Pazar, Ağustos 31, 2008

nesine

yatar gül harmanı gibi canımın dermanı gibi
her yanında çiçek açmış binboğa ormanı gibi
nesine yar nesine ölürüm ben sesine
bir daha vursaydı nefesim nefesine
canım sesemi geldin kadem basa mı geldin
sağ olsam gelmez idin öldüm yasa mı geldin
nesine yar nesine ölürüm ben sesine
birdaha vursaydı nefesim nefesine
saçın yüzüne perde yüreğim düştü derde
ayaküstü duramam seni gördüğüm yerde
nesine yar nesine ölürüm ben sesine
bir daha vursaydı nefesin nefesime

bu hıdır aslanla ikimize derlenmişti

'aile' (!) inci'lerinden

benim süreç içinde aile diye bildiğim kişiler türkiye faşizm tarihinde yerlerini alacaklar.
bir sürü kişi var daha.
bu kadarını naziler bile yapamamıştır. bu kadar psikolojiğini yani
bir 'eş', bir 'anne', bir 'kardeş', bir 'enişte', diğerleri vesaire..
yine annemin çağrılması sonucu ablamlara bornovaya gittiğimiz bir zamandı.
belki 6-7 yıl önce filan, 8 de olabilir, o zamanlar onlardan kaynaklı sorun olabileceğini düşünmüyordum pek
3-4 yıldanberi pek görüşmedik, yaklaşık 2 yıldanberi de hiç görüşmedik
zaten böyle tasarlanmıştı, kendilerinden ve yaptıklarından huzursuz olmadan, abanın altındaki sopayı unutmadan, biraz kemikyalayıcılığın getirileriyle itaatkar ve hizmetkar yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli olan hazırlıklardı yani
yoksa anne ve kardeş; ar namus ve ahlakı akıllarına getirilseydi biraz huzursuz olmaları gerekirdi.
bir eş, anne, kardeş
çevredeki, işyerindeki kişileri de kişileri de düşününce

bir de bunları organize eden kişi ya da kişiler gerçekten alanlarında çok başarılılarmış.
dünyada yarışma yapılsa kesin 1.liğe oynarlar. dünya istihbarat örgütleri yarışması fıkrası aklıma geldi
korkunç bir ar, namus, ahlak, şeref, inanç, haysiyet, birlik beraberlik bütünlüğü yansıyor
ben zaman içersinde hepsinin de açıklığa kavuşup tarihteki yerlerini alacak olan bu hadiseler örgüsünün baş konusunun yalnızca başkalarının inançlarını ve varlıklarını aşağılamak olduğunu sanmıyorum.
bu olaylarda kullanılan kişilerin ne kadar kemik yaladığının görünmesi gerektiğini düşünüyorum.
çünkü ara ara duyduğum çok büyük paralar oluyordu. bir yerlerden para birşeyler isteniyordu sanırım. bir kere ergüllerin evinde balkonda osmanla enverle konuştuğumuzda büyük para konusunu ve tartışmayı anımsıyorum. hani osmanın "kızımın adı deniz" diye panik içinde evden kaçtığı zamanki. mustafa topraktan da öğrencilerin içine sıralanıp tiyatro oynadıkları havuzun çevresinde çok büyük paralar konu ettiğini, benle ilgili bir şeyler deyince de "ben kanlı para istemem" deyişimi anımsadım. başka zamanlarda da duydum
tabi bu konuları anlamaması için de o kişiye eş, dost, ve arkadaş çevrelerinde suni sorunlar, ilaçlar, hastalıklar, uyuşukluklar vs,
başka türlü önüne geçilemezdi sanırım
yaptırılamazdı
inşallah "keşke yaptırtmasaydı" dedirtilirler
o paralarla ilgili söz sahibi olunca ben harcanılacak yerlerin listesini yapıyom, ben halledemezsem mirasçılarıma kalır artık liste işi. londrada konuşulan konu, yunanistanda işaretlerini gördüm
dursun karataş ve arkadaşlarıyla, john mark karl ve arkadaşlarıyla, dr.bahoz erdal gerillalarıyla ve diğerleriylé karşılaştı/rıldığım zamanlara ait işaretler
o sırada john mark karlın sanırım bir daha görünmeyecek olan bir arkadaşı "onu' bize böyle gösterdiğiniz için teşekkür ederiz" demişmiş.
onun için herhalde herkes biraz tuhaf olmaya başlamıştı o 3 gün içinde, oktay subay, eski arkadaşım bana yakındı ilk gittiğimde, karısıyla filan tanıştırmayı düşünmüştü sonraları birden kaçmaya işi çıkmaya başlamıştı. herkeste tuhaflıklar olmauştu
sebep "ziyaretçiler"miş
çeşit"li ziyaretçiler
tabi "karışık mülteci dünyası" içinde gizli kalamazlardı.
çok kişi fotoğraflar çekiyordu. biz ziyaretçilerle konuşmalar yaparken, birşeyler yer içerken
filmler
nerden nereye
geçen ablamlara gittiğimizdeki bir senaryo aklıma gelmişti, onu anlatacaktım
annem nereye gitmişti onu hatırlamıyorum, bahçeyemi komşuyamı
ablamla eniştem bir komşularından bahsettiler,
çok iyi bir adammış, onlara herkese hep yardım edermiş, başına neler gelmiş filan
tam olmamakla birlikte kerim diye bir ad anımsıyorum.
karısı bırakıp gitmişmiş, ona yardım etmeye çalışılıyormuş mahallecek
ben de "barıştırıverin karısıyla" demiştim de
kadın başkasına aşık olmuş, gözü ne kocasını ne çocuklarını görmemiş çekip gitmiş
adam perişan olmuş, karısını vursa hapiste yılları geçecekmiş, çocukları rezil olacakmış, intihar etmekten bahsediyormuş hep.
sonra ben L şeklindeki salonun tv olan bölümünde tv izleyip gazetelere bakarken misafirleri geldi
eniştemle salonun küçük bölmesinde oturuyorlardı, fis fis konuşuyorlardı
ablam mutfaktaydı
bir ara adamla heyecanla kalkışıp kapıya filan gittiler, eniştem zorla içeri aldı gene
sonra beni mutfağa çağırıp, durumunun çok kötü olduğunu, intihar diye tutturduğunu, benim üniversite hocası olduğum için konuşup birşeyler söylersem iyi olacağını filan söyledi. istemedim tabi tanımadığımı, ablamla kendisinin halletmesini
ısrarla kendilerinin çok konuştuğunu benim konuşmamın çok işe yarayacağını, işte neler söyleneceğini filan,
önemli değil, başkalarını bulursun, üniversitede çok var vs vs
hatta giderken eniştem "iyi iyi sen konuş gönder, bak daha iyi görünüyor" deyip salona dönmüştü, bir yandan şunları da söyle diye sesleniyordu.
adam sanırım gülerek gitmişti
orta boylu zayıf esmerce 40-50 yaşlarında biriydi, oralarda birkaç kere karşılaştığımı anımsıyorum
sonra da nasılsa konu unutulup gitti, belki de sormuştum da, birşeyler söylenmişti
düşünüyorum da benim iyiniyetimden yararlandıkları pis bir yalandı
içine çekildikleri faşizan batağın showlarından biriydi
aileye bakın, ne hallerdeler
________________________________
bir kere de gülsüm teyzemin oğlu türkayla ilgili bir konu olmuştu, büyük oğlu olcay alsancak devlet hastanesinde çalışıyor, annemi buca ssk dan kendi olduğu hastaneye gelip muayene olması için uğraşmıştı baya, ilgilenmişti
onun uzatmalı sevgilisi bir kız vardı, onlara kalmaya geliyordu hep, herkes biliyordu
sevda kara, o kızla türkay biriki akşam bana da konuk olmuşlardı, ergüllerin evindeydim, annem yoktu
teyzem ayrılmalarını istemişti sonra, biz çok uzun zamandır onlarla da görüşmüyoruz
onlarla ilgili de birşeyler duymuştum
türkayın pis ilişkiler içinde olduğunu filan
______________________________________
kutsal değerleri görünüyor herkesin

bunların bizim manevi bağımızla ilgileri, kabulleri olamaz
bütün ilgileri yaptıkları seviyesizlikler kadardır

nazım hikmet

nazım hikmetin "memleketimden insan manzaraları" yapıtını düşünüyorum uzun bir süredir.

bir kaç yıl önce eski arkadaşımız nazım hikmet uluçay doktora sınavına girmek için geldi
kouştuk özlemişim diye, benle odamda görüşüp dışarda görüşmekten kaçındı biraz
hatta onun alınması için bedri karayağmurların odasına gidip konuştum, felsefi olarak tartışabileceğimiz kişilerden diye,
almadılar onu
bedri onun kafayı yediğini vs söyledi, okula yakışmayacağını
nazım benim odamda bana, geçmişteki benim bilmediğim bazı şeylere kendinin de karıştırılmasıyla ilgili olarak benden özür diledi, çok üzgündü, panik halinde konuştu
o bazı şeylere karşı durmak istemiş, başına çok kötü şeyler gelmiş filan
o sırada tam anlamadım, çünkü bizim arkadaşlığımız kötü adi bir durumda olmadı hiç
benim hiç kimseyle adice bir yakınlığım, ilişkim vs olmadı
zaten düşündüklerimi açıkça konuşuyordum, üretken, sanatta kabul gören bir durumum vardı
bazı kavga tartışma şeyler olmuştu bulunduğumuz ortamda,
herkes zaman zaman böyle şeylere karışıyordu, bazen hocaların koridorlarda kavgaları oluyordu
nazım da o zaman konuşup tartıştığımız arkadaşlardandı, onla da çok uğraşılmış sanırım

bir de biz yüksek lisans doktora yaparken, arkadaşımız vardı, nazım hikmet
uluçaydı sanırım soyadı
babasının nazım aşkından konumuş adı, öyle söylemişti
felsefeyle de ilgili bir arkadaşımızdı, fikir alışverişlerimiz olurdu, okula geldiğinde uğrardı
üst katta soldaki arş görler odasında kalıyorduk o sıralar, sabireyle arkadaştık, o benim alt kattaki terzi newbahar yazan dükkanı kiralamıştı, ondan önce nuray kiralamıştı orayı sanırım
bir de erzurum eğitimden yüksek lisans için gelen çağatay inam adlı arkadaşımız vardı.
sonra nazımla çağatay çıkmaya başlamışlardı, birlikte kalıyorlardı bazen
bana da gelmişlerdi bir akşam
nazım "herman hesse" hayranıydı, benim için özellikle "sidarta"yı getirmişti, ısrarla okumamı istemişti, sonra onun şiir kitabını filan
hatta onun anlattığı dünya istihbarat örgütleri yarışmasını anımsadım, başkasımıydı acaba diyorum ama bende onun anlattığı şeklinde kalmış, tam hatırlamıyorum, herkesin bildiği bir fıkra, çok versiyonları anlatılıyordu
bütün dünyanın istihbarat örgütleri afrikada toplanıp yarışma yapmışlar
en son kalanlar türk, rus ve amerikan istihbaratçılarıymış
son bölümde üç gruba bir tane "kırmızı tasmalı maymunu" gösterip balta girmeyen ormana salmışlar
kısa bir vakit geçmiş amerikalılar kırmızı tasmalı maymunla çıkagelmişler
biraz sonra ruslar da bir kırmızı tasmalı maymunla gelmişler
türkler yokmuş ortalıkta
ertesi gün ormanda kaybolup vahşi hayvanlara yem olduklarını düşündürdükleri anda, ya bir zürafa olacak, ya da bir fil, öyle bir hayvan işte, maymunlukla alakası olmayan bir hayvan, boynunda kırmızı birşey bağlanmış, "ben maymunum, ben maymunum" diye diye kulaklarını kafasını sallayıp getiriliyormuşmuş
türklerin alakasız kişileri işkencelerde neleri kabul ettirebildikleriyle ilgili sanırım anlatılıyordu, lenin olduğu halde "rusyada komünizmi ben kurdum" dedirtebildiklerini filan
o aralar sürekli fıkralar anlatılıyordu
bir kere heykelde yüksek lisans yapan, sonradan turgut pura vakfında filan kurs veren şafak borazan da fıkra anlatıyordu, bunu duyunca çok bozulmuştu, "hakaret, bari maymuna benzeyen tüylü bir hayvan yakalattırsalardı" diye, o da ayrı bir komik bakıştı zaten
sanırım şafağın karısıyla kızkardeşi de bölümden mezun olmuşlardı
bu fıkranın başka versiyonlarını fransızca bölümünden duygular da anlatıyorlardı
neyse işte bizim o sıralardaki sevdiğimiz arkadaşlarımızdan biriydi nazım hikmet uluçay
bir kere kordonda bir barda sergisi oldu, çok kalabalık gitmiştik.
bazen barlarda sergi açılışları da oluyordu, hatta biz tijenle birlikte çalışırken bodrumda bir barda ve bir restoranda sergi yapmıştık, hatta bodrumla ilgili bir dekorasyon dergisinde çıkmıştı rsimlerimiz görülüyordu
nazımda yüksek lisans sergisini yaptı, hocalardan filan çok kişi katılmıştı, öğrenciler filan
birer içki ordan diğerleri herkes kendinden mi neydi, çok oldu unutmuşum
orda tuhaf birşeyler olmuştu
oturduğumuz yerlerle ilgili
hocalar filan birkaç yer değiştirtildi, sonra nasılsa biz nasılsa cam kenarında kaan ve ışın kardeşler vardı onlar ve bazı öğrencilerle tartışmaya başladık, ışınla baya çatışmıştık o sırada
o sırada onların bazı numaralar yaptıklarını sanıyorum
yanımıza gelen öğrenciler arkadaşlarıyla filan ilgili, tartışmadan sonra beni kutlayıp öpmek istemişti bazıları filan, sanırım senaryo idi
bir ara gelen konuklar yan tarafta bir bölüme bakmaya gitmişlermiş, biz tartışırken atlamışız
koskoca yerde çok az kişi kalmıştı
sonra ordan çıkıp bazı öğrenciler arkadaşları vs yürüyüp duraktan bucaya gidenlerle bir otobüse binip gitmiştik, bir kız öğrenci sevgilisiyle yolda inmişti şirinyer yakınlarında sanırım. biz uzun boylu bir kız öğrenciyle konuşarak gitmiştik.
sonradan gözlemlediğim mete sezgin- ışın-kaan- muhammed ali (ayşegülle arkadaşlığı nedeniyle benim yüksek lisans öğrencim olmuştu, kıbrıslı elvan diye bir kızla nişanlıydı)
ilişkileri nedeniyle nazım hikmetin sergisinde bir tür senaryo yaptıklarını düşünüyorum
bir de sonradan nazım hikmetin okula geldiğinde anlattıkları nedeniyle
doktora sınavına girmişti, o zaman

bedri onu kabul etmemişti

bu arada bedri karayağmurların da içinde olduğu bir şey hatırladım şimdilik kısaca yazayım

hocalar bazen maaş çekmek için kafettonun ordaki bankamatiğe giderken, bankamatiği soymaya gittiklerini söylüyorlardı, espri oluyordu arada

ben bir gün bankamatikte sıra beklerken, son birkaç yıl içindeydi sanırım,

ben yabancı dillerdeki yönetim kurulu görevimden ayrılmıştım. zaten oraya da ingilizce bölümünden arkadaşımız mehmet ali yavuz isteği ve ısrarı ile gitmiştik, bedri ile ikimizin yönetim kuruluna alınmamızı özellikle istemişti, sanatçı arkadaşlarla birlikte çalışmanın verimliliği adına

onlar arada ankaraya resmi bir istatistik dairesine gidip görev yapıp geliyorlardı, emine filanda,söylüyorlardı bazen ankaraya göreve gittiklerini, çoğu hoca gidip geliyordu arada

biz de bazen açık öğretim sınavlarında görevlendiriliyorduk tabi

birkaç buca dışında görev verilmişti, sonra genelde eğitimde görevlendirilmiştik, ben son yıllarda görev istemiyordum, mecbur olmayınca gitmiyordum

sonradan kadim hoca atanmıştı oraya

bankamatik sırasında bedri elinde sebahattin ali yazılı bir kitapla, mehmet ali yavuz, bir de çalışanlardan birisi sanırım onu da hıdıra benzetmek amacıyla yanlarına almışlar, üçü birlikte yanıma gelip dikilmişlerdi

bizim hıdırımız değildi benzeyen de kendilerinin yavuzluğu da, karalığı da, bizle ilgili değildi yani

için için güldüğüm bir konu bu benim

bizimkiler herhangi bir iktidarın devletin hizmetkarı değildirler, isyancıdırlar

onun için manevi karşılaşmamız oldu, ben o maneviyatın gerçek yerini algılayabiliyorum zaten

londradan sonra aleni ayırdettim,

bazen bu konuları yazsam iyi olacak galiba, hele herkes 3 maymunu oynarken

aslında o kadar çok maymun varki afrikaya ya da başka ormanlara gitmeye bile gerek yok