Pazar, Aralık 30, 2007

parasız yatılı kızları

bu yazılar, parasız yatılıdaki son birkaç günümüzde bazı arkadaşlarımın anı olarak yazdıklarından oluşuyor. defterin kaydını ve kendi el yazılarını şu anda koyamadım. o günleri ve yaşananlara bakışları görmek açısından gerçekten çok hoş anılar.
(aslında bunlar da hayal ürünü;-))))))

dağlarına bahar gelmiş memleketimin
haberin varmı taş duvar
demir kapım kör pencerem
yastığım ranzam zincirim
uğruna ölümlere gidip geldiğim
zulamdaki mahzun resim
haberin var mı....
can dostum,
bahar yine geldi. bu birlikte yaşadığımız 3. bahar. üçüncü ve son..
geçmişteki anılarımızdan söz etmiyeceğim sana. hepsi bir çok kez anlatıldı, sen de biliyorsun. ama aramızda doğan o eşsiz dostluktan söz edeceğim. tüm içtenliğimizle, saflığımızla bağlandık birbirimize. dilerim bu duygularý ömür boyu yitirmeyelim ve ömür boyu unutmayalım birbirimizi. arıyalım, yazışalım. aynı savlarda görüşelim.
istemlerine kavuşmanı dilerim
adresim: yoldaş süreyya
450 sok. no:22 imzası
konak- izmir
______________________________________
Yoldaşım
insanın yaşamında bazen ummadık olaylar olur. böyle birşey beklemezsin bir de bakarsın oluvermiş. bu olaylar insanın yaşamına yön verir. şu anda zekiye ve benim canım sıkılıyor. aslında böyle olmaması gerekir. zaten böyle birşey bekliyorduk. önemli olan acılarımızı, arkadaşlarımızla paylaşmak, bunları büyütmemek gerekir. ne yazık ki bunu günlük hayatımıza uygulayabilmek öyle kolay değil. çok irade sahip olmak gerekiyor.
okulların kapanmasına çok az zaman kaldı. gelecek yıllarda bugünleri arayacağız. dilerim o zamanlarda birbirimizi unutmamak. kavgamızda aynı saflarda yer almak. bu böyle olacaktır hiç kuşkum yok. serda kuşçu
muştak bey mah. imzası
dibek taşı sok.
no:9 muğla
__________________________________________
canım mukadderim, 18.5.1978
þu anda sayım olmak için toplandık. bu sayılacağımız son gece. böyle bir gecede sevdiğim bir arkadaşımın defterine yazmak güç geliyor bana. çünkü yazmak için aklıma hep ayrılıkla ilgili tümceler geliyor. bu denli zor ayrılacağımızı hiç düşünmemiştim. meğerse bu ne denli güçmüş. senin kişiliğine uygun davranışların, mimiklerin, sözlerin sanırım hiç unutamayacağım şeyler. biraz önce sınıfa asuman hanım geldi. herkesle ayrı ayrı şakalaşıyor. bu öğretmenlerimizi nasıl unutabiliriz biz? rukiyenin söylediği marşlar beni daha çok hüzünlü yapıyor. okulun sona erdiğini, kalplerimiz olmasa bile yollarımızın ayrılacağını düşündükçe inan deli gibi oluyorum. hiç şüphem yok, bu konuda sen de aynı şeyleri düşünüyorsundur. bu tümceleri yazarken ışıklı muğlaya bakıyorum. baktıkça da ağlamak geliyor içimden. neyse bu karamsar şeyleri daha fazla yazmayayım artık. unutulmamak dileğiyle sana yaşam boyu mutluluklar dilerim.
ŞÜKRİYE
SENİ ÇOK SEVİYORUM
________________________________________
(tarih yazılmamış- mayıs 1978 olmalı)
selam canım
Ah! benim gara yüzlü, çatık kaşlı, sert bakışlı canım mukadderim, nasıl olurda ayrılırız nasıl ha, bunu kabul etmek mümkün mü!?, ama kabul etmek zorundayız bu acı gerçeği acı da olsa.
bu gece son gecemiz herkes üzgün, sen "görüşmecim yeşil soğan göndermiş, garanfil kokuyor cigaram, dağlarına bahar gelmiş memleketim" diyordun, birden, Süreyya! orda kırmızı tükenmez var, yaz dedin, sonra gene mırıldanmaya başladın şu anda ise susuyorsun.
Mukadderciğim üç yıldır acı tatlı bir çok anılarımız oldu bunların hepsini bu sayfaya sığdırmak çok güç ama sırf adını anmak bile olayları bize anımsatır. örneğin bir semra yetim bir ali fuat bu öğretmenleri unutmak mümkün mü tabii ki olumlu yönde değil. tabiki bunun yanında asuman hanım şüheda hanım ve benzeri öğretmenlerimizi hiç unutamayız sanırım.
Mukadderciğim biliyor musun senin o, kızgınmış gibi dururken o tatlı gülüşün hiç belleğimden silinmeyecek.
Haklı kavgamızda başarılar dileğiyle
Hoşçakal Canım
"Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
Ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen,
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan kadınlar
BİZİM KADINLARIMIZ
şimdi ayın altında
kağnıların ve harpuçların peşinde
harman yerine kehribar başaklı sap
çeker gibi
aynı yürek ferahlığı
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler
Ve onbeşlik şarapnelin çeliğinde ince çocuklar
uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu akşehir üstünden afyona doğru"
"ikimizde biliyoruz sevgilim
öğrettiler:
aç kalmayı, üşümeyi,
yorgunluğu ölesiye,
ve birbirimizden ayrı düşmeyi
henüz öldürmek zorunda bırakılmadık
ve öldürmek işi geçmedi başımızdan,
ikimizde biliyoruz sevgilim,
öğretebiliriz:
dövüşmeyi insanlarımız için
ve her gün biraz daha candan
biraz daha iyi sevmeyi....."
n.hikmet
rukiye yıldırım
hacıali mah.
ok. cad.
1.çıkmaz. no:4
yeşilyurt/muğla
____________________
17.5.1978
eee, selam sıra arkadaşı,
diyeceksin ki sonunda yazabiliyorsun. aslında ben 18 mayıs akşamı yaazacaktım. sonra aklıma o akşam çok işlerim olacağını düşünerek bu güne erteledim. şuraya bak nasıl düşünüyorum ama...
şimdi matematik dersindeyiz. yüksel bey sözlüden kaç alman gerektiğini söylüyor. sana 6 dedi sanırım. aman boşver kardeşim alırsın ya ne olacak. sana bir şey söyliyeyim mi? (aman kimseye söyleme) sakın derste kalkma sözlüye. aklın varsa dersin olmadığı bir zamanda kalk. yani tenefüste falan. biraz naza falan çekersin, kurtarıverin dersin, torpil işler. nasıl, aklını kullan 5 numara kep giy.
evet; şöyle böyle derken günler geçip gidiyor, ne gidiyoru gitti bile. yarından sonra hepimiz yolcuyuz. ne günler geçirdik be sıra arkadaşı. kavgamı istersin, sırnaşma mı, dostlaşma daha ne istersen...(yemek zili çaldı, gidiyorum.)
şuraya bak ta nerde kesmişim; öğle yemeğinden akşam etüdüne... neyse sürdürüyorum, o önemli. ne oldu ya mukadder. ikimiz birden zelzele oluyor sandık, meğer aşağıdaki sınıfta folklör çalışıyorlarmış.
sen de bunun için bağırıyordun, ziya bey gelince de sen söyleyiverdin. söylemeyip te ne yapacaktın.
akşamki halimiz neydi öyle, tam orayı burayı temizlerken müdür yatakhaneye gelmez mi. sanırım sen de benim gibi bacak alıyordun?
bu akşam ne olacak bakalım. ama biz görmeyiz belki. çünkü 19 mayıs elbiselerini dikmeye gideceğiz. şu 19 mayıs da başımıza dert oldu hani. yok girmiyoruz, yok eski kıyafetle katılıyoruz, yok bizi dağıtıyorlar falan filan. ama eninde sonunda yine dikeceğiz şu meretleri....
şu anda sınıfta kimisi ders çalışıyor (tabii zayıfları kurtarmak için) kimisi de senin için boş duruyor. sen bizlerden ayrılmamak için çalışmadığını söylüyorsun.
şimdi müdür geldi. sigara içenleri saptamaya çalışıyor. tabii bu arada bir sürü nutuk atıyor. zekiye 1 günlük uzaklaştırma alarak, yarın sabah gidiyor. biliyorsun dün yatakhanede yangın çıkmıştı. sözde onu yapanları araştırıyor. yanlış yol üzerinde tabii. acaba başka ceza alacak olanlar çıkacak mı daha? ne var sanki böyle yapacak. şurada kaldı 1 gün. ellemeseler olmaz sanki. neymiş efendim dolabından çakmak, sigara falan filan çıkmış. hepimizin morali bozuldu. sus pus olduk.
işte böyle acı, tatlı derken günler geçip gitti. şöyle bir anımsamak istesen neler neler çıkar arşivden. sergilemeye kalkışsan salonlar, binalar almaz.
mukadderciğim benimde moralim bozuldu. bu kadar yeterli sanırım. yapılacak işlerim çok. daha fazla yazamayacağım.
ömür boyu yaşantında mutluluklar ve başarılar dilerim.
adres: izmir cad. no:1 sıra arkadaşın
armutlu ender
izmir imzası
___________________________
9.5.1978 salı
selam mukadder,
her zamanki gibi selamla başladım yine. sana bir resim yapıp her taraflarını doldurdum. bir de başıma bunu kaktın. matematik n'olacak diye düşündüğün yok tabii. takıntıya kalıyoruz haberin olsun. öğretmene saygısızlık oluyor. ayıp!
neler yazacağım bilmiyorum. kafam hep dışarıya kayıyor. bulutlara... o kadar enfes ki. aslında bulutlar kapkara. herkes beğenmez. ama bana harika geliyor. gözümü ayıramıyorum. yarıda bırakırsam şaşma. bulutlar bana neden enfes geliyor biliyor musun? anlatayım: hani hapishaneye düşen insanlar vardır. orada açlıklarından herşeyi yerler ya... böcekleri, kelebekleri falan. eğer pencere varsa hücrede ve, kelebek ve böcekler pencereden girmişlerse... ve ve onlara bakmak yerine açlığından onları yerse... arkasından bir kuru ekmek bulursa onları enfes bulur. dünyanın enfes yemeklerine değişir onu. işte ben de bir kaç günden beri bulutsuz olan gökyüzünde o kara bulutları görünce onları enfes buldum. tıpkı hapishanedekiler gibi. nasıl benzetme? (bu arkadaş sonraki yıllarda siyasi olaylarla ilgili olarak bir süre hapis yattı. 4 mart 2006)
bu defteri tutman çok iyi. ayrılmamıza yakın zaman kalınca bunu daha iyi anladım. daha önce belki gereksiz bulurdum. biliyormusun şu anda neler hissediyorum. ayrılmamıza yakın bir zaman olduğu için bir burukluk, bir eziklik hissediyorum. bunun yanında insanları sevmenin mutluluğu. ben kendimde görüyorum. her şeye daha çok bağlanıyorum. aşık oluyorum. zaten sessiz birisiyim. bunu biliyorsun. biraz daha aşık olunca daha da sessiz oluyorum. ya hep resim yapmak, yazı yazmak geliyor. ya da hiç konuşmamak. aslında resim yapmak, yazı yazmak birer konuşma değilmidir?
herşeye daha çok aşık oluyorum demiştim. insanı kabartan bir duygu. coşuyorum. bilgelerden biri "kişinin hapishanede olması önemli değil, önemli olan hapishaneyi içinde taşımasıdır" demiş. ne iyi iş. eğer şimdi, bu sırada oturup güzel ve iyi şeyleri düşünmesem; gerçek olmayanı değil, iyi mi olur. hayır. berbat bir şey. belki ilerde bu sıra gibi, bu sınıf gibi ve bu arkadaşlar gibi olgularla karşılaşamayacağım. bu özgürlüğü elde edemeyeceğim. iyisimi içinde bulunduğum şeyleri değerlendirmeli. belki ben bu yüzden bu okulda hep gülmeyi başarabildim. somurttuğum günler oldu. ama olmasını istemezdim. şimdi düşünüyorum. o sorunlar; neyse, çözümlemesi zor, düşünülemeyecek olaylar mıydı? yoo. o halde olayları sonradan değerlendirip "ay! ne kadar basitmiş, diyeceğimize, zamanında düşünüp, değerlendirmeli. öyle değil mi?
düşün... kişiler; iyi kişiler tabii. hayatlarında ne kadar güçlüklerle karşılaşmışlar. savaşmışlar ama... kazanmışlar da. belki memleketlerinde değil ırak yerde kazanmışlar. sevdiklerinden ayrı kalmışlar. yılmamışlar. insanları herşeye rağmen sevmişler. onlar için şarkı söylemişler, şiir yazmışlar, resim yapmışlar. kendilerini değil, insanları düşünmüşler. sonunda insanlar tarafından sevilmişler. joen baez, nazım hikmet, yılmaz güney, b.rahmi eyüboğlu ve daha insanları seven nice kişiler. harika değil mi?
ben konuşunca bu kadar iyi konuşamıyorum. yazınca daha iyi yapıyorum. durmadan yazsam belki çok iyi şeyler yapabilirim. ama o tembellik yok mu? beni yazmaktan vazgeçirtiyor. ama o tembelliği yeneceğim. ve iyi şeyler ortaya çıkaracağım. kendim için değil tabii. insanların seveceği, insanların yararına olan şeyleri ortaya çıkarmak istiyorum.
belki ben baştan beri saçmaladım. okuyunca güleceksin belki. ama olmayacak şey değil ki. sana baþta da söyledim. herşeye aşığım. ve aşık olmadığım şeylere de aşık olmaya çalışacağım. öyle ya dünyadaki herşeyi ben bilmiyorum ki... beni anla. sen de aynı şeyleri düşünüyorsun. bundan eminim. yaptığın şeyler onu gösteriyor. ve bizleri yaşatan sevmek değil mi? ah! o sevgi. o sevgi.!
takvimde çiçek demetleri duruyor. bu çiçek demetleri içinde sarı ve kırmızı renkte, belki görünmeyen küçücük çiçek var. o renkler harika ama. ne zaman sıkılsam o demete bakıyorum. derste, teneffüste. o çiçekler (üç tane) bana dev gibi görünüyor her bakışımda. onları kimsenin farketmediğinden, daha doğrusu o demete dikkatle bakmadıklarından eminim. onları ben alacağım. sana da birini vereceğim. çünkü başka biri onun değerini anlamaz. burada bir süre o çiçeklere baktım. gözümde büyüdükçe büyüdü. okuduktan sonra senin gözünde de büyüyecek. eminim. (sen de daha önce farketmediysen tabii)
yazacak nelerim var daha bilmiyorum. daha doğrusu her şeyi yazabilirim. ama ellerim fena halde kasılıyor. bırakmak zorundayım. bağışla. beni aydınlık, renkli düşüncelerinde anımsa. her zaman ama... çünkü beni anımsamazsan ben iyi şeyler yapamadığıma, sana birşeyler veremediğime inanacağım. böyle olması hiç te hoş olmaz. ben senden birşeyler almak istediğim için, sen de benden birşeyler almak istersin. bunu başaramamak...
başımdaki kişilerden rahatsız oluyorum. bırakmama en büyük neden bu. bu yazdıklarımı kimseye okutma. daha doğrusu beni anlayacaklarını sanmadığımdan böyle birşey istedim. ilerde senin beğendiğin değerli kişiler olursa okut. tamam mı?
dostluğumuzun bitmesini hiç istemem. bu dostluğu sürdürebilmek için elimizden geleni yapalım. hayatım boyunca, hiç kimseye bu kadar çok yazmadım. hem de içimden geçen bu coşkun düşünceleri. bak ben senden birşeyler aldığım için, senin için bu etüt saatinin dışına kaldım. zayıf olan dersler için bile kalmadım. anla... "YAŞAMAK GÜZEL ŞEY BE KARDEŞİM"
hacıilyas mah. MERAL GÖKMEN
sarıoğlu cad. no:32 imzası
milas/muðla
-ayrıca bir kağıda daha yazmış. kendi tarzında köy çizimi ve sırtında bebesiyle bir köy kadını. sayfaların arasına yapıştırmışım
9.5.1978 mayıs
selam mukadder,
ll. etütteyiz. öcal bey de nöbetçi. müdür resim yapmayı yasakladı, bunu biliyorsun. hem ondan kaçamak hem de öcal beyi kızdırmamak için gizliye gizliye yazıyorum bunu.
yazın hareketsiz diyordun; bunu bozmak için değişik bir yazıyla çıkıyorum karşına. bakalım beğenecek misin? bir de kart yazarken (hep beraber) seyrek yaz, seyrek yaz diye başımın tüyünü yoldunuz. ben de seyrek seyrek yazıyorum. iyi değil mi?
bugün ben seni kızdırdım galiba! galiba değil mutlaka... akşam konuşalım... konuşurken her zaman birbirimize saygılı olalım. böyle demekle sen saygısızsın demiyorum.. çekip gitmeler, bağırmalar olmasın emi.? olgun kişi olmayı her zaman istiyorum. sen de istiyorsun bunu. onun için çekip gitmek, bağırmak yerine düşünüp konuşmak gerekiyor. uğraşırsak bunu da başarırız.
bu resmi neden aldın bilmem ama daha iyi olabilirdi. ilerde yapıp gönderebilirim. yanında olursam veririm... pek konuşup, pot kırmak istemiyorum. çünkü, ne zaman konuşsam hep pot kırıyorum. hem de onarımı olanaksız olan! yer kalmadı gitti. baştan beri içimden geçenleri yazdım. içten olmaya çalıştım. başarabildim mi?
sana ne zaman birşey yazsam kalemim bitiyor. benim için tüketici bir kişisin (!) ilerde böyle olmaması ve dostluğumuzun sürmesi dileğiyle.... MERAL
bu tarafa (resmin altına) adımı yazacaktým ki; ne göreyim daha önce hep doldurmuşum. füsun geçgel geldi. nöbetçi. sayıma geldi. senin istediklerini alamamış ya, o zaman geldiğinde mukadder diye bağırması yokmu beni bile korkuttu. dışarıya baktım görüntü çok güzel. hele bulutlar. hele bulutlar. deli ediyor insanı. bir de motor sesi. denizdeki motor sesi tabii. 3 gün önceki datça gezisi harikaydı. hele 6 yıl önceki olaylar insanı düşündürüyor tabii. ben sana 78 den 72 çıkınca kaç kalır diye sordum ya. niye o kadar güldün. aslında kafam o zaman sana yazacaklarımla doluydu. her zamanki gibi boş değil. bu yazılar ne güzel leke oluşturuyor değil mi? bıraksam hiç fena olmaz artık...
HOŞÇAKAL _______________________
merhaba dostum,
bugün okul tarihinin en önemli günlerinden birisini yaşadık. evet 2. sınıfların yatakhaneleri yandı. biz her şeyi toplayın diye millete tembih ettik. yine de ben çuvalladım. üzücü gibi, tam şenlik. kurslarda rahatımız kaçacak gibi. o çok koyuyor işte.
bırakayım bunları. tatsız gibi görünüyor. bu seneye gelene kadar çok samimi bir arkadaşlar olamadık. ama ben sınıfa girebilince arkadaşlığımız, dostluğa dönüşmeye başlamıştı. bir çok konularda yardımını gördüm. yavaş yavaş hiç çekinmeden yanına gelebilir oldum. aslında yanına demek yanlış yanınıza demeliydim. çünkü siz dördünüz tam olarak bütünleşmişsiniz.
yazacak çok birşey bulamıyorum. aslında öylesine doluyum ki. ne olduğunu anlayamıyorum.
burada kesiyorum. sanırım kısa da olsa neler söylemek istediğimi anlıyorsunuzdur.
______________________________ füsun
dostum
acı gerçeklerimiz var. çözülmesi gereken!. çevre örümcek kafalarla dolu. birtanem mutlu yarınlarımız olmalı aydınlık ve özgür. sana bu kavgada bu savaşta başarılar.
figen
comhuriyet cad. no:31 seni unutmayacağım
bodrum
"biz gençler üçer, beşer içerilerde yayılmalı bir güneşe muhtaç olmadan yaşayacak ve çevreleri aydınlatacak ufak ufak ışık kaynakları yaratmalıyız. bizim için kurtuluş bu yıldızların parlamasıyla olacaktır."
_____________________________
3-5.1978
selam dostum, muğla
bu defterin neşeli bir zamanda elime geçtiği için sevinmelisin. biliyorsun çoğu zaman karamsarlık çöker içime. eğer böyle bir zamanda elime geçseydi bu deftere mutlaka kötü şeyler yazardım.
bu günkü neşemin nedeni, arkadaşımdan mektup geldi. öyle içten ve heyecanla yazılmış ki. arkadaşım nişanlanmış, ben evde kaldım desene.
cumartesi günü gezi yapacağım. aklıma geldikçe canım sıkılıyor. nedense önceden özlemle beklediğim anlarda hep canım sıkılır. şimdi de aynı durum.
okullarımızın kapanmasına çok az zaman kaldı. inan ki seviniyorum buna. nedenlerini sıralamaða gerek yok sanırım. insanlar toplu olarak yaşarken insanlıklarını unutuyorlar. karşılıklı sevgi ve saygı kalkıyor aralarından. oysa benim buradakinden çok daha anlayışlı arkadaşlarım var, beni bekleyen. sınıfı ya da diğer kişileri suçlamak için yazmıyorum bunları.
nedense gene karamsarlığa gidiyor yazılarım. zaten yaşamımda hiç neşeli dakikalarımı yazamadım. acılar insana daha da yazma isteği veriyorlar.
tüm uğraşılarında başarılar dilerim.
"her şeye karşın yaşamak güzel şey." hayriye
____________________________ imzası
20.5.1978/muğla
selam!
evet, geçmez geçmez dediğimiz günler, aylar, yıllar geçti ve üçüncü yılın son gününe geldik.
acı tatlı çok güzel günlerimiz geçti. bu günler asla unutulmaz. biz de artık bir zamanlar muğla'da yatılı okulda okumuştuk diyeceğiz, ve geçmişteki güzel günlerimizi anımsayacağız.
hele dünden beri geçen saatlerimiz. asuman hanımın evinde kalışımız, muğla'da ilk bir ev hayatı yaşadık. çarşıya alışverişe çıkışımız müdür beyi görünce nasılda kaçmıştık. akşam yemeğimiz de oldukça iyiydi değil mi?
şimdi biz marmaris'e gideceğiz, bizim kızlar çabuk ol deyip duruyor. pek acele birşeyler yazamam ama...
sana yaşamında başarılar, mutluluklar dilerim.
adres: nuray ulusoy
1689 sok. kasapoðlu apt. imzası
no:2 daire:13
karşıyaka/iZMİR
tel:11 36 72_______________________

26-4-1978
SALI
Selam
Sevgili arkadaşım sanırım selam yazmamdan anlamışsındır. Bir onla bunla yazayım derken ne hale getirdim. yazdığım dolma kalemin ucu kırıldı ve senin tükenmezle yazmaya başladım. saat 20.20. Afet Tolga nöbetçi. Bundan tam üç gün önce yani yirmiüç nisan günü. 2Ed.A sınıfında keyfimiz nasıl yerindeydi? Tam ondört kişi. Bağlama, sigaralar. Sonra Türel geldi. Hepimizin numaraları. Disipline verecek. Bakalım verecek mi? Hiç bugünler unutulur mu? tam da o zaman böyle demiştim. Kapıya nöbetçi diktiklerimiz ise ortalığı velveleye vermekten başka hiç bir işe yaramadılar. Biliyormusun? Bundan tam bir yıl önce yani 23 Nisan kutlandığı gün ben yine sigaradan yakalanmıştım bu yıl da sigaradan yakalandım. Sonra da sen Türel'e kalkıp ne hakkınız/gerek falan var diye sorunca sanırım dışarda üç dört tane patlatmış. (gözlerimde şimşekler çakmıştı, aynı karikatürlerde olur ya öyle. ve ben sigara içmeyenlerden biriydim. okul ablam olan cemileyle arkadaşı ikbalin yanında yalnızca müzik dinliyordum, bir ara erkek öğrencilerden birisiyle bir kız tahtada ismet inönü fıkrası anlatıyordu, bir öğretmenle ilgili taklitleri vardı- 19.01.2008)
Şu anda sınıfa Afet geldi. "size söyleyecek laf bulamıyorum" deyip gitti. Her zamanki etütlerimiz. Konuşmak içinde geçip gidiyor.
İlerde kimbilir. Okulu bitirdikten sonra diyorum. Hepimiz halkımızın içine gireceğiz. Çeşitli alanlarda savaşlar vereceğiz. En azından kendi düşüncelerimizi ailelerimize aktaracak onları kabul ettirmeye çalışacağız. Bunun yanında yaşam kavgası verecek güzel günlerin, mutlu günlerin gelmesini isteyeceğiz
benim yazacaklarım hepsi hemen hemen bu kadar. Tüm ezilenlerin mutlu günlerinin gelmesi dileğiyle. Bu yolda uğraşıda bulunanlara başarılar.
imzası
Zekiye Elibol
Kurtuluş mah.
Ömeroğlu sok.
No: 15
TİRE- İZMİR
__________________________________________
Selâm dosta
Hassa Çile çekene
Selâm dayanana düşene
Yüreğim yürektir
Bakma gözüm yaşına
2-Mayıs 1978 dün eve tatil geçirmeye gidenler döndüler. Aralarında sende vardın. Tatiliniz iyi veya kötü geçti. Biz okulda kaldığımızdan fazla bir değişiklik olmadı. Sizler gelince sanki okulun yeni açılıyormuş gibi bir havası vardı. Oysa şurda 10-15 günümüz kaldı. İnan ayrılacağımız için üzülüyorum. Üzülmenin bir şey ifade etmediğini bildiğim halde.
İlerde acı tatlı anılarla anımsanacak dost ve düşmanlarımız oldu bu okulda. Görüyorsun ki hepsi geçti ve okul bitti. Dileğim hepimizin yaşam kavgasında dostu ile beraber olması. İnsanın yalnızlığını umutturacak bir dosta gerçekten ihtiyacı var. Biz başkasının başkaları bizim dostları olacağız. Okul içi deneyimlerimiz bize azda olsa dostluğu, kardeşliği, arkadaşlığı öğretti. Öğretmenler bize birşeyler vermese bile biz birbirimize çok şey verdik. İyi ya da kötü.
Hele şu öğretmenlere çektirdiklerimiz. Herşeyin kendimize göre olmasını istememiz yapmayan öğretmenlere kızmamız. Ya. Şu yıllar unutulur mu? Ya.!...
Hele bazı arkadaşlar öğretmenlerle aralarında geçen olayları (çarpışma, kavga v.b) sınıfta anlatış biçimleri. "Ay noldu bilyomusunuz......." diye başlayıp bitirmeleri.
Tüm bunlar geride kalırken sürekli olan bunları anımsamak herhalde.
Bir şiir yazarak yazımı sonlamak istiyorum.
İHTAR.....İHTAR
Sıraları yıpratmak yasak
Hiç oturmasakmı ne yapsak
Derslerden zayıf almak yasak
Bu dönem karneyi 10 ilemi doldursak
Sınıfta gülmek yasak
Ağzımıza kilitmi vursak
Hocayla konuşmak yasak
Görünce selama mı dursak
Saçları salmak yasak
Sıfıra mı vurdursak
Tırnakları uzatmak yasak
Manikür mü yaptırsak
Sınıfta şişe bırakmak yasak
Okuyupta profesör mü olsak
Erkeklerle dolaşmak yasak
Manastıra mı kapansak
SİZLERE SORUYORUM SAYIN HOCALAR
Biz bu okulda NE yapsak??....
şu anda öğretmen zekiye'yi tahtaya kaldırdı. öğretmen arkasına dönünce Zekiye sınıftan yardım istiyor. Afet'te gördü "orda gülüyordun ya" diyor. Bütün sınıf makaraları saldı. Biraz önce zaten Füsun'a güldük. Yazılıdan çıkınca su içmek istedi. Afet taklidini bir yapıyor. Nasıl güldük değil mi?
Ben bunu sonlayamıyacağım galiba. Onun için noktayı koyuyorum.
ZEHRA
imzası
Ömür boyu başarı, mutluluk ve sonsuz mücadele azmi dileği ile...
Ccumhuriyet mah.
İstasyon civarı No=2
Tire/İZMİR
_______________________________________________

15.5.1978
Pazartesi
Selâm arkadaşım!
İki gündür yazma olanağı bulamıyorum defterine. Tam başladım, öğretmen sayıma geldi. Şimdi sürdürüyorum.
Üç yıllık yatılı yaşamımızın bitmesine bir haftadan az bir süre kaldı. Ne kadar mutlu olduğumuz günler oldu. Ama bunun yanında bizim kafalarımızı değiştirmek isteyenler, bunun için baskı yapanlar, notla tehdit edenler de oldu. Tabii biz, bunların da üstesinden geldik. Gülünecek yanlarını bulduk.
Mukadderciğim, sınıfça sorunlarımız da oldu aramızda. Her zaman bunların dostça çözümlenmesinden yanaydım. Tüm sınıf bu karardaydı zaten. Ve de son günlerimiz yaklaştı. Şöyleydi, böyleydi derken, günlerin nasıl geçtiğini anlayamadık.
İlerde savaşım vereceğimiz günler var. Yaşamı toz pembe görmüyoruz zaten. Ekonomik ve siyasal bir kavganın içine gireceğiz. Bu haklı savaşımda üstüne düşenleri yapacağına olan inancımla, ak yarınların senin olmasını dilerim. Sevinç Özen
İnkilap mah. Bağlar cad.
No=25 Bergama/İZMİR
________________________

15-5-1978/Pazar
Selâm Canım,
Sana yazayım dedim ama, defteri kalemi elime alınca yazacak birşey bulamıyorum. Şimdi akşam etüt'ündeyiz. Okulumuzun kapanmasına 4 gün gibi çok kısa bir zaman kaldı.
Üç yıllık bu okul yaşantımızda acı, tatlı birçok anılarımız oldu. Gelecekte bugünlerimizi anımsayacağız, arayacağız.
Yarın tarihten yazılı olacağız. Ama kimse çalışmıyor ve yazılıda kitap açmaya karar verdik.
Tüm uğraşılarında başarı ve mutluluklar seninle olsun.
İlknur Akgül
1811 Sok. No:8 Sevgiler.....
Bostanlı
KARŞIYAKA-İZMİR
_________________________________________
15.5.1978/Pazartesi
Muğla/22.45
Selam Arkadaşım Mukadder:
Şimdi sen sanırım televizyondasındır. Ama ben sınıfta (eğer geçecek olursam) son derslerimi çalışmaya çalışıyorum. Biliyorsun bugün matematik sınavı olduk ve de iyi geçmedi. Sanırım kalacağız. 3 kocaman yıllar geçti farkına varmadık da şimdi sıra şu 1 aylık kurslara geldi.
Evet Mukadder ,sana söz vermiştim yarına kadar yazacağım diye. Şimdi saat 22.45. Gülayla Adalet fısıldaşıyorlar. Gülçin mektup yazıyor. Yüksel de ders çalışıyor. Benim ne yaptığım mâlum.
3 yılda acı tatlı günlerimiz oldu. Gerektiği yerde biraz çatıştık, gerektiği yerde de birlik olmasını biraz da olsun becerebildik. Bu günlerimizi hiç bir zaman unutmayacağız sanırım. Ararız bu günleri büyüklerimiz öyle diyorlar. Acı da olsun bu günleri beraber yaşadık. Bir dostluk çerçevesinde geçti bugünlerimiz.
Mukadder bir gün radyodan filan Muğla ismini duyarsan, Beni ve bu okulu anımsamanı isterim. Eğer bir gün ev işinden, eşinden, çocuklarından bıkarsan (hiç bir zaman istemem) sıkılırsan bu defteri açıp, bu günleri yeniden yaşamanı isterim. Eğer bir gün kapının zilini çalacak olursam....
Biz burada kazandığımız alışkanlıkları sürdüremeyiz. Bazı hareketlerimiz kötü karşılanabilir. Ama sen "Ya biz mi çevreyi yönetecez, çevre mi bizi yönetecek" diye ne kadar zorlansan da çevreye uymak zorundasın.
Müdür geliyor dedikleri için bir süre ara vermek zorunda kaldım. Şimdi yeniden başladı. Bu gidişle sınıfta tek kişi kalacağım galiba herkes yatmaya gitti.
Yazacak çok şeyim var ama sayfalar yetmez. Birbirimizi yeteri kadar tanıdık sanırım. Burada kendimi tanıtacak, seni eleştirecek sözler kullanmam gereksiz olur.
Senin mücadelemizde başarı ve cesaretle ilerleyeceğini sanıyor ve ümit ediyorum. Şimdi okuldan birbirimizden ayrılsak bile yollarımız gene aynı. Sonra gene birleşeceğiz. En önemli şey için. Onun da ne olduğunu sen biliyorsun.
HAKLI DAVAMIZDA BAŞARILAR DİLERİM
Adresim: Arkadaşın
Hatice Gönül Hatice Gönül
Muslihittin mah. imzası
Kahramanlar sok.
No:10 MUĞLA
Doğum tarihi: 17.5.1961
____________________________________
16.5.1978
salı
Sevgili Kardeşim, ı. Etüt.
"Anı defterime yazar mısın?" diye sorduğunda önce düşünüp, sonra "hadi ver" dememin nedeni şu anda çok yorgun olmamdı. Biliyorsun 19 mayıs gecesi Şüheda Hanım bizi Ortaca'ya gençlik balosuna götürecek. Onun için Fethiye ekibi olarak şimdiye kadar çalıştık. İnanırmısın şu an yazarken ellerim titriyor.
Bugün (sağ üst köşeye de yazdığım gibi) 15-Mayıs 1978. Okulun bitmesine bir kaç gün var. Belki birdaha birbirimizi göremeyeceğiz. Gerçi önümüzde kurslar da var ya... Görüşemesek bile iyi ve kötü anılarımız kalacak belleğimizde. Datça gezimiz, Gökova'da seninle nikahımızın kıyılması, sınıftaki eğlencelerimiz, Sevinç hanıma 1 nisan şakası gibi güzel anılarımızın yanında, Semra Yetim ve Ali Fuat Yalvaç'tan çektiklerimiz, okulun kapatılması üzerine o yağmurlu havada yaptığımız yürüyüş sonucu coplandığımız gibi kötü anılarımız da var.
Dileğim, arzu ettiğin her şeye erişmen, yaşamın boyunca mutlu ve başarılı olmandır.
Gülay Demirel
lll-Fen- A 314
imzası
___________________________________________
Selâm Mukadder
Yarın 19 Mayıs. Şu anda sınıftaki durum görülmeye değecek. Tüm sınıflar son gece olmasına karşın eğlenceye düştüğü halde bizim sınıf mahzun mahzun oturuyor. Ayrılmak ne kadar zor değil mi? Hele 3 yıl boyunca gece-gündüz beraber olduktan sonra.
Mukadderciğim şu anda neler yazabileceğimizi hiç bilmiyorum. Duygularım karmakarışık. Aklım bir karış, bir de değil şöyle 5-6 karış havada geziyor, bugünkü olan bazı olaylardan dolayı sersem gibiyim. Uzun süre dikiş diktiğimden hala beynimin için bir dikiş makinesi faaliyette.
Canım arkadaşım yarın ayrılacağımızı düşündükçe nekadar fena olduğumu bilemezsin. Onun için özür dilerim daha fazla uzatamıyacağım. Sana yaşam boyu başarı ve mutluluklar dilerim.
Adres: Arkadaşın
İşçievleri mah. 349 sok No=48/A Betül Eskici
Şirinyer imzası 18-5-1978
İZMİR Perşembe akşamı
Saat: 21.30
______________________________________
Tatlı Mukadder;
Merhaba şu anda senin defterini yazarken sen de kahvaltı etmekle meşgulsün. Şu dakikalarda marmarise gitmek için sabırsızlanıyoruz bir yandanda hazırlanıyorum son dakikalarda sana hayat boyu mutluluk ve başarılar dilerim
20 Mayıs.1978
Seni seven
Arkadaşın
Adalet Acaralp
Adres: 60 sok. No: 13/1 imzası
KAT: 3 DAİRE: 7
Güzelyalı, İZMİR
Ben ha!
Seni Ha
Unutmak ha!
Asla....!

Bir dostum vardı
Hep şaka yapardı
en büyük şakayı
ölerek yaptı.
___________________________
20.5.1978
Canım Mukadder'ciğim
Şu an durumum uzun birşey yazmamı engelliyor. En zor andayız. Ayrılık anı. Geçen 3 senenin ardından ayrılacağız. Sanırım en kötüsü de bu.
Sana tüm yaşamın boyunca başarılar mutluluklar ve esenlikler dilerim.
Yüksel Türel
Adresim: 227 sok. No: 11 Banu apt
Kat:2 / Daire: 3 imzası
Hatay- İZMİR
________________________________
___________________________________
Mukadder;
Defterini önüme açtım. 2 saat selâm mı yazayım merhaba mı yazayım diye düşündüm. Sanki bu kadar önemli mi? Hiç bir şey yazmamaya karar verdim ben de.
İçim dolup dolup boşalıyor.
Zerrin Sarıoğlu
___________________________________
ilerki sayfalarda, vincent van gogh'un ayçiçeklerini çini mürekkeple çizmeye başlamışım. yarım kalmış.

müzelerdeki karşılaşmalar

müzelerde dğişik şeylerle karşılaşmak olasıdır.
özellikle londrada.
değişik kişilerle,
hatta orada dick cheney, george w. bush, condi ve daha başkalarına rastladığınızı sanabilirsiniz.
aranızda çok sewimli bir diyalağun olduğu gerçek bir ingiliz hanımefendisinin kraliçe olma olasılığı bile sizi heyecanlandırabilir.
o sırada bunlar aklınızın kıyısından bile geçmez tabiiki

bir sabah uyandığnızda pencereden bakarken,
gelecekte çok etkili olacak bir prensin geçtiği yolu görebilirsiniz.

sarkozyle merhabalaşmanız
uzaylı arkadaşlarınız oldu mu hiç.
nasadan filan
tabi yeryüzünde uzaydan gelmiş gibi dolaşırsanız uzaylı arkadaşlarınız olur. astronot gibi.

öbür boyuttaki uzaylı kıyafetliler değil tabii ki, onlar başka. sanırım bir geçiş yerinde, bana özel bir tören olmuştu. kalabalık sayılırdı.

"korkma, söyle bana biraz önce sen beni burada gördün mü"

insanın değişik yerlerden arkadaşlarının olması güzel bir duygu, romantik bir durum gibi

mirasın kalacağı yeri ne belirler

şefaat gizlidir, nasıl geldiği belli olmaz

şehadet nedir nasıl bozulur

liyakat nedir nasıl bozulur

Çarşamba, Aralık 26, 2007

karadul

yani mazide karadul yapma istekleri sorunu da olmuş.
hatta romanın esas kadını geçtiğimiz yaz aylarında yaşadığı evde gerçek bir karadul örümceğiyle birlikte yaşayınca, sanırım öyleydi
tabi konu çok çapraşık bir durumda gelişmiş,
bir süre konunun içine çeçenler de dahil olmuş, adları geçmiş yani
gemi baskınları, tiyatro, okul baskınları vs.
bir ara bazı öğrenciler bile bıyık altından sırıtıp, "hocam sizi karadul yapmak istiyorlarmışşş"
sanırım şimdi o konunun eskisi kadar etkisi kalmadı

devm edecek

kod adı şeyhmus

yurtlardaki kürt arkadaşım sonra.
onunla ayışığında dolaşıyorduk, kısa bir süre de olsa hoş'tu.
masa tenisi oynarken tanışmıştık.
biz ghyocular, büyük olasılıkla zeki, suat, abdullah, ben
yurtta kalanlar yani
bir akşam pinpon oynayacağımız tuttu.
silahların gölgesinden
raketlere koştuk.
1. ya da 2. yurda, büyük olasılıkla 1. yurttu.
burası diğer fraksiyonların kaldığı yurttu, kürt gurupları vardı
biz bağıra çağıra masa tenisi oynuyorduk
şimdi düşünüyorumda gerçekten hoştuk.
ben de hoştum ya
diğer masalarda oynayanlar bizimle ilgilenmeye
biz yenip yenildikçe bozuşmalara başlamıştık
bir ara dörtlü, bir ara sırayla oynuyorduk
gülüşmeler,
bağırışlar, çığırışlar, hile yaptınlar
sanki
iyi oynuyor gibiydim
diğer masadaki guruptan birisi bize yaklaştı,
diğerleri de bizi izliyorlardı
gülümseyip, biraz çekingen ama kararlı
ne olursa olsun dercesine
benimle oynamak istedi
bizimkiler yorulduklarını söyleyip kantine geçtiler
sonra nereye gittiler bilmiyorum
biz oynadık
sanki beni daha önce görmüşmüş
merhabalaşmışız
hoş birisiydi dağların sessizliği
direnci, farklı bir güven yansıtıyordu
evet, ışıl ışıl özgüven
onu kaldığı odadan çağırıp/alıp geziyorduk
arkadaşları özellikle benim onun yanına gitmemi istiyorlardı
bir keresinde onu almaya gittiğimde odada yalnızdı
tuhaf bir ısrarla birlikte pencereden bakmıştık...
bizi böyle görenlerin birbirimize ait olduğumuzu
benim ona ait olduğumu
herkesin bileceğini söyledi
bazen geleceğe ait şeyler de söylüyordu
dışarısı kalabalıktı
orda o sırada gerçekten çok ciddi şeyler konuştuk.
bir süre sonra dışarda yürüdük.
biz birlikte gezerken bir arkadaşı bazen iki, çevremizde bizi izliyordu hep.
ne konuştuğumuza kulak misafiri olmaya çalışılıyordu.
bazen küçük bir gurup kıyıda anımsıyorum.
bu kadar gülmesine konuşmasına şaşıyorlardı.
bir defasında, "beni tanıdıktan sonra kürtlerle türklerin kardeşliğine inandığını" tabi ionlardan da haberdardı
bende "şimdilik arkadaş olsunlarda sonra kardeşlik"
deyince, nasıl gülmüştü.
gözleri ışıl ışıl dişleri ışıl ışıldı.
adı da,
şehmuz'muydu ne.
"şehleri muz mu ediyosun"
gibi birşeyler anımsıyorum
çok gülmüştü
benim için kürtçe güleyli bir şarkı söylemişti
sonra başkası için söylemem deyip
bir iki dizesini türkçe söylemişti
ikimiz ona bana ve geleceğe dair
içinde olduğumuz siyasi guruplara dair konuştuk
(o ayrıntıları sonra yazılacak)
benimle birlikte olmak istedi
pervasız sarılıyordu
-yurt bahçesinde
sonra birileri gelmişti, dev yolculara haber verilmiş
o başka bir guruptandı
bir kavga, bir olay
bir sürü kişi toplanmıştı.
50-100-300-500 belki daha fazla kişi
ben "siz ne karışıyorsunuz bu bizim sorunumuz" deyince
kızıp, beni bir iki kızla birlikte yurda yollamışlardı
5. yurtta mı ne kalıyordum
bağırışlar
gidemiyordum
dönüyordum
kovalıyorlardı beni. çok üzülmüştüm
alt tarafı bir aşktı be
yaşansa ne olurdu ki
sonraki günlerde bir arkadaşı
"senin üzülmeni istemiyor gidecek sonra gelecek" demişti
uzaktan görmüştük birbirimizi
"duruşumu çok sevdiğini"

devm edck

Salı, Aralık 25, 2007

selim martin

selim, izmire geldiğimde üniversiteden ilk tanıştığım
onun kitabevindeki hali, bana kitapları tanıştırışı
neleri nasıl okumalı üzerinde konuşmuştuk
ben bazen rastlantısallıklar üzerinde de duruşum
her zaman statik bir sıra olmayabilirdi
biraz şaşırmıştı, felsefi bir yaklaşımdı bu
çok yakışıklıydı
birlikte çay içtik
yaşam üzerine tartıştık
arada bir kitap yığınlarının arasında dolaşıp
yeniden yeniden kitaplara
okunulanların insana vereceği güç
direnme gücü
yorumlama
yaşam üretme
gözleri çok yeşil ve ışıltılı

20-21 mayıs 2004
selimi üniversiteye ilk geldiğimde tanımıştım.
kitabevinde
ilhan demişti muğladayken
"git oraya diye
ilk gittiğimde karşılaştık, bir de kısa boylu birisi vardı
selim basın yayındandı benimle ilgilendi. çay içtik
kitaplar, okul üzerine konuşmuştuk.
bir iki kere daha orada gördüm
okulda gördüm.
ilk karşılaşmamızdaki ciddiyeti
nasıl ilgilenmişti benimle
oysa o da kitabevine öylesine gelmişti (!)
sonra benim "özgürlük" tutkumu öğrenmişti.
geçenlerde bir arkadaş iki çocuğuna da özgür adını

çok etkilendiğim bir "1 mayıs" anım

sanki bütün taşların yuvarlandığı bir andı.
belki benim için bir sürü şeyi anlamamın ve kavramamın başlangıcı olmuştu.
insanların nasıl değişebileceğini görünce,
bir sürü yalan yanlışları ve aldatmaları
çevreme bir daha bir daha baktım, o olaydan sonra
"ne oluyor" diye

bir gün mehmet fırıncı odasında bir arkadaşla konuşurken ben de katılmıştım.
sarışınca olan araştırma görevlisi arzu, ya da ecmel olabilir yanındaki, tam ayırdedemiyorum. genelde bu iki arkadaşı yanında gördüğüm için.
bana "gel sana da anlatayım" diye, heyecanla anlatmaya başladı
öğrencilerden 1 mayıs afişi asanlar varmışmış
-bu arada son bir kaç yıldır, demokratik platform seçimlerde önde olduğu için sanırım, öğrencilerce kantinlere vs bazı afişler asılmaya başlanmıştı-
güvenlikçiler gelip bir grup öğrencinin 1 mayıs afişi astığını -5-6 tane küçük, ortaboy denebilecek afiş- söylemişler, fırıncı da gitmiş
o sıralarda sol guruplardaki öğrencilerden emrah vardı, onun gurubu asmış afişleri
onlar 5-6 genç, emrahın kız arkadaşı da varmışmış, ikisi de uzunca boylu ve gerçekten dikkat çekici ve hoş görünümlü gençlerdi, ciddi duruşlarında devrimci yapıları görülebiliyordu
güvenlikçilerle afiş tartışması yapılıyormuş
mehmet fırıncı da katılmış tartışmaya, emrahla tartışmaya başlamışlar
öğrencilerin afişleri indirmelerini istiyorlarmışmış, onlar da indirmemek için diretiyorlarmış
bir ara tartışmanın bir yerinde, fırıncı iyice sinirlenmiş ve
ceketini çıkarıp güvenlikçilerden birine vermiş, diğer çevrede olan 10 kadar güvenlikçiye de
"siz karışmayın" demiş, güvenlikçiler arkada duruyorlarmışmış
gömleğinin kollarını erkekçe kıvırmış, gardını almış ve
emrah'a "erkeksen gel" demiş
dövüşecekmiş
tabi gençler iyi dayanmış, fırıncı hocaya saldırmamış
fırıncı -kendi söyledikleridir- "siz devrimci filan değilsiniz, solucansınız, asıl 1 mayısları biz kutladık" vs demiş
heyecanla anlatıyordu, sanırım benden beklemediği bir tepki oldu, ya da o sırada bana öyle geldi
arkadaşlığımız vardı
belki de planlı şeylerdi çoğu
ben ona yanlış yaptığını söylemiştim o sıra
gençler, yanında kız arkadaşı olan bir gence davranışını demokrat birine yakıştıramadıydım
bir de 1 mayısla ilgili bir olay, emekçi olanların saygı duyacakları, duymaları gereken bir gün
hatta ironi de yapmıştım sanırım "aferim tam bir demokrata yakışan davranış" diye
o hala davranışını savunmaya çalışıyordu
sonradan öğrencilerle de konuşmuştum olayı
gerçekten çok kötü bir şeydi
hala o konuda doğru düşündüğüme ve fırıncıya da gençlere de doğru söylediğime inanıyorum
gençlere, 1 mayıs ta, öylesi bir davranış uygunsuzdu
hem fırıncı ülkede yaşanan yasak 1 mayıslarda sanırım viyanadaydı, eşi yanında orada eğitim gördüğünü söylemişti, belki orada katılmıştır

bu beni çok etkileyen olaylardan birisi oldu
hepimiz de bir çocuğun büyümesini görmek gibi, birbirlerimizdeki değişimleri gördük.
arkadaş gördüğümüz kişilerin değişimlerini, tutumlarını
bazıları sonradan yerine oturdu
bazılarımızı sildik hayatımızdan
nelerin karşılığıydı acaba olup bitenler

ben devrimci demokrat öğrencilerle arkadaşça dostça ilişkisi olan bir hoca oldum hep
hatta, onların şenliklerinde hep yerim vardı
onlara
emekli olmadan bir kaç yıl önce zaten okuldan ayrılmak isteğim başlamıştı ve gençlere
"buca eğitimden gittiğimde, "sizleri bucanın en güzel şeyleri" bucadaki en güzel şeyler
buca eğitime dair anımsayacağım en güzel şey
olduklarını söylemiştim

deu. sabancı kültür merkezinde resim kursu deneyimi

rektör hocanın sekreteri gülnar hanım telefon etti, kursta görev alıp alamayacağım üzere. sanırım o sırada rektörlük genel sekreteri olan selma da önermiş, rektör yardımcısı sedef hoca da. çok kısa,
özlem asistanım olarak katılıyordu. gülnarın kızı, kalp doktoru özgür, vesile, kısa bir süre sonradan buca eğitime dekan olan ferda, kısa sürelerde bir iki kişi geldi gitti. sürmedi fazla.
vesilenin radyo dokuz eylülün yöneticisi olan arkadaşı bir kaç ziyarete geldi. berhanmıydı adı, bir ara kanadaya gidip gelmişti. bir kere geldiğinde onun yanında savaş uçaklarının resimlerini çeken bir subay vardı. havada fotoğraf çekme teknikleriyle ilgili biraz anlatmıştı sanırım.
öyle fazla ses olmadı kurs kapanıp gitti.
özgür baya dirençle çalışıyordu. hatta kurs kapandıktan sonra, vesileyle ikisi çok kısa bir süre benim o sırada kaldığım selmanın evine çalışmaya gelmişlerdi. bir kaç kere filan. o da sürmedi sonra.

dvm edeck..

cewlik radyo ve dj.liğim

2 yıla yakın bir süre önce internette sörf yapıyordum.
bir radyo çıktı, alışkın olmadığım konuşmalar filan..
müzikler.

devm edecek.

radyo 9 eylülde boşa çıkan program yapma girişimim

radyo ilk kurulurken toplantılara katılmıştık. vesileyle

devm edecek...

bu toprakların gördüğü en büyük komutanlardan birine

sebahattin yavuz ve arkadaşlarıyla karşılaşmamız...

sebahattin yavuz ve arkadaşlarıyla karşılaşmamız...

yani onlar gerçekten halklarını seven samimi inançları olan kimselerdi, devrimcilerdi.
bu hatta hangi aracılıkla girdiklerini bilmiyorum, ancak,
esas kadın eski arkadaşlarının devrimciler olduğunu söylüyordu hep. "78'liyiz" derdi.
seboyu ışık apartmanında kalırken evden çıktığı bir gün de köşede karşılaştıklarını anımsıyorum. çok kısa bir an gözgöze gelmişlerdi. gerçekten kararlı ve dirençli insan bir hali vardı. biraz ilerde halktan görünümlü bir iki bayan daha belli belirsiz anımsıyor. bir komşuya birşeyler soruyordu sanki yanlarındaki genç. yol kıyısındalardı.
hemen hemen aynı yerlerde, mercanda ölen bucalı çocukla da karşılaştığını da anımsadı sonradan, öğrencilerinden birisini korsan anmada onun resmini taşırken görmüştü indymediada.
karşısından gelen kadına bakıp, evi incelemişti baya. çok tuhaf bir kararlılıkları vardı. korkutucu değil ama ürkütücü bir gerçeklikle varlıkları hissediliyordu.
seboyla olan karşılaşmanın zamanını karıştırdı, seferihisara gitmeden öncemiydi, sonra mı, çıkaramadı.
o yaz denize fazla giremedi, belki bir iki, belki de hiç.
çünkü bir gece uyandığında yatağının üzerinde yarasa uçuyordu, sürekli dolanıyordu tepesinde, kedileri heyecanla ona doğru zıplayıp duruyorlardı. korkmadı, nasıl girmiş olabileceğini düşünüyordu. bir yandan, pencereleri açıp, kedilerini sakinleştirmeye çalışıyordu,
eskiden olsa korkardı.
yarasayı hasarsız çıkarmaya çalıştı, bir yandan dua okuyordu. ön balkonda kalorifer yakıt kazanının arkasında yarasa yuvası vardı biliyordu. hatta yarasaları kovmakla ilgili ilginç bir durum olmuştu bir ara. yuvalarını su tutup dağıtmadan önce yavrulama mevsimi olup olmadığını araştırmaya kalktı diye, annesiyle tartışmıştı. ne gerekmiş diye. komşular da şaşkın izliyorlardı. imanlı kuranlı hacılardı sözde, ama bir canlının yuvasının dağıtılmasıyla ilgili merhameti anladıkları yoktu. neyse öyle kalmıştı o olay zaten. hayvanlara hasar vermeden ewden uzak tutmanın yollarını aradı, bir yerlerden bazı müziklerden kaçtıklarını filan okudu vs.
ama o tarafı gece açmazdı hiç. yarasalar da ewlere girmezler pek.
1-2 saat sonra yarasa pencereden çıkıp gitti.
sabah yukarda oturan hacı habibe hanım /hülyanın annesi, kapıyı çalıp ağlayarak, selmanın oğlu cihanın gece kalp krizinden öldüğünü duyduğunu filan söylüyordu. onlara gitmeyi.
telefonlar edildi, olay doğruymuş, çocuk annesi babası evde yokken, gece yalnız kalıyormuşmuş, sabah telefonu açmayınca çelik kapı kırılıp girilmiş, yatakta yatarken bulunmuş. sabaha karşı kalp krizi geçirdiği belirlenmiş, otopside bir hafta önce daha çok hafif geçirmişmiş.
gittiler, bir kaç kişi, daha önceki bir bölümde anlattığımız gibi, kötü bir durumdu ve cezmi beyin o söyledikleri vardı, oradaki bir sürü kişi duymuştu. adam tanrının kendisini cezalandırdığını düşünüyordu.
neyse, olaydan bir hafta kadar sonra kedilerini holde siyah birşeyin çevresinde dolanırken buldu, arada pati atıyorlardı, baktı, mecalsiz bir yarasa. kalkamıyor yerinden. bir bezle onu alıp bahçeye attı, yuvasına gitmesi için.
yalnız gece ayak bileğinde bir ısırık gibi bir şey olmuştu, yatağında genellikle kedileriyle yattığı için kediler mi yapmıştı, yarasamı, derken
gidip aşılandı. konak kuduz araştırma hastanesinde tetanos ve kuduz aşısı yapıldı. belli günlerde gitmesi söylendi. duş alabilecekti, yalnız aşıların ağırlığı nedeniyle güneşlenip denize girmesi sakıncalı olabilecekti diye söylendi. o nedenle denize gitmedi,
ablasının seferihisardaki evine de çok uzun bir süre gitmedi.
orada sebo ve arkadaşlarıyla karşılaştıklarını anımsıyor da, zamanı tam değil.
yani yarasa olayını yaşamadan önce mi seferihisarda onlarla ilgili konuşmalar olmuştu, diye.
sonra o kandil olayını anımsıyor, karşı komşu kızların acayip hallerini bir de.
bir tür danışıklı olaylar zincirinin parçalarıydı herşey sanki.
kendisine de birşeyler soruluyordu arada, konuşuluyordu. devrimcilerle ilgili.
sanki onun devrimcilerle geçirdiği günleri unutulmuş gibiydi de, eşinin 1 yıl hapis yatışı filan, ablasıgil haberleri yokmuş gibi konuşuyorlardı.
biraz korkuyorlardı zaten. dışarılarda komşuları adı altında birileriyle konuşuyorlardı ara ara., bir yerlere gidip geliyorlardı. onlar çocuklarla, annesiyle evde duruyordu çokluk.
oradaki bazı konuşmalardan anımsadıkları, kendisinin hayatta kendisini en iyi hissettiği zamanların devrimcilerle birlikte olduğu zamanlar olduğunu söyledi çocuklara, çok zor zamanlar olmasına karşın.
ablasıgil filan devrimcilere birşeyler yapmalarını söylemesini istedikleri bir durum olmuştu, uyum sağlamak, itaat etmek, bir şeylere onay vermek gibi filan dı sanırım, o sıradaki konuşmalardan başkalarıyla filan tartışmalar olduğunu anımsıyor, ablasıgil ortada kalıyor gibiydiler sezdiği, birileri de aba altından korkutuyordu.
onlara "devrimci insan devleti de dinlemez allahı da yav, beni mi dinleyecekler, kendilerine, düşüncelerine, inançlarına nasıl uygun geliyorsa öyle yapsınlar, devrimci özgür karar verir, ben onlarla/ devrimcilerle hep dost kalmak istiyorum" dediğini, bir yer de de, kendisine iyilik yapacakları söylenmişti, tam bilmemekle birlikte seziyordu, "tanrım, ben korkayım onlar korkmasın" dedi. okulda da hatırladı bu şekilde bir konuşmayı. bir dostla birlikte. çok eski bir dost. sanki yüzyıllardır tanışıyormuş gibi.
sanırım çelişik bir durum olmuş, sebolar da örgüte bağlı oldukları için o doğrultuda karar vereceklermiş denildi. o sırada kendilerine söylenen bir şeyin yanlış olduğu anlaşılmış ama, öyle bir şey anımsıyorum.
şimdilerde olay daha iyi anlaşılmaya başlandı aslında. esas kadınla olan bağlantılar, vs
ellerinde kendisinin bir fotoğrafı varmış sanırım, bir öğrencisinin çektiği bir eli belinde, çıplak ayaklı, başı açık kot pantalonu ve guru tişörtüyle olan, atölye yaptığı evinin salonundaki fotoğrafı. bambu sandalyeler, masa filan, arkada tuvalleri
anladığı kadarıyla birileri de onları yaşatmak istemiyordu. tanrının herkese verdiği yaşamsal varlıkları birilerinin işine gelmiyordu. kendilerini yaşamda hak sahibi, karşılarındaki kişileri de yok edilmesi gerekenler olarak görüyorlardı. ortak bir dünyayı yaşamayı paylaşmak için tartışmak, düşünce üretmek yerine yoketmeyi hedefliyorlardı.
annesi, ablası, eniştesi yürüyüş yapıp gelmişlerdi, öğleden sonraydı.
akşam üzeri onlar da çocuklarla birlikte gittilerdi. hırçın dalgalar vardı denizde, gri ve hırçın.
sonbaharın kokusu geliyordu uzaktan uzağa. kumsalda yürüdüler. konuştular hayattan filan
bir tahta iskelede bir kaç kişi vardı, çıkıp bakındı, bir adam balık tutmaya çalışıyordu. bir kadın, yeni yetme bir çocuk.
sahil tenhaydı çok. tenha, gri, rüzgarlı
dönüşte denizköy sitesinden girdiler. bu mevki, dokuz eylül üniversitesi tatil kampının tam karşılarında bir yerler oluyor. yolun öbür tarafı yani. ablasıgil ev alırken onlara çeşmeden almalarını söylemişti ama nasılsa burada karşılarına çıkmıştı ev. isterlerse annesiyle ortak olmalarını konuşmuşlardı. herneyse
evlerin arasından geçerken, sol taraflarına gelen yerde, bakımsız bahçesi olan bir ev. diğerlerine göre yani, süsü püsü, çardakları vs dikkati çekmiyordu. site biterken biriki ev öncesi gibi, bahçedeki masada iki genç kadın birşeylerle uğraşan bir genç erkek, başkası kapıya yakın yerde, tam kapı ağzındaki, içeri eve girmeye çalışırken o sırada yola bakıyordu, mustafa işeri idi sanırım. hepsi de bakıyordu, onlar da baktılar, hatta, "sanki pek buralara ait değillermiş gibi duruyorlardı" diye konuştular. ama soğuk değil, samimi bir diyalogdu sessiz sadasız yaşandı. o an sonradan hatırlandı.
yanlarına oturup beraber çaylarını içebilirlerdi.
sonraki sene de ablasına gittiğinde o evin önünden geçti, bisikletle çevresinde dolaştı, oralarda.
içinde yaşayan kimse yok gibiydi. bakımsız, bir akrabaları için ev sormuşlardı, da sahiplerini bilen yok denmişti.
sonra bilmiyor, 2-3 yıldan beri gittiği yok zaten.
onlarla yaşadığı manevi bağı hatırlıyor, kandil gecesi de yaşadı, o günde rüyasında görmüştü zaten. karşı komşu kızları, sözde arkadaş vs çocukları da, ısrarla ziyaret etmesini istemişlerdi ya, o gece onlarda hoş olmayan bozuk bir maneviyatı algıladı. danışıklı ve ikiyüzlü yapıları sonradan açığa çıktı zaten, o binadaki herkesin de.
o kandil gecesi evinde algıladı, 10 -11 sularında tokatın yağmurlu beldesinde yazılıkaya ya da yazılıpınar yerinde çatışmada öldürüldüler. ertesi gün haberlerde okundu.
diğer kandile kadar onları hatırladı. masasınının üzerine sebahattin yavuza rezerve, ve salih çınara rezerve yazdı bir ara. yalnız ve hüzünlü bir zamandı. yapayalnız
onlar için karadeniz şarkısını dinliyor bazı, "karadeniz karadeniz, fırtılalar içindeyiz, 5 karanfil verdik sana herbiri bir engin deniz. dağlarda kır çiçekleri, sewgi dolu yürekleri, ateş yakıp ısındılar, elleri çözündü kından"
kendisine manevi desteklerini biliyor, dünya emaneti açısından minnettar.
hakikaten seboya, "bu toprakların gördüğü en büyük komutanlardan birisi" sözü yakışıyordu.
sebahattin yavuz, songül koçyiğit, derya devrim ağırman, mustafa işeri, salih çınar, dünya hayatımda beni sizlerle karşılaştırdığı için tanrıya teşekkürler.
sonra onları rüyasında sonsuz denecek gibi bir açık arazide gördü, seboyla konuştu, diğerleri biraz uzakta duruyordu; temiz ve huzurluydular, dingin, güzel giyimli, hak inançları için yeni sawaşlara doğru gidiyorlardı. bazı bazı onlara dua ediyoruz.

zaman zaman benzer şeylerle karşılaşıyor. hiç hakları olmadığı halde birileri birşeyler istiyor.
birileri hiç hakları olmadığı halde birşeyler istiyor, tanrı eliyle ilgili bir şey sanırım. kendileri inanmadıkları halde, samimi inancı olan, bununla ilgili söylenilenleri yapan bazı insanları çıkar amaçlı kullanıyorlar. hiç hakları olmadan hemde, esas kadının yıllardır yaşadıkları, yaşatıldıkları bunlarla ilgilidir. bir takım insanların kendi inançlarından olmadıkları halde, hem onları yok edip aşağılamaya çalışırken, hem de kendi istediklerini/ kesinlikle haksız isteklerini yaptırtmaya çalıştıkları bir durum var yani. bu nedenle yaptıkları/yaptırdıkları, kendilerini/isteyenlerin inançlarını varlıklarını temsil ediyor hep, kendi varlıklarını ve inançlarını. samimi inancı olan insanlara bir şey söylemek mümkün değil, inançlarının gereğini yapıyorlar. ama hem kabul etmedikleri bu inancı yok etmek, aşşağılamak, hem de haksız kazanımlar elde etmek isteyenlere izin vermemek gereklidir. sawaşılması gereken şey bu. inanç değil, inançları çıkarları için kullananlar.
hiç kimsenin başka bir varlığın yaşamıyla ilgili söz sahibi olmaya isteklerde bulunmaya hakkı yok. dünya herkesin yaşama hakkıyla varedilmiş bir yerdir. gerçek inancın yeri dünyayı onurlu bir şekilde birarada yaşamakla ilgilidir.

bu konuyla ne kadar bağlantılı tam bilmiyorum ama, orada başka bazı şeyler daha oldu sanırım
benim arabayı satmayı düşündüğüm sırada o civardan birisi yeni işe giren kızı için uno bakıyormuşmuş, ailecek gelmişlerdi ablamlara, ayaküstü tanışıp babaları arabada deneme sürüşü yapmak istedi, birinde ben de vardım, eniştem, kızı varmıydı hatırlamıyorum.
sonra onlar bir daha dolaştılardı,
almadılar arabayı.
agarın adı geçiyordu birara.
yalnız yine o aralar birinin adından bahsedildi. hüseyin velioğlu mu, velidedeoğlumu ne. ankarada bir villada öldürüldü sanırım. onların kabul etmediği bir durum varmış sanırım.
hizbullah. başka bir kaç yerde daha duymuştum. kuranda da başka bir iki şeyle duydum. içlerinde aksa dan haberi olanlar var sanırım, gerçek aksa dan. ama sanırım onlarla ilgili sorun aldıkları bilgiyi kullanım yorumlarında. sorun burada. kin ve nefrete yönelik bir açmazın içinde kalmışlar. bir şekilde yoluma çıktıkları için gösterildi bu da.

ablamların neden ben onlara gideceğim diye ödlerinin koptuğunu anlıyorum artık.
gelip gitmekten korkuyorlar. bu kadar şey, onların vatan sewgisini sömüren, özgür iradelerini engelleyen bir baskı altındalar, hepimiz gibiler aslında. çok insan onlarla aynı durumda

ablamlarla sorunlarımız oldu,
onların komşuları ülker hanımın oğlanlarının da karıştığı bazı durumlar.
onlarla birlikte çiçekliköydeki bir şenliğe gittiğimizi anımsıyorum. piknik yapılmıştı. orada tuhaf olduğunu sandığım bazı şeyler oldu. ben ilgisizdim çevreyle annemin isteği üzere gitmiştik ama,
bir de ablamların yazlığında biz yemek yerken yine ülkerin oğlanlarından birisi birileriyle gelmişti. çevreden fotoğraflar filan çekiyorlarmışmış, ablamla birlikte de makinayı karıştırıyorlardı habire, ben ilgilenmiyorum diye soğuk bir durum olmuştu, zaten hemen kalkıp
içeri girmiştim. ablamın mutfakta sıkıntıyla dolaşıp, "benden bir iyilik isteyeceklerini söylemişlerdi, böyle bir şey olacağını düşünmüyordum" filan diye söylenişini hatırlıyorum, birara eniştemle konuşmuşlardı. kıvranıyor gibilerdi. ben zaten ülker hanımlarla filan da soğuktum, çocuklarıyla da hiç ilgilenmedim. bir ara masada tabaklar toplanırken gitmiştim.
ülkerle saminin iki oğlu kıbrısta askerlik yapmış, birisi gülsümteyzemin oğlu olcayla da birlikteymişmiş. birisi şimdi de ablamların kiracısı. çok yakın denetimdeler yani.
benim hoşuma gitmeyen haller sezdim belki de uzak durdum onlardan hep, komşuları muhittin beyle feride hanım daha insancıl geliyorlardı bana. zaten çok uzun zamandır görüştüğümüz yok kimseyle. gülsüm teyzeylede benzeri şeylerden görüşmelerimiz kesildi, ablamlarla da.

devm edecek...

Pazartesi, Aralık 24, 2007

kendisine açılan manevi kapı

londrada yaşadığı manevi deneyimlerde.
dor ve iyon sütun yapılı yüce şefaatin göründüğü bir kapı görülüyor.
sütün başlıkları iyon yapıdaydı.
üzerinde görünüp giden bazı yazılar, arapça da vardı. kocaman bir isim. uzunca bir süre duruyor.
hala belleğindeki bir görüntü.
o sırada çok etkilendiğini anımsıyor.
teşekkür ediyor. çok
kendisine yaşatılan şeyleri söylüyor. üzgün, onlar da öyle.
çok sonra olayları ayırdetmeye başladığında anımsadığı birşey oluyor.
yıllar önce enverin yaptırıldığı bir olay, kendisinin içkili ve sanırım ilave ilaçlı bazı şeyler söyletip,
düşününce o sırada enverinde normal olmadığını, bir tür ilaç içirilmiş olabileceğini
düşünüyor. normal davranış değildi.
divanın üstüne oturtup arkasında pencere varken bir görüntü, sinirle elinde fotoğraf makinası dolaşıyor, söyleniyor, birşeyler konuşturmaya çalışıyor. kocasıymış vs hakları varmış vs. tam hatırlamıyor ama, o sıralarda ona karşı büyük bir kızgınlık var. enverde tuhaf fotoğraf makinaları oluyor bazı. onlarla dolaşınca kendini tatmin ettiğini söylüyor. seviyormuş filan.
büyük balık ellerinden kaçmışmış gibi. bir durum var.
bir kaç kere ona söyletmeye çalıştığı, söylettiği şeyleri başkalarının duyunca kendisine ne denileceğini sorunca biraz panikliyor. ama oktay adını duymaya da dayanamıyor hiç.
o sıralarda ona, kendisine bir türk kadını gibi davranılmayacağını, kabul edilmeyeceğini söylüyorlar, olsa bile,
diyorlar. hatırlıyor onu söyleyişlerini.
sanırım manevi dünya da artık onu öyle kabul etmiyor, olsa bile.
bizim yaşadığımız deneyimden edindiğimiz sonuç budur.

enverin, bizim, evimizin korku filmi halinde olduğu zamanlardı.
yukarda anlattığım sırada
o sırada berbat bir durumdaydım, karşılık veremiyordum hiç. elim kolum tutulmuştu sanki. hareketsizleştirilmiştim.
o kin ve nefretle konuşuyor, bana birilerini ve birşeyleri söyletmeye çalışıyordu
yalnızca "bana ne içirdiniz, şu anda buradan kalkmam ve sana karşı çıkmam gerekli, ama hareket edemiyorum. yalnız şunu bilin ki bugün yaptıklarınızla kaybedeceksiniz ve çok kişi zarar görecek, vebali bugünkü davranışları kurguladığınız kişilerle sizin olacak, sen tek başına böyle şeyler tasarlayacak kişi değilsin. ben çok kötü, üzücü durumlara düşürülüyorum, siz de çok kötü olacaksınız, en azından ben ne yaptığınızı bilmiyorum. sen yaptıklarının ne kadar farkındasın bilmem, bunları kimlerle yapıyorsanız, sonuçları sizin için de kötü olacak" gerçekten hakkımı helal etmedim. yaptıklarının bendeki görüntüleri kendi halklarının inançlarının kadınlarını temsil etsin.
sonra durmuştu. iş kendilerine zarar vermeye dayanınca biraz kendilerine geliyorlardı yani. enver evde yalnız konuşuyordu ama, telefonlar oluyordu sürekli, bir ara gazetenin mesaj cihazını filan da taşıyordu yanında. fotoğraf makineleri vs. benle konuşurken ara ara telefonlarla konuşuyordu vs, bazı bazı gazeteden aradıklarını iş olduğunu söyleyip gidiyordu. o sırada ayırdında değildim, meğerse durum başkalarıyla ilgiliymiş. hiç bir erkek de öyle kullanılmamalıdır. bana şöyle yap böyle yap filan diyordu bazen. o sırada fotoğraf filan mı çektiğini yoksa ezici bir psikoloji oluşturmak amaçlı paranoya mı yaratılmaya çalışıldığını düşünüyorum. çok yazık ve zavallı bir durum yani. bundan, yani böyle bir şeyi yaratmaktan gurur duyan onursuzlaştırılmış bir mahlukatı düşünemiyorum. yani inançlarını ve enerjilerini çok daha başka ve insana yakışır, onurlu bir mücadele içinde çok daha saygın bir şekilde kullanabilirlerdi. yani bizim o zamanlar yaşadıklarımız kancıklıktan da adi bir durum arzediyordu.
hiç bir zaman hasta olduğuma inanmamıştım, en ağır durumumda bile. "bana bir şey içirdiler" diyordum hep. baştan enverinde haberi yoktu sanırım, sonraları bilinçli kullanıldığını sanıyorum.
sanırım onun olayların içinde yer alması, çeşme altınyunustaki ll. türklük dünyası kongresine katıldığında başladı. ondan sonra çok değişiklikler olamaya başlamıştı. biz hep birbirimizi telefonlarlar arardık, günde 10 kere filan. "karım napıyor" diye arardı. hatta işten gazeteye gelince "karım beni aradımı" diye sorduğunu söyleyip evi arardı. gittiği yerlerde de konuşurduk hep. kaç kere eve gelirken otobüslerde ağlamaklı geldiğini söylemişti, hasta olduğumda ya bana bir şey olursa diye.
o kongre sırasında da gittiğinde aramıştım, sonra o aramıştı, yemeğin filan olduğunu gece 12-1 gibi odaya gelince arayacağını, otelin dışında bungalov gibi bir şeyde kaldığını söylemişti. gece saat 12- 1den sabaha karşı 4e kadar aramıştım. defalarca. telefonu açılmıyordu. 4-5 sıraları telefonu açtı, sesi çok kötüydü, uyuyup kaldığını duymadığını söyledi, berbat bir ses hatırlıyorum.
sonraları enver çok kötü durumlardaydı hep. korku filmi sanki, bir kaç kereler korktuğu zamanları anımsıyorum, sokakta filan bazı kişileri gördüğünde kasılıyordu eli filan. çok sonraları annemde de benzeri durumlara tanık oldum. ablamda farkettim.
o sorunlu zamanlarda ona/ envere başkasını seviyorsa gidebileceğini filan da söylemiştim oysa. kin ve nefretin son anına kadar kullanılıp bundan haz duyar bir hale getirilmiş gibiydi.
hasta edici ilaçlarla fiziksel direncim zayıflatılmıştı, ve ilaçlar içip iyileşmeye çalışıyordum hep. psikolojik hasta olduğum düşüncesi yaratılmıştı, birileriyle bir şey konuşmaya kalksam, bir şeyler anlatmaya kalksam, "ilaçlarını içsin" "ilaçlarını içtin mi" "ilaçlarını iç mukadder" saçmalıyormuşum gibi şeyler. bir yandan sağlık sorunlarıyla cebelleşirken, okulda sorunlar vardı, evde sorunlar, annemle sorunlar, ona olan sevgimizi ve saygımızı da iyi kullandı bir takım mahlukat. geçmişi düşününce o takım kişilere başka bir davranışı ve tavrı yakıştırmak olası değildi zaten. dost ve arkadaş diye oturup kalktıkları, aileleriyle çocuklarıyla, arkadaşlarıyla konuşturdukları insanlara layık gördükleri şey gerçekte kendilerini temsil ediyordu hep.
sokakta, alışveriş ederken vs hep rahatsız edici şeyler yaşıyordum.
o günlerde akşamları müzik dinleyip şarap içme alışkanlığım oldu. her akşam 1 şişe civarında içiyordum. bazen az bazen daha çok. bir kaç yıl öncesine kadar devam etti. son zamanlarda çok hasta olmaya başlamıştım. içemiyordum. vücudum kaldırmıyordu sanki. ama üzerimdeki bütün baskıları unutuyordum o zamanlar. içkiyle ve çoğu zaman kedilerimle yalnız, başka bir dünyaya geçiş yapıyordum sanki. gündüz karşılaştığım herşeyi unutuyordum. her sabah aynı sorunlarla üzerime gelen başka bir güne başlıyordum. akşamları şarap içiyordum. kedilerimle, çiçeklerimle ilgileniyordum.
bir kocayı, bir anneyi, bir kardeşi, bazı komşuları, bazı arkadaşları ve bazı öğrencileri, bu kadar yakışıksız ve aşşağılayıcı bir şekilde kullanmanın nefretinin kaynağı nedir ki.
benim bildiğim, kavga edersin, bağırırsın çağırırsın, onla arkadaşlığını bitirirsin. ama birini aşağılık, kötü, pis, aciz durumlara düşürmek için bu kadar saldırıyı anlayamıyorum. bunları hangi inançlarına yakıştırabilirler. yapılanların açığa çıkmayacağını sansalar bile, hiç kimsenin kendisine böylesine adiliği yakıştırışını anlamıyorum. allah bilir içlerinden bazılarının adları mert, şeref filandır da.
geçen yıldan bu yana, kim ne yaparsa elime fırsat geçince cevabını vereceğimi söylemeye başladım. aşşağılık ve onursuz şeylere izin vermemek, sawaşmak gerekir. insana, hiç bir canlıya, varlığa yakışmayacak kadar aşşağılık onursuz şeylere tenezzül edenlere bile böyle yardım edebiliriz. onları da aşşağılanmaktan kurtarmak hem de vahşetlerini durdurmak gereklidir. bu anlamda benim maneviyatımda kutsal bir savaşın izi var. "size karşı savaşımımın temeli sizi düştüğünüz adi ve şerefsiz durumdan kurtarmak içindir" güzel bir slogan.


burası da devam edecek,