Perşembe, Aralık 11, 2008

sewgili pıtırcık- my lowely pıtırcık


sewgili pıtırcık- my lowely pıtırcık
kediler hep oldu
kendimi bildimbileli
bilinçli olarak, yani aşılı karneli, kimlikli filansa
"tombiş" vardı, küçük evde bakmaya başlamıştık, şirinyer postanesinin arkasındaydı, yunanistanlıların evi, orda evlenmiştik, evlenmeden önce eşyalarımı getirmeye başlamıştım, o sırada tombiş takılmıştı peşime, onu da getirmiştim, sonra bir süre görünmedi, üzülmüştüm baya, 14.1.84 yılıydı galiba, evlendiğimiz gün akşam vakitleri daha içeri yeni girmiştik, kapının aralığından girdi, ne çok sewinmiştimk. yıllarca bizleydi, onla ilgili bir cansıkıcı olayım, evlendiğim kişinin ebeveynleri geldiğinde içeri yanlarına pisletmiş diye laf edilmişti de biraz itiş kakış yemişti. işte yapmaması içinmiş filan, hala üzer beni, benim hiçbir kedim özel zamanlar/sorunlar dışında ortalığı kirletmemiştir. sonra bizle büyüdü, mahallede hewaller buldu, çocuklardan ve kedilerden, "imren" vardı örneğin, kedileri sewmeyi tombişten öğrenmişti, "ali diye bir sokak kedisini" sahiplenmişlerdi böylece. "türkan abla" ocağa süt taşıp döküldümü aliyi üstüne çıkarır önce ona temizletirdi. zaten ali mutfak penceresinden girip çıkmayı çok severdi.
tombiş, karşı yoldaki köşedeki, kocası ölünce kendisi bakkalını işleten doğulu bir bayan olan "ayla bakkala" bile arkamdan gelirdi, kaç kere yolun ortasına oturup benim çıkmamı beklerken, arabalar durup onu kenara almamızı beklerlerdi, yanyana yürüyerek eve gelirdik. bazen okula giderken arkamdan gelmeye kalkardı, o sokakta taksi durağı vardı, ben sabahları koşa koşa derslere yetişmeye giderken, duyacağım şekilde "denizli expresi geçiyor" derlerdi. "umur hoca" sabahları erkenden derse başlardı ya, uyuyup kalıp yetişemiyorum diye, sabah komşulardan kaç kişi, okula giden gençler filan benim kapıya çalıp öyle giderlerdi. bi koşu hazırlanıp dersime koşardım. bu sıralar evlendiğim kişi hapise girmişti. bir yıl, bir perşembe akşamı gidip, bir perşembe akşamı gelmişti. biz tombişle, bazen "özlemle" kalırdık. orada kısa süreli bahçede baktığım "iki kedi daha oldu, birisi van kedisiydi". bir kere tombiş kaybolmuştu, çocuklar haber verince yukardaki okulun bahçesinden almaya gitmiştim. küçüktü daha.
5-6 yıl sonra taşındık ordan, ben istanbulda öğretmenliğe başlamıştım, herhafta gelip gidiyordum. tren yolunun aşağılarında enhoşlar tarafında yine "bir başka yunanistanlıların eviydi". "biz annem, meleğin hörü ve muhittin abi" filan taşınırken, komşular balkonlardan birbirleriyle konuşuyorlardı;
"kim gelmiş"
"bilmem, bir sürü kitap, bir sürü çiçek, bir kızın kucağında da kedi vardı"
kalabalık olunca kimin kim olduğunu anlamamışlardı. ordan komşukızı "cemaynuru" anımsıyorum. o sıralarda yüksek lisansa da başladım, haftada 2 gün izmirde derslere giriyordum, diğer günler istanbulda emirganda öğretmenlik yapıyordum. orada müdür yardımcısı olan "kamil bey" tayinle izmire arş gör olarak geçiş yaparken bana "siz sizden kaynaklı hiç bir sorun yaşamazsınız" demişti. evli olduğum kişi istanbula bir ilk gittiğimde, bir sergimde, bir de dönerken gelmişti/ tam emin değilim, belki kendim dönmüşümdür. "okul müdürü uğur açıkgöz", sırası geldimi "bunun da kocası mı var" derdi. tombişi bazen zayıflamış buluyordum. evli olduğum kişi sabahları tombişe yesin diye yumurta pişirirken kendine de koyduğunu ve kahvaltı yaptığını söylerdi.
o zamana dek tombişi bornovaya, ve kemer taraflarında iki veterinerlik merkezine aşılatıyordum, ilk markamızı onlardan almıştık, hala durur. dolmuşlarda kucağımda kediyle. tren yolunun aşşasındaki evde "buca belediyesi veterinerleriyle tanıştık, ali abi, hüseyin ve birol beylerle". benim kedicikle onlar ilgileniyorlardı artık, özellikle "vet hüseyin zeki toprağın", ben de zaman içinde yaptığım resimlerden "zuhalin" beğendiklerinden veriyordum. pıtırcığı iyileştiriyorlar diye, ona bakarken bir yandan onların klinik için hayvanlar ve kendileri aileleriyle fotoğraf transfer-karışık teknik bir resim yapmaya başlamıştım ama yarım kaldı resmi şimdilik kaldırdım. bir ara fanusta "2 beta balığımız" olmuştu. pazardan almıştık.vet hüseyin zeki toprağın, beni eşiyle/zuhal tanıştırmak istemişti, "ulaş ve pelinleri var, çocukları". "siz iyi arkadaş olursunuz" diye. öyle olmuştu gerçekten. onların da "tom diye bir köpekleri" vardı. kocaman.
ordan "göksu fotokopiyi işleten ferruhların" üst katları boşalınca oraya geçmiştik. okula yakın diye. "benim kedicik" gene bizleydi. ordan "yunanistanlı enverle ergüllerin evine" taşınmıştık. tombiş bizimleydi. "duman" adı verilen birde sewgilisi vardı orda.
tombiş, kuşlarla bile dosttu. balkonda onun tabağından yemek yiyen "çok kuş, güvercin" olmuştu. balıklara dokunmadan sularından içerdi. "fanusta balıklarımız oluyordu, kırmızı japon" filan. o sıralarda arş gör olan yalnız kimsesiz, yani annesi ölmüş diye, babasıyla küsüp üvey anne sorunları yapan, bunu toplum içinde çok güzel kullanan; yaşamını kurmasında ve tezini vermesinde çok yardımcı olduğumuz ve alt kattaki boş olan "terzi newbahar yazılı dükkanı" ona kiraladığımız "sabirenin sevgilisi murat dinçer bize bir kanarya vermişti". onu elime gelmeye ve odada uçmaya alıştırmıştım, tombiş yatarken o odada uçardı. gene de temkinli olup yalnız bırakmıyorduk. "rüzgar" bir kere kafesi açık, pencere açık kalmışmış ama dışarıya gitmemişmiş. sonra tombiş öldü gitti. 12 yıl filan birlikteydik. arka bahçede "gül ağacının" dibine gömdük.
çok üzülündü, duramadım, "fundanın bahçede baktığı kedi yavrulamış", yavruları belediyeye veriyorlarmışmış. 1-2 aylık filandı galiba, "tombiş toroman toraman kochatacshakocs -eşkiya" adını verdim. iki dolmuşla binip eve getirdim. önceleri sokaktan çöp arabası sesi filan duyunca yatak odasına koşar örtünün altına filan saklanırdı. zamanla çevreye alıştı, çocukların oyunlarına ve "tombişin yol yaptığı erik ağacından inip çıkmaya alıştı". üç aylıkken kolumun altında sıkı sıkı tuttuğum halde "rüzgara" uçarken hamle edip, yaraladı ve o da öldü gitti. tombişin yanına gömdüm. işte o zaman ona kızmıştım baya, azar yiyip kös kös dolasmıştı. dışarda kaldığında bağırır, kapıyı açmamızı isterdi. bir kaç ay sonra muhabbet kuşu aldık, "masmavi birşeydi bulut". o sıralar "püskül" adını verdiğim bir kedi yavrusunu annesi" bir kaç kere yanıma bırakıp gitmişti, ona geri iade etmiştim. terzi nevbahar yazan dükkanı ben kiralamıştım o zamanlar. orayı ilk resim atölyesi yapan "yüksek lisans öğrencisi nuraydı". ilk ona kiralamıştık. öğretmen olunca gitmişti. ben kalırken bahçede "ayşe adını verdiğimiz kedi ve yavrularına baktım bir ara" toromanın mamalarıyla". o zaman hazır mama yoktu. ona "tavukciğerli makarna pişiriyordum". "sokakta bir kedi yavrusunu iyileştirdim ve o geldi. benekli birşeydi". "benek, benekis, benekus" dendi ona. o yalnızca bana yakındı, biz kedilerle yatıyorduk. toroman politikacıydı, benle yatmak istese de evde sorun yaratılmasın,birileri kıskanmasın diye onla aramıza yatardı, istemediği halde, sırf benim için katlanırdı. onun öbür tarafına yatmazdı, bazen alıp koysa bile biraz durup yavaşça köşeden aşağı kayardı, benim yanımda yatacak kadar katlanırdı, benekis kesin tavırlıydı, benden tarafa yatar asla diğer tarafa geçmezdi. 3-4 yaşlarındayken yokoldu ve 1 ay kadar sonra pencereden bakarken kötü durumda bir kedi görüp kuyruğundan benek olduğunu anlayıp koşmuştum. çok kötü durumdaydı, zayıflamıştı, üstübaşı çok pisti, balkona çiçeklerin arasına koymuştum bir koliye, yürüyecek takatı yoktu, sonra küvette yıkamıştım. üstünden kanlar filan akmıştı. ama temizlendiğine sevinmişti çok. 3 gün yaşayıp ölmüştü. yan komşuların bahçesine gömmüştük sanırım yoksa ön bahçeyemi gömülmüştü. ben girip çıktıkça kedilerle konuşurdum, bir kış günüydü odaya girip sobanın çevresindeki kedilere, "toroman", "benekus" diye seslenmiştim. tam çıkarken "buluutt" dedi bulut, muhabbetkuşumuz konuşuyordu baya. adını biliyordu, 40-50 kelime biliyordu. annem öğretiyordu ona, sonra o "benim izkentteki evine" getirmişti.
sonra yalnız yıllarda toromanla birlikte kaldık. 1 yıl annem benle kalmıştı, yalnız kalamıyordum. sonra bir gün o denizliye geldiğinde, "rahmetli ninem" hayal gibiydi-uyur uyanıktım yanında birileriyle yanıma oturup beni beklemişti, mezar arkadaşlarımıydı, bulunduğu mekanın hewallerimiydi. sonraları yalnız kalabiliyordum artık. toroman ta uzaklardan bağırıp geldiğini haber verirdi, ben de ona balkondan pencereden seslendimmi gelirdi. evsahipleri ergülle enver ilk arabalarını almışlardı, bazen ben toramana seslenirken, biraz evel onların arabasının tekerine işerken gördüklerini söylerlerdi. sokaktaki kedilerin arabalarının tekerine işediğini söylerlerdi, kızarlarmıydı bilmem. ben ilk arabam olan bordo uno yu aldığım zaman toramana, "bundan sonra kendi arabamızın tekerine işeyecen artık oğlum" demiştim de baya gülünmüştü.
birkeresinde toraman biriki gün gelmedi. seslendikçe bir kedi iniltisi duydum. bakındım, arka köşedeki komşunun bahçesinde yatmış, zamanında seslenmişim, dövüp bayıltılmış, kendine gelince bana seslenince koşup aldım. çok kötüydü. orda birinci katta oturan bir polis kedileri sevmezmiş deniyordu, onlara girdi de mi oldu, oturduğum yerdeki alt kattakilerle sorunluyduk, evlerine polisler vs gelip gidiyormuş onlar mı yaptı, başkalarımı yaptı bilemedik. hüseyin bey günlerce tedavi etti. evden çıkmak zorunda kalmıştık. selmanın annesinin ona aldığı boş olan evine taşınmıştık. orda da tedavisi sürmüştü ve bacağındaki kırık hafif belirgin bir şekilde kaynamıştı, daha sonra 3-5 yıl daha yaşadı. yedi mahalleden sesi gelirdi. bayramda filan anneme gidip geç kaldığımda ablamlarla gelip, onlar ben eve girince giderlerdi, toroman kapıda bekliyor olurdu. "geliyor senin belalı" derlerdi sesini duyanlar. oraya taşınınca mahalleden ilk "nurhaklarda ölen thko militanı "alpaslan özdoğan"ın abileriyle tanıştık, kim olduklarını bilmiyordum, kara bir kedileri "boncuk", "justy" terierleri, "rex" adında da kocaman bir köpekleri vardı. hayvan sewgisiyle tanışmıştık. benim toramanı sewmişlerdi. "karısı pakize hanım, kızları ışıl ve oğulları bülent. sonraları torunları da olmuştu". sonra rex ölmüş, "başka bir köpek daha almışlardı".
o sıralarda işte tam o sıralarda. "sokakta birkaç kedi yavrusu vardı". sonra iki kaldılar, çocuklar sahiplendiler diğerlerini. onlara toromanın tavukciğerli makarnalarından verdim. öteki güzeldi baya, "kızılbaşlıydı". sonra onu da almışlar, "çirkin ördek yavrusu" ölüme terkedilmişti. toromanla baktık tabi. bir güzelleşti. neşeliydi. beni görünce zıplaya zıplaya merdivenlerden benle çıkardı. toroman da olurdu bazen. evde tavuk ciğerli makarna oluyordu. ara ara wiskas mama filan da alıyordum artık. "annem ona çıtır pıtır bişey bu derken, çıtır pıtır, pıtırcık"
6-7 aylıkken filan gebe kaldı, yani kendisi eylül- ekim kedisiydi, o sıralar bulmuştum ya. işte mayıs-haziran gibi filan benim arada ona dışarda yemek verdiğim duvarın iç tarafındaki "gül ağacının" dibine yavrulamaya kalkmış. "arnavut muhaciri emine teyzelerin eviydi". yavrulardan biri ölmüş, biri yaşarken orayı kirletmesin diye yerinden kaldırıp bizim kaldığımız evin arka bahçedeki balkonun altına koymuşlar. "öğrencim tuncelili özlem kalmazla" gelmiştik eve. "onu alıp balkona çiçeklerin arasına çıkardık, orda yer hazırladık. yavrusuyla birlikte". bir kaç gün içinde hala kedi kalkmıyordu. bir bakınıp kontrol ettim, içinde bir yavru kalmış, doğamamışmış, örtüsünün içinde ağzını açmış nefes almaya çalışır haldeydi. kurumuş, yapışmış. çok az çıkabilmiş, yerinden hareket ettirilince sanırım doğuramamışmış. annem vardı, gece yarısıydı 12 gibi filan. gene vet hüseyin beyle zuhale telefon ettim, yazlıkta annelerindelermiş. bana onu yağlayıp yumuşatıp içinden bütün çıkarıp atmamı yoksa öleceğini söyledi. eldivenleri giydim, zeytinyağıyla yağlayıp yumuşatıp ölü yavruyu küçücük görünen yerinden çekip yavaşça çıkardım. attık. içinde birşey kalmadı, ve düzeldi. o gece tam uyuyamadım sabaha karşı dalınca "rahmetli nenemi" gördüm rüyamda elimden tuttu denizde yürüttü, denizin ortasında tepemizdeki bir köprünün altında bekledik, çevreden bazı yerlerden gemilerden yangınlar ateş topları çevremizden uçuşuyordu. ninem ebeymişmiş. pıtırcık biriki gün içinde ayağa kalktı ve onları içeri aldım. yavruyu besleyemiyor diye, internetten sokak kedileri vs sitelerinden yavru kedileri beslemeyi öğrenip baktık. 19 gün yaşadı. bahçeye gömdük. pıtırcık yavrusunu aralara itip geliyordu son zamanlarda. kızıyordum ona. sonradan yavrunun öleceğini sandığı için demiştim ama, eve anahtar uydurup ben yokken girenlerin yavruya dokunup mundar ettiği için ittiğini düşünüyorum şimdi. kediler öyle yaparlarmış ya. varlıklara, inançlara, kendilerine saygısı olmayan mahlukattan yavru kedilere bile zarar vermekten başka ne beklenebilirdi ki zaten. bunlar çıkar için bizlere tenezzül edenlerdir aynı zamanda.
pıtırcık dışarı çıkmak istememişti sonraları, belki de beni evde beklemek içindi. "eve gittiğim zaman onun mekanına gitmiş olmam için". bir deyişe göre siz kedileri değil kediler sahiplerini kendi mekanlarında konuk ederlermiş. toraman ve pıtırcıkla yaşadık, bir kere deprem olmuştu, gece yarısı pıtırcıkla kalkıp yatak odasının kapısına, sonradan kırıp yaktığım gardrobun yanına çömelmiştim, toraman salondan koşup yanımıza gelmişti. üçümüz birlikte birbirimize yanaşıp depremin geçmesini beklemiştik, sonra mutfağa çay içmeye, onlar su filan içip bişeyler yemişti. herkes sokaklardaydı balkondan baktığımızda. ikisine de değişik isimlerimiz oluyordu arada. toraman hasta oldu, iyileştiremedik, öldü gitti. 9 yaşlarındaydı. resim yaptığım masanın altındaydı. vet hüseyin bey, artık belediyenin veterinerliğinden ölen hayvanları çöpe atmak yerine sahipsiz boş arazilere gömdürdüklerini söyledi ve sarıp ona verdim, klinikteki buzdolaplarına koydu, sonra gömdürmüşmüş.
kalakalmıştık pıtırcıkla. onun çok adı oldu, "çıtır pıtır, pıtırcık, felluce dedik bir ara. dobişko, mobişko, zoppiş, moppiş, zoptik moptik, giderek koca göbeklim". çok güzeldi, çok temizdi, neşeliydi, dosttu,
ordan "kazım koyuncunun" öldüğü gündü, taşındık, eşyaları "eski arkadaşım kodadı osman olan aydemirlere" koyduk, bazı kullanacaklarımı annemin evine götürdük. baya sorunluydu anneme geçiş, ama "ben ingiltereye gittim o yaz", 13 gün kadar pıtırcık annemle kalmıştı. dönünce, annemi rahat ettirmek için ismet yılbaşın desteğiyle, "erzurum- tuncelili dervişlerin evine" taşındım. 3-5 ay kadar orda kaldık, "annem beyin ameliyatı da olunca" gene sorunlarla onun yanına taşındım, evin eşyalarını dağıttım. öğrencilere. "adem taylan" filan vardı. çok az bir eşyam kalmıştı. annem kediden rahatsız oluyordu, tüylerine allerjisi vardı, arabada kedimi taşımak için techizat yapıldı giderek. benim koltuğun arka alltına kum koyduğumuz kabını koyduk. mama su kabı filan. arabamla dolaşıyordu benle birlikte. okulda odama koyuyordum. o yerdeki "devrimci demokrat insan kalabilen az sayıdaki dürüst onurlu namuslu inançlı kişi ve öğrencilerden başka anımsanabilecek en güzel şeyimdi pıtırcıkla gidiş gelişlerimiz". bazen öğrenciler onun çizimlerini yapıyorlardı. olağanüstü bir güzel olaydı. birgün kaçmıştı bahçede nasıl koşuyordum ardından, kaçıp kaybolmasın diye. bizi görenler nasıl gülüyorlardı. yuvarlana yuvarlana koşan iki tip.
emekli olmaya yakın zamanlarda kuşadasından "annemin dayısının oğlu ahmet abinin apartından bir yer kiraladık". pıtırcıkla birlikte gidip geliyorduk. bazen annemde oluyordu. son zamanlara doğru kediyi bazen kötü durumda filan buluyordum. arabamı görünen yerlere koymaya çalışıyordum. evde yalnız bırakmamaya çalışıyordum. ama önleyemedim, koruyamadım. sanırım bağırsaklarında felç yapıcı bir şey yapıldı. tuvaletini yapamıyordu. geçen yıldanberi arada hastalanıyordu iyileştiriyordum. yoksa şişko da olsa 1 yılı aşkın bir süredir diyet maması yiyordu. sağlıksız değildi. en son ben "parantezde" wst nete giremeyince, karşıdaki dynette girmiştim tuhaf şeyler olmuştu bilgisayarıma girilmişti sanırım, romanımı kapatmaya çalışmışlarmış, arabamı yukarı doğru bir yere koymuştum, kapıdaki dynet kafeile ilgili kişlere birşeyler söylerken arabamın çevresinde birileri arabalarına inip biniyordu. kafe sahipleri çok heyecanlılardı panik gibi, kapıda genç biriki kişi tuhaftı filan. 1 saat dolmadan çıkınca pıtırcık iyi değildi arabada. sonra tuvaletini yapmada kan filan olduydu. orada bir zarar verildi sanırım. temizleyip ilaç filan yapmıştım, sonra hastalanınca tedavi edilmişti antibiyotik vurulmuştu. hastalığının ilk zamanlarıydı. kediciğe normal yaşamının dışında hasar yapıcı birşeyler olmuştu. ne elde ettiler acaba. bir kediciğe kasıt yapmakla nasıl bir yaşam kalitesi kazanımları oldu. arabamın içinde oluyordu. aşılıydı, dışarılarda kucağımda çantasında taşıyordum zaten. kimseye zararı yoktu. "masumdu, kimsenin namusuyla onuruyla ekmeğiyle çoluğuyla çocuğunun yaşamıyla rızkıyla oynamamıştı, parasını kimsenin hayatıyla namusuyla onuruyla oynamadan kendi emeğimle alnımın teriyle ödediğim benim evimde, benim arabamda yaşıyordu". okulda bir kere öğrencilerde söylemişti, gözbebeklerinden biri küçük biri büyüktü. ondan sonra zaten pek yalnız bırakmamaya çalışıyordum. kedicik sıkıntılı oluyordu bazen anlayamıyordum. sanırım bir takım kişiler, onursuzlaşma onursuzlaştırma, aşağılaşma aşağılaştırmanın sınırını tahmin ettiğimizden daha fazla aştılar. nazilerle yarışan bir ruhları var. aynı ruhun temsilcileri demek daha doğru olacak gibi. geçen gün haberlerde 150 balinanın daha kıyılara vurup intihar ettiği vardı. bunlarla mücadele etmeden dünyanın doğal yaşamının düzeleceğini hiç kimse inanmasın. "tanrı yaptıklarını kendi inançlarının varlıklarının görüntüsü olarak kabul etsin". bu şekilde elde edilen hiçbir şey hiç kimseye hayırlı gelmesin
ewt "pıtırcık, pitoş piton" ölmesi beni çok üzdü. hastalığı süesince onu seviyordum, kafasını okşuyordum, sert birşeyle kafasına vurmaktan kaynaklanan bir tümseklik farkettim. normal değildi yani. tuvaletini çişini yapamadı, acil vet aradım, daha önce tanıştığım "vet nevzat bey çocuğunun doğumu nedeniyle yoktu, hemşiresi yardımcı olmaya çalıştı ama yetmedi", o gece acil aradım, "saydam tıp merkezinden zafer beyle konuştuk", idrar çözücü için, biraz yukardaki "nemo veti" önerdi. koşa koşa baktım, kapalıydı, saat 8 gibiydi. kapıdan telefon nosu aldım, aradım. biraz sonra geleceğini söyledi. "genç bir vet necip bey" geldi. pıtırcığa baktı, müdahelenin çok riskli olduğunu, idrar yollarını taş tıkadığını çok şişmiş olduğunu söyledi. "oranın sahibi olan çocuğunun doğumunu bekleyen vet didem hanımla konuştu". bize uriner taşlara karşı mama önerdiler, ve direncini artırsın diye calcium c vitamini vurdu. "bize kedimle iletişimimizi çok beğendiğini ilk defa böyle bir diyalog gördüğünü de söyledi" ve yaşamların sınırlı olduğunu, kurtulabilirse daha birlikte olabileceğimizi ve eğer olmazsa sewgi bekleyen başka dostlar kediler olabileceğini söyledi. eve gelince pıtırcığın belden aşağısına sıcak su banyosu yaptırdım. sobayı yakıp leğene su doldurup oturttum masaj yaptım. ama gene yapamıyordu ve şişti iyice. izmirden vet hüseyin beyle konuşuyordum, zuhalle de. birşeyler ilaçlar söylediler, burda olsaydı bakardık filan deyince, hazırlandım, sobanın içine su boşaltıp söndürdüm. gece 10 gibi, ahmet abiye 300 ytl kira parasını bırakıp "ben gidiyorum" deyip çıktım. kuşadası çıkışından benzin aldık. sarsıntıdan pıtırcığım tuvaletini yapmasını umuyordum bir yandan. kan zehirlenmesi olmadan. durmadan geldik. o saatte şehire bile inmezdim. yollarda hiç korkmadım. tenhaydı, pıtırcık yolun bir bölümünde son defa kucağıma oturdu. "hayatımda çok özel yaşadığım ve yaşadığım için tanrıya dua ettiğim bir geceydi". 12 gibi izmire geldik. vet hüseyin bey uyandırıldı, zuhal uyanıkmış daha. gelip klinikte pıtırcığa müdahale etti. idrar torbasına basınç yaparak çişini boşalttırdı. iğneler yaptı. eve geldik. "annem güzide teyzemle raşit enişte ve sezai ile" birlikteydi. gece yola çıktığım için kızmıştı zaten.
/bu arada, yazdan beri pıtırcığa arpa aradım bulamadım, pazarda, kipada, migrosta, koçtaşta, ortalıkta arpa kalmamıştı, kedi otu diye satılıyordu, saksıda yetiştirip yediriliyordu. veterinerler yediği mamanın ot gerektirmeyecek olduğunu söylemelerine karşın, gene de aradım, dışardan ot fazla yedirmedik. bir kere izmire günübirlik gitmiştim annem pazardan arpa almış diye,, ama onu da yemedi, ben daha önce aldığımız bir yerleri arayıp bulmuştum son vakit, o yetişmedi, sonra baktım annemin aldığı arpadan çıkan ot yenmeyecek şekildeydi, benim aldığım yediği türdendi ama artık saksıda süs oldular./
sonra tedavi devam etti. bir kaç gün sonra adaya gittik geldik 2 günlüğüne. herşeyi öyle bırakmıştım. eşyalarımı filan da aldım. geldik tedavi devam etti. bir iki kere baygınlık geçirmişti. ama pıtırcık büyük tuvaletini yapamıyordu. onun için de birşeyler yapmaya çalıştık. çişini kaçırıyordu, oturacağı yerlere bezler koyup kirlendikçe değiştirdik. düzelene dek böyle olacağı söylenmişti. beli ağrımıştı çok, sıcak su torbası koyuyordum. yanları idrar torbasının üstü basınç yapılmaktan ağrımıştı, baya avkalanmıştı bu işlemler sırasında. sonra bu şekilde iyileştirebileceğim düşüncesiyle adaya gittik gene iki hafta geçmişti. orda devam ettim. ilaçları bırakınca birkaç gün kötü olmuştu, ilaçlara devam ettim, antbiyotik, b ve c vitaminleri, sıvı gıdalarla şırıngayla besliyordum. ama tuvaletini yapamıyordu. onun için de uğraşıyordum bir yandan. karnı taş gibiydi, masaj yapıyordum filan. çok temizdi, çok güzeldi. ölmeden önceki gece ona sarıldım. onu çok özleyeceğimi söyledim. "bir dua duydum hz muhammed adı geçiyordu içinde, ve kediciğimin iyileşmesini iyileşemeyecekse acı çekmemesini istedim. tanrının onu hz muhammed eliyle almasını". benle balkondan bakınmayı seviyordu. biraz kucağıma alıp pencereden adayı seyrettik. kalp çarpıntısı vardı, gece 2-3 gibi uyandım aşağı inmişmiş karnını yerlere dayıyordu, alıp kucağıma yatağın üzerine çıkardım. sonra uyumuşum. rüyamda bir yerlere gidiliyordu, karanlıkta kimseler görmeden, "hadi gidiyoruz" diyorlardı. uzaktan bir inilti duydum sanki. meğerse benim pıtırcığımı götürüyorlarmışmış, 5 aralık cuma sabahı, 6-6.30 gibi uyandım gene aşağı inmişmiş, pıtırcık diye seslenip onu almaya çalıştım. sertleşmeye başlamışmış. inanmadım okşadım. sobanın yan tarafında onun için hazırladığım yere yatırıp, üzerine annemin daha önce onu kucağımda taşırken sarmam için verdiği yün eşarbı örttüm. çay koydum sonra. yanında otururken çay içip öyle güzel bir sevgiyi yaşayabildiğim için tanrıya teşekkür ettim. salı günü pazardan aldığım mevsimin ilk nergizleri vardı evde, bir demet, bir kaç tane nergizi pıtırcığın yanına koydum. ruhuna güzellik diledim. 8 suları annemle konuştum. sonra vet necip bey daha önce konusu olduğunda kuşadasında belediyenin hayvanları gömme hizmetinin olmadığını, çöpe attıklarını söyledi. kendimiz kipa taraflarında boş arazilere gömebilirmişiz demişti. toprak kazmak için biriki şey aldım, çiçek dikmek için kullandığım kürek filan. pıtırcığı sarıp kucaklayıp çıktım. 9 dan sonra 10a doğru "kipanın oraya gittim. kipa girişteki güvenlikçiye sordum". çevredeki zeytinliklerin sahipli olduğunu, ama yan taraftaki büyük arazinin sahipsiz olduğunu oranın olabileceğini söyledi, teşekkür edip, arkadan yandaki arazide durdum. biraz bakınıp yukarılarda bir taşın dibinde yer bulup kazmaya başladım. baya uğraştım, sonra dobişkomu kucaklayıp getirdim. başını okşayıp varlığıyla yaşamımı onurlandırdığı için teşekkür edip, sardığım bir bez ve eşarpla gömdüm. üstünü örttüm, taşlar koydum. annem yanımda su götürüp dökmemi söylemişti. sonra dönüp eve geldim. gelirken yolun biraz ilersinde bir sürü polis yolu kesmiş kontrol yapıyorlardı, ben kıyıdan geçtim geldim. saat 11-12 gibiydi. eve gelmek zordu, ev bomboş kalmıştı, temizlik yapıp vakit geçirdim. bazı şeyleri yaktım. pıtırcığın bir kaç torba maması vardı, toplam 150 ytl vardır. belki yer diye çeşit mamalar almıştık hastalığı süresince. 3-4 gün boyunca o mamaları karıştırıp poşetlerle "çevredeki kedilere". bayram günü çocuklara filan kapı açmadım, akşam üstüne doğru medine uğradı, "benim için bayram bir kişi adı" dedim herkese. kimse alınmasın "mukadderin kendi düşüncesi bu". kuşburnu içerken konuşmuştuk. üstünü iyi örtüp örtmediğimi açılmamasını filan söyledi. bir iki gün çok yağmur yağdı. salı günü sabah kalkınca kafama takılmıştı, saat 10a doğru kipaya gittim, depoların ordaki "nöbetçi güvenlikçiyle konuşup", geçen cuma sabahı kedimi gömdüğümü, üstünün açılıp açılmadığına bakacağımı söyledim. biraz konuştuk. arabayı aşağıya koymuşmuşum, "orda selde ölmüş biri büyücek yavru iki kedi vardı", biraz üstlerini örtmeye çalışırken, güvenlikçi kendi kedimi örttüğümü sanıp çok aşağı gömdüğümü söyledi, ona yukarda olduğunu söyledim. çıkıp baktım açılmamış hiç, biraz toprak azalmışmış, çevreden biraz poşete doldurup döktüm gene, kipaya girdim sonra, orda bir açma yedim, ayran içtim, birşey yiyesim yok, pıtırcığın hastalığından beri 5 kilo kadar vermişim. çıkışta "otoparktaki güvenlikçi benim arabaya bakıyordu", alışkanlıkla pencereyi aralık bırakmışım diye. biraz fazla olmuşmuş. pıtırcık içinde olunca biraz açık bırakıyordum. "biraz konuştuk, kedilerden kedi sewgisinden filan". eve geldim sonra annem öğlen çağırdı, "artık bayramı bitmiş, gelenleri gelmişmiş" diye, çıkıp geldim. akşam atıştık biraz. hep kedilerime laf etmiştir, her kedimin ölüşünde biz atışırız.
ewt "kedilerimi hiç unutmayacağım, masum gizemli varlıklarıyla yaşamımı onurlandırdılar. onları çok sewdim. bana zor, yaşanılması güç zamanlarımda hep yanımda oldular, manevi sewgi ve destekleri oldu. onlardan çok şey öğrendim. pıtırcık gerçekten olağanüstü güzel, hoş, temiz, masum, duyarlı bir kedicikti. "tanrı misafirimdi". sanırım zor zamanlarda beni kendi mekanında konuk etti. güzel bir dostluktu". nankörlük insanların bir özelliğidir. kedilerde rastlamadım hiç. soysuz ve şerefsiz değildirler. asla bazı insanlara yakışan kancık kavramıyla ilişkileri yoktur. "çok gizemli, başına buyruk, özgür ruhlu, güzel ve sewimliler". "antik dönemlerde kediler kutsal kabul edilirlerdi. hz muhammedin de kedi sewgisi bilinir. bilalin yolgöstericiliğini söylemiştir".
hiç bir sewgi aşağılayıcı, onursuzlaştırıcı, sömürücü, duyarsız, kötüleştirici, köleleştirici, esirleştirici, muhtaç edici, süründürücü, rezil kepaze edici olmaz. "hızırın geçtiği yerleri yeşertişi gibi canlılık hayat sevinç verir". sömürü değil paylaşım vardır, varlığıyla başka varlıkları aşağılamayı yoketmeyi reddeder. ben kediciklerimle güzelliği sewgiyi saygıyı yaşadım. onlara ne verirseniz onu alırsınız. sewdiklerinizin yakışır bir yaşam sürmelerini istersiniz, ezik değil özgüvenli olmasını, yanınızda muhtaçlıktan değil, özsaygısıyla kalmasını istersiniz. zaten yaşam mücadelesinin temelinde bu vardır. geceyarısı izmire çıkıp gelince annemle atışmıştık, ona teyzemlerin yanında "bu kedi senden kıymetli, çünkü senin bana onun bunun etkisiyle düşünmeden yaptığın yaptırıldığın üzücü şeylere katlanmamı sağladı" öyleydi gerçekten. en yakınım ailem sewdiklerim yakınlarım dediğim insanlar duyarsız ve onursuzca kötülemelere alet olurlarken, saksılarda yetiştirdiğim çiçeklerim kediciklerim benim manevi desteklerimdiler. tanrıya teşekkür ettiğim varlıklar olacaklar hep.
thanks pıtırcık