uzaktan baktığım zaman, öğrencilikle birlikte, lisans, yl, doktora, asistanlık, yrd.doç. olarak geçen 25 yıla yakın sürede,
acaba orada gerçekten, bilim, sanat, çağdaşlık, öğretmenlik, insanlık olarak, özgün yapıda iş üreten kaç kişi vardı diye düşünüyorum. o kadar insan tanıdık, öğrenciler, proflar, doçentler, yard. doçlar, asistanlar, öğretim görevlileri, yl, doktora öğrencileri, personel, memurlar, güvenlikçiler, geçici çalışanlar
batı ülkelerine giden çoğu kişi batılılara kızıp geliyordu, kültür farklıydı çünkü. onlar üretiyorlardı. biraz insan hakları felsefesi olarak kimsenin düşük, kendi işini yapmaktan aciz olmaması için yaklaşımları daha farklıydı. "gereksinimlerinizi karşılayacak, idare var". biz bu olayı daha çok yardımlaşma ile karıştırıyorduk hep sanırım. ciddi gözlemlerimden biridir.
bu durum o kurum içindeki herkesin birbiriyle olan ilişkisini etkiliyordu.
basit bir işini yapmak için nasıl uğraşılıyordu filan.
bir de gerçekten özgün iş üretmekle,
ezberlenenlerin dayatılması, iş olarak ezberci tutumun görünmesi
çünkü üniversitelerdeki çok şey belki de hepsi batı kültürünün ürünleri, onlardaki sistem model alınıyor hep. son olarak "aktif öğrenme" gündemdeydi. "aktif öğrenme" demokrat hümanist bir kafa yapısıyla gerçekleşebilecek bir yapılanma. yoksa ezberin ve statükonun içinde kaybolur gider.
tabi değer yitimine uğramamış, insani inanç ve hümanizmasını koruyan, biz tanık olmasak da vardır mutlaka. heryerde olduğu gibi orda da.
nur içinde yatsın "bilal erdoğan" hocamı anımsıyorum. gerçek bir sanatçı, aydın, gerçek özgün bir insan olarak.
umur türker' anımsıyorum, delişmen, atak, sanatçı, soylu, güzel konuşan, çağdaş,
sonra gsf ye kaçmıştı.
nedense, bucadan giden bütün "aydın" nitelikli kişiler nefret ederek gitmiştir. ben en az 5-6 kişiye tanığım.
çok vahim şahıslar vardı
ibrahim bozkuş, olağanüstü tuhaf halleri vardı, kendisinin kürt ve alevi olduğu söylenince, aslında kürtlerin türk dağ köylüleri olduğunu, karda filan yürürken kart kurt sesi çıkardıkları için kürt dendiğini anlatıyordu, yanına birkaç kürt geldiğini söyleyip, onlardan kaçmaya çalıştığını anlatıyordu, tam anımsamıyorum ama "ahmet türk" adının geçtiği gibi bir durum, akrabalıklarımı varmış ne, o türden birşeyler
istanbuldan tomur atagökle birlikte bir bayan eleştirmen gelmişti -canan beykal- diye anımsıyorum, konferans salonundaki söyleşiden sonra başkanlık odasında oturulurken bozkuş oğlunu, oğluyla ilişkisini anlatıyordu, canan hanım bir ara "onun oğluna acıdığını, ve yerinde olmak istemediğini" söyledi. çocuğa söz hakkı tanımadan hayatını kullandığını filan
başka bir vahim vaka olan yaşar sami gökgözle tuhaf bir it dalaşları vardı
ben arş gör olduğumda (o süreci ayrıca anlatmak gerekli aslında)
benim için depoya bir masa koydurmaya kalkmışmış, orda oturup çalışabilmem için, fahri hocanın yanında tijen vardı asistan olarak, beni de onun yanına geçirmişlerdi, ben de dışarıda öğrencilerin arasında oturabileceğimi söyleyip, masamı atölyeye koydurmuştum
uzun anlatılacak şeyler var aslında, herkesi ayrı bir başlık altında incelemek daha uygun olur gibi geliyor, bir sürü anılar var, vahim vakalar var
bozkuş deyince boztaş da aklıma geldi, mehmet boztaş, onlarla ilgili tuhaf şeyler anımsıyorum, karakteristik yapılarına ilişkin, ama bir iki olay var kafama takılan;
ben selmanın evinde kalırken, öğlenleri evime yemeğe giderken, o tarafa geldikleri bazı zamanlar anımsıyorum, bazı hocalarla birlikte, bazen misafirleri filan oluyordu, o taraftaki lokantalara gidiyorlardı, benim evimin önünden geçiyorlardı tabi, ben gelirken bazen benim çevremde geliyorlardı, evimle ilgili konuştuklarını hatırlıyorum selmanın evi olduğu için, bakmaya kalktıklarını filan, tam olmasa da sanki geçerken kapıdan girip nasıl bir evmiş diye salona filan baktıkları gibi bir şeyler, bir kaç kere karısı yayla hanımla da tuhaf karşılaşmalar anımsıyorum, kadın çok bozuk halliydi.
bir kaç kere ben bir yere giderken yakın yerde inecekmiş diye benim arabama binip inmişti,
oğlu ekinle ilgili bir şey anımsıyorum bir de,
ekin bir kaç kere benim ders verdiğim sınıflarda öğrenci olarak bulundu, sonra kardeşi esin de
şimdi baktığım zaman tuhaf davranışlarının olduğunu anımsıyorum, babaları arkadaşları olduğu için diğer hocalarla filan konuşmalar filan
çok planlanmış ve özel konuşmalar oluyordu sanırım
kendilerine yakıştırmışlar demekki
bir keresinde resim heykel müzesinde bölüm sergisi vardı,
gitmeyecektim ama, ısrarla "bölüm hocaları gitmeden olmaz" diye, gitmemi istediler, fahri sümer de çok ısrar etti, ve benim boztaşların arabasıyla gitmemi, araba park yeri sorunu olduğu için,
o gün anladığım kadarıyla çok uğraşıldı, bazı öğrenciler de gelmem için ısrar ediyorlardı,
araba kalabalıktı, hatta bir kişiyi son anda mı ne almışlardı, arkada 3 kişi sıkışmıştık,
tepem atık bir şekilde giderken, boztaş konu açıp benim ekinin asistanlığını istemediğimi farkettiğini ve üzüldüğünü vs türünden konuşmaya başladı, diğerleri de konuşuyordu, "ya niye istemeyeyim, herkes için hayırlısı olsun" filan derken, ısrarla "ekinin asistan olmasını isterim" "valla isterim billa isterim" vs türünden laflar söyleyip söyletildi, bu konunun özel bir provakasyon olduğunu düşünüyorum. kimseyi asistan yada doktora, yüksek lisansa alırken bana sormadılardı, jüride bile bulunmadım hiç. bir kere yedek üye yapmaya kalkıp sonra başkasının hatırı varmışmı ne diye vs birşeyler olmuştu. yolda arkada bizim yanımızda oturan son anda arabaya binen kişinın sırıtarak, zaferle bu iş de oldu dercesine indiğini anımsıyorum. 35-40 yaşlarında kumralca orta boylu zayıf yada orta kilolu biri gibi hatırlıyorum bu olaydan sonra hocam olarak hep saygı duyduğum fahri sümerden uzaklaştığımı biliyorum. davranışlarını beğenmemiştim.
bu şahısların mete sezgin, yüksel uslay ve turan enginoğluyla birlikte yaşamımda olumsuz bazı olaylarda aktif rol aldıklarını düşünüyorum. daha önceleri mehmet ileri de vardı
şçyle bakınca herkesin vahim durumda olduğunu düşünüyorum, yalnız bazıları bilmeden, dolambaçlı yollardan yer alırken, bazıları bilinçli yer almıştı
tabi herkesin karakter ve kendilerine yakıştırdıkları bilinçli tercihleri farklı
ferah uçman ve şahver koç olayı var bir de.
zaman zaman öğrencilerin hocalarıyla sorunları olurdu, bazıları sınıfta bırakılırdı, bazıları başka sınıflara geçerdi, benim derslerim de çokça provakasyon yapıldı, aklıma geldikçe yazacağım onları da.
feraha özellikle cinsel taciz olmuşmu ne, yaşamları kararmış, depresyona girip, psikiyatriste gidip perişan bir hale gelmişi son hamleyle bana gelmişler, nasıl olduğunu unuttum ama, o sırada benim nilgün, gülşans, güney, fevzi, vd öğrencilerimle arkadaşmışlar onlar söylemiş sanırım
ferahın, sevgilisi hatta nişanlısı olan salman da vardı,
çocuklar perişan bir şekilde benim sınıfıma geçmek için yalvarmışlardı, çok ısrar old, gene de onlara adamların bu yüzden düşmanlık yapmaya kalkabilecekleri için bölüm başkanına, yetkili kişilere sorunlarını anlatarak, istekleri kabul edilirse gelmelerini söylemiştim. öyle yapmışlar, sonra benden ders almaya başladılardı, hayatları düzelip, yüzleri gülmüştü, güzel işler üretmeye başlamışlardı. hep birlikte bana dualar ediyorlardı, şahverin annesi dualar ediyormuşmuş, ferahın ailesi teşekkür ediyormuş filan, salman zaten öyleydi.
sonra merih tekin bender ferahla ilgilenmeye, çalışmalarına bakmaya vs başlamıştı. onu sonrada yüksek lisansa almışlarmış ve salmandan ayrıldıklarını duymuştum, ama tam bilmiyorum, yüksek lisans yaparken biriki kere yanındaki bir arkadaşıyla arabamın orda konuşmuştu, odama gelemiyormuş diye
öğrencilerden duymuştum bunu
diğer hocalarla derslerden kalıp sorunları olmasın diye, yüksek lisansa girme sorunu olmasın diye vs
sonradan okula getirilen mahmut durmuşla da ilginç durumlar oldu
onlarla hamdi gökova filan öğrenciliğimizden tanışıyorduk zaten
benim öğrenciliğim sıralarındamı, araştırma görevliliğine ilk başladığım zamanlarda mı, tam tarihi şu anda çıkaramıyorum, öğrencilikte olsa gerek,
umur türker hoca, arkadaşı tüzün kızılcan ın karşıyakadaki seramik atölyesinde çalışacak yaratıcı elemanlara gereksinimi olduğunu söylemişti, beni önermişmiş, enverle birlikte gitmiştik, atölyesine ürettiği işlere bakmıştık, ürettiği işlerden çoğaltarak satışa sunduklarından ve özgün sanat yapıtlarından konuşmuştuk,
onlar bir kadın seramik sanatçısıyla birlikte /bingül başarır diye anımsadım/ füreya koral ile çok güzel çalışmalar yapmışlardı, biliyordum.
orada part time çalışmaya başladım, bir kaç hafta sonra gidip gelmeyle ilgili filan sorunlardan sanırım, unuttum şimdi, ama bana çok uzak geliyordu, ayrılmıştım.
ayrılmadan evvel, tüzüm hocanın beğendiği bir çalışmamı yapıyordum. karşıyakada bir apartmana asılmak üzere, kuğulu büyük bir çalışma, işin parşemon üzerine orijinalleri elimde hala, kuğu resimlerinden çizimler yaparak, güzel bir iş yapmıştım,
bir süre sonra umur hoca tüzüm beyin benim yeniden gitmemi istediğini, çalışmalarımı beğendiğini söylemişti, uzak filan ama gitmiştim gene de, bir miktar ücret de alıyorduk sanırım.
ben ayrılmadan önce mahmut durmuşun kızkardeşi de oraya çalışmaya gelmişti, ona ben mi haber vermiştim başkasımı anımsamıyorum.
ben yokken, benim tasarladığım kuğu çizimlerini kendisinin çizdiğini söylemişmiş, ama tüzüm hocanın istediği birşey olmamış, benim haberim yoktu bu olaydan, tekrar gidince tüzüm hoca dosyama yeniden bakarken kuğuların çizimlerini görünce iş açığa çıkmıştı. hoşuna gitmemişti. biraz üzülünmüştü. gençlik işte
o olay nedeniyle bazı antipatik durumlar oluşmuştu. sonraki yıllarda da hissedildi
mahmut durmuş okula gelince, karısı da öğrencilikten tanıdığımız biriydi, okulda karşılaşmıştık onunla da, hamilemi neydi, kaç zaman öncenin olayının çekişmesi sürdü sanırım,
o olayın kimseye söylenmemesini filan ısrarla istediklerini anımsıyorum, thaftı yani durum
okuldada bazı tuhaf olaylarda yeraldılar,
birisi, eğitim bilimlerindeki gece derslerinden bir şube bana verilmişti, sonradan şubeyi değiştirmişler, 2-a yerine, 2-b yazılmışmış, ben, sonradan programa yazıp elime verdikleri sınıfa gitmiştim, ancak, internette üzerimde görünen sınıf listesiyle aynı değildi, mahmut durmuştaki şube listesiyle bana verilen sınıf listesi karıştırılmış,
eğitim bilimlerine sorup, hocaların anlaşarak şubeleri değişebilecekleri söylenince mahmutun odasına gidip konuşmuştum, eskiden demirali selamet hocanın kaldığı odayı vermişlerdi ona. kendisi için hangi şube olacağının farketmediğini söylemişti, bende, önceden bana verilip sonradan karıştırılan ve öğrenci listesi web de ve debiste bende görüneni tercih etmiştim, 2-3 hafta geçmişti bu arada. programdan sorumlu sekreterler ve araştırma görevlileriyle düzeltmeyi yaptırmıştım, öğrenciler de dahil herkes duymuştu zaten, derste durumu, öğrenci listelerinin farklı olduğunu anlayınca öğrencilerle birlikte sekreteri aramıştık
nasıl olduysa, ortalık bir karıştırıldı, ve kimse istemeden, herkesten habersiz programlarla oynadığım vs diye, sorun çıkarılıp, tartışma çıkmıştı, mahmut durmuş o sırada bölüm başkanı olan gülseren pasine, kendisinin isteği ve iradesi dışında olduğunu söylemişmiş,
gülseren pasin de sorun çıkardı, "gece dersini alıp başkasına vermelerini" söylemiştim. öyle yaptılardı.
tuhaf, anlamsız, yalnızca sorun çıkarmak amaçlı bir olaydı yani
çok fazla böyle şeyler oluyordu, gerçekten bu şekilde neler elde etiklerini merak ediyorum.
enver gazete ege de çalışırken, /sahibi karadenizli kömür tüccarı da olan zengin bir adamdı, öldürüldü, mafya ilişkileri denmişti, kenan seven yöneticiydi, beyza vardı; bir ara bir kadın yöneticileri olmuştu, gazetede partiler veriyordu, bir ara nizamettinde orada çalışmıştı sanırım/ çalışanlar içinde daha önce tercümanda çalışmış bir gazeteci vardı, /mehmet ali diye animsadim/ genç biriydi eşini de tanıyorduk, sanırım birlikte bir kaç gazeteci ailesiyle fotolarımız var.
gülseren hoca için" biz onu ortaokulda dersimize girerken, nasıl öğretmen olmuş, ortaokulda öğretmen olamaz derken, üniversiteye hoca olmuş" demişti,
iyi tarafları da vardı ama, sanat konusunda zayıf birisiydi, gerçekten bazı/çoğu öğrenciler ondan daha iyi işler/resimler yapıyorlardı,
onlada anılar var, bir tanesi,
ben genelde öğrencilerin, buca eğitim dışında iş ve sanat üretmeyle ilgili cahil kalıp saçma sapan konuştuklarına tanık olunca, sanat eserleri inceleme, sanat ve kültür derslerinde;çevredeki, milli kütüphane, tınaztepe, gsf kütüphanesi, ilçe kütüphanesi, resim heykel müzesi vs araştırma yapılması için gönderiyordum, çoğu zaman kendim de gidiyordum.
özellikle derslere başlarken kütüphanede çalışmalara başlamak iyi oluyordu, en azından dünyada olup biten sanat olayları ve sanatçılarla ilgili bilgilendirme açısından gerekiyordu.
başkanlık odasında konu olmuştu, ilk haftadaki derslerimi tınaztepe kütüphanesinde yapacağımı, gülseren pasin "tamam" demişti, hatta, fahri sever kütüphanenin çalışma mekanımız olduğu için, il dışına gidilmediği sürece hocanın yetkisinde olduğunu, izin alınmaya gerek olmadığını söylemişti
atölye kapısına bir haftalık süre içindeki dersleri- 4 tane sınıf vardı zaten, hepsiyle birer gün gidilmiş olacaktı- tınaztepe de işleyeceğimizi yazmıştım, o kütüphanede çalışanlar da diğerlerinde olduğu gibi, benim gibi öğrencilerini kütüphane çalışması yaptıran hoca olmadığını söyleyip, bir iki kişi dışında yani, çok öğrencinin yalnızca mezuniyetde kayıt işlemleri sırasında geldiklerini söylüyorlardı.
biriki gün içinde bölüme geldiğimde, gülseren pasin, başkanlık odasına, lütfü demir sekreterdi o sıra, telefon edip, bana aynen çok şaşırmış bir şekilde heyecanla, "bir haftaaa naapılııırr bir kütüphanedeee" diye hesap sormuştu,
insanın ne diyeceğini şaşırdığı durumlar oluyor gerçekten
bir de izin almadığım için suçlu olduğumu iddia ediyordu
ben gene de programım gereği, izinsiz olduğu için gitmemeleri söylenmesine karşın gelen öğrencilerle kütüphanede çalıştım, dersimiz süresince ve sonrasında kalan öğrenciler olmuştu
gülseren pasin (eseller)
herhalde hala, bir hafta kütüphanede napılacağına kafası basmamıştır
belki başka yerlerle karıştırıyordu
yani bucayı çok anılarla bırakmışız, herkes buca anısını yazsa neler çıkar acaba,
"dehşetengiz anılar defteri"
daha çokk anımız var, geliyorlar, yavaş yavaş
dört tarafı elektrikli tellerle çevrili, giriş çıkışları elektronik sistem kapılarla donatılmış, geleceğin uzay yolu filmlerini aratan bilim ve irfan yuvalarının yeni versiyon mekanlarında sürdürmeli artık bu anıları , düşününce başka bir yerde geçmemiş gibi geliyorlar
son zamanlarda toplantılara katılmamaya başlamıştım, değişik nedenleri oldu, kasti davranışlar, öğrencileri bir takım çıkarlar için kullanmalar gibi çeşitli şeyler farketmiştim. birbirimize saygı duymuyorsak, söylediklerimizi dikkate almayıp, çalışmalarımızı derslerimizi yaşamımızı sabote etmek gibi şeylerde yer alıyorlardıysa toplantıda olmamın bir anlamı da yoktu zaten.
çalıştığımız sürede çevremizle ilişkilerimizde dostluk sandığımız şey bitmişti.
bir toplantı anımsıyorum, dekanlıkta, üst katta küçük salonda, haftasonu ve gece çalışmalarıyla ilgili. güzel sanatlarla ilgili okullarda haftasonu ve gece çalışmalarının yapıldığını biliyoruz. sanatı geliştirmek için yalnızca dersler yetmez diye.
gece çalışması yapan öğrencilerin dışarıdan /diğer bölümlerden yani/arkadaşlarını bölüme aldıklarını, buna çözüm olarak gülseren pasin, alt kattaki bütün pencerelerin demir parmaklık yapılmasını, kapıların kilitlenmesini, çalışma süresi bitince açılmasını öneriyordu.
emine halıçınarlı, nöbetçi olduğu sırada alt kattan üst kata kadar bir kere dolaşıp sınıftaki öğrencileri kontrol etmesinin kaç dakka tutacağını, kendisi yukardayken aşağıdaki öğrencilerin ne yaptıklarından haberi olamayacağını,
çözüm olarak topluca birkaç atölyede çalışma yapılması gibi öneriler oluyordu
birden kendimi "f tipi zihniyetinde" bulup söylemiştim bunu.
topluma eğitim kazandırmayı bu şekilde elde etmek güçtü yani. burada konu ettiğimiz gençler, öğretmen olacaklardı, başka alternatif şeyleri tartışmak gerekiyordu. biz öğretmen yetiştiren üniversite hocaları olarak bunları tartışmazsak kimler tartışacaktı. sonra
bedri karayağmurlar ile fahri sümer biraz daha ılımlı konuşmuşlardı.
bu toplantıdan sonra benim derslerimde açıkça provakasyonlar başlamıştı,
zaten sürekli olan birşeydi, ancak bazı kişiler sözlerimizi ve varlığımızı hazmedememişti
bir takım öğrencilerle çalışmalarımız, hayatımız, özel yaşamımız provake edilmeye başlandı.
sorunlara çözüm üretmek için onca yıllık eğitimle sahip olduğumuz düşüncelerimizi tartışmak istemiştik, bizi de toplantıya o nedenle çağırmıyorlarmıydı zaten.
galiba bizim yerimize ne yapılması gerektiğine karar veren zihniyetlerin, yapılmasını gerekli gördüklerini onaylamak amaçlı oluyormuş.
bölümde ısrar ettikleri için katıldığım bir toplantı olmuştu, başkanlık odasında,
programlar ve seminerlerle ilgili konular için, tartışılacak diye,
bir ara ben ressam tomur atagök, sanatçı eleştirmen canan beykal'ın izmire gelip söyleşi yapmalarına katkıda bulunmuştum. öyle bir öneride bulunmuştum gene, gsf de yabancı ülkelerden bile sanatçıların geldiğini workshoplar yapıldığını, bucanın kapalı kaldığını, en azından istanbul ve ankaradan sanatçıları getirip üniversitenin misafirhanesinde kalarak çalışma, söyleşi, farklı bir ses, bakış açısı açısından gerekli olduğunu söylemiştim.
o sırada yalnızca toplantıya katılmış olduğumu göstermek amaçlı çağrılmış olduğumu düşünüyorum. çok ısrarla çağrılmıştım. ortalıkta bir tür yansıtıcı makinalar filan vardı,
çok bilimsel görüntülüydü
gerçekte düşüncelerimize inançlarımıza, sanatımıza ve varlığımıza saygı duymadıkları için toplantılara katılmak istemedim. okuldan ayrılmayı düşündüm, ama, devrimci demokrat öğrenci arkadaşlarımın onca yıl samimi emek verdiğim yerden emekli olmam konusundaki tutumları beni orada 20 yıllık eğitim hayatımın süresini doldurmaya katlandırdı.
gerçekten bucaya ilişkin başka güzel ve dost anı kalmadı, devrimci demokrat gençlikten başka
sürmeli...