yazı ilk haliyledir. daha sonra geliştirilecek.