Pazartesi, Aralık 29, 2008

tapınak şöwalyeleri

bir kaç gündenberi dünyadaki istihbarat örgütlerinin linklerine bakınıyorum,
dün daha önce de adını duymuş olduğum tapınak şövalyeleriyle ilgili yazılar gördüm.
tapınak şövalyeleriyle ilgili yazılar, gizli dünya devletleriyle ilgili, siyonizmle ilgili
biraz bakındım, görebildiğim kadarıyla, benim gözattıklarımda haklılıkları tartışılabilir kin ve nefret yorumları vardı.
yani yazılara bu şekilde/kin ve nefret yorumlarını ayırıp bakarsanız, gerçeklikle yada daha doğrusu, kendi gerçekliğinizle ilişkilerini görmeye başlıyorsunuz. biraz
bugün bu konudaki bilgilerimi yazmayı düşünüyorum, karşılaştığım şeylerle bağlantılı olarak tabi

gerçek olan şu; manevi bir yapı var
ve bu maneviyatın/ saf inancın korunması için mücadele edenler

bir de herşeyi olduğu gibi maneviyatı da kendi anlamsız çıkarları için kullanmaya çalışanlar ve bu şekilde inanca da bütün varlıklara da zarar verenler
benim karşılaştıklarım, yaşatıldıklarım çoğu şey bunlarla doğrudan ilişkili
"ben kimseden el filan istemedim" ingilterede söylemiştim. gerçekten kimseden manevi birşey istemedim, sahip olduğum maneviyat kendi gerçekliğimle ilgilidir. ve bana ait özel olan şey, dünyadaki ayrımlarıyla hiç bir inanca ait olup diğer inançları aşağılayıp kötüleyen değiliz.
onun için saf inancın olduğu bütün manevi yapılar kabul ediyor.
işte benle ilgili olayların bağlantısı burda.

londrada ve atinada onlarla ilgili olduğunu düşündüğüm bir kaç ayine tanık oldum. manevi yapıları olan ve çevredeki çoğu kişinin onları görmediğini farkettiğim

sürecek..

Cumartesi, Aralık 27, 2008

bazıları ucuzlatılmış hayatların fotoromanlarıyla yaşıyor

üniversitede çalıştığım süre içinde 1 kere soruşturma yapma görevi verildi.
nerdeyse 20 yıla yakın bir sürede. ilginç bir olay, evrakları karıştırırken, daha doğrusu evimin tapusunu ararken o belgeleri buldum. kasım 2000 de, okay dayan isimli öğrencinin soruşturmasını bana vermişler, hocası turan enginoğlunun isteği olmuştu hatırlıyorum. öğrencinin çok iyi olduğunu fazla zarar görmesini istememiş. idareye bildirmiş. o sırada doğudaki görevinden izmire uğraşarak gelen, veteriner hüseyin beylerin bir arkadaşı fakülte sekreteri olmuştu. adını anımsayınca yazarım. ben görevi iade etmeyi düşünürken, turan bey de sekreterde benle konuşup görevi vermişlerdi, hatta nasıl yapacağımı sekreter arkadaş kağıdın üzerinde göstermişti. sonradan emekli olunca kuşadasında bir okula yönetici olarak atandığını öğrenmiştim ama hiç karşılaşmadık. ilginç olaylar silsilesi içinde birşeylerdi işte.
turan beyin sanırım bacanağı ya da öyle ilişkili bir yakını askeriyedeydi, son yıllarda yükseldiği önemli görevleri olduğu duyuluyordu, bölüm başkanlık odasında konuşulmuştu. okay dayan olayı sırasında duymadım, sonradan duyduk, kendileriyle pek konuşmuyordum zaten son yıllarda.
yalnız okayın babası astsubaymış duyarsa, bir subayı çocuğu nasıl böyle yapar diye çok kötü şeyler yapabilirmiş diye konuşmalar hatırlıyorum. turan beyden de, öğrencinin kendinden de duymuştum. öğrenci ağlamayı beğenemiyordu. ben de öğrencilerle dost bir hocaydım. bin bir rica ile görevlendirildik. kağıtları picasada evrakların içinde kaydettim. görülebilirler.
şimdi olayın gerçek değil bir tuzak olduğunu görüyorum. görüntü olarak gerçek ama arka planı farklı bir olay. o kağıtların arasında en son kağıdın arkasına yazdığım güvenlikçi isimleri.

bu kişiler buca eğitimde araştırma görevlileri için olan daha sonra genişletilen ilk ingilizce kurslarına da bizlerle katılmışlardı. bazen aynı sınıfta derslere sınavlara giriliyordu. feryal filan ders veriyordu bize. hatta o kurslar sırasında "ingiltereden geldiği pakistanlı -ingiliz karışımı ailesi olduğu söylenen, "ahmed" isimli çocuk gelmişti" tipik ingilize benziyordu. benim odama da getirilmişti. yanında kimya fen bölümlerinden birileri oluyordu genelde. orda hoca oldu ikisi. bir konuşma sırasında çok tuhaf birşeyler olmuştu, çocuk birşeyleri anlayıp paniklemişti, sonra benim yanıma getirmemişlerdi bir dah görmemiştim. yalnız bir süre sonra, santralde imdat vardı, o bana, birinin yabancı dilde bana telefon ettiğini bana bağlamaya çalışırken telefonda bir itiş kakış seslerle pat küt ve telefonun kapandığını söylemişti. ilişkili olabilir gibi geldi birden.
o kişiler, aynı güvenlikçiler, okulda memur olarak çalışan aliyenin oğlu öldüğünde, şüpheli bir intihar, ilk bulan kişilermiş. anlatırkenki hallerini anımsıyorum. hatta aliyeye göstermemişler. o sırada ona çok yardımcı oldular diye güvenlikçilere çok dua ediyordu. aliye şizofren hastası diye ilaçlar kullandırılan, eşinden ayrılmış, yaşamı için güvenlikçilere filan dayanan bir kadındı. 2 oğlu vardı, biri çok akıllı çok okuyacak deniyordu, bir kaç kere karşılaştığımızı biliyorum. konuşmuştuk, bir kere okulun bahçesinde yolda karşılaşmıştık, üçümüz, benim annemin de işçi olduğunu ama bunun okumama engel olmadığı üzerinde konuşmuştuk biraz. aliye çok memnun olmuştu. çocuk annesiyle ilgili sıkıntılar yaşıyordu, özellikle güvenlikçilerle ilgili filan. nasıl olduysa intiharını söylediler. bir takım ilaçları içmiş ve iç organları bile patlamış dışarı taşmışmış.

o zaman farketmedim ama, şimdi olayın başka olabileceği, hatta başka olduğunu düşünüyorum.
ve birsürü intihar ve kazanın va hastalıkların aslında o süsle kullanıldığını düşünüyorum. bir takım kişiler çok cüretkarca, sorumsuzca hayatları harcama alışkanlığındaydı. kendilerine uymayan, kendi dairelerinin dışında gelişecek olan kişileri fütürsuz harcıyorlar. bunlara dur diyecek kapasitede insanlar da yokki. kalmıyorlar zaten. susurluk kazasından önce abdullah çatlıların da buca eğitimde dolaştıklarını hatırlamıştım sonradan.
yeniden lanet okumaya başlayacam ben.
o sıralar evde sorunlar vardı, aslında heryerde vardı, şimdi görünüyor. bir akşam enver evdeki kırmızı telefon almıştım, küçük birşey, eve ilk telefon bağlanınca sevinmiştik. sıkıntılıydı, telefona açtı, ışığın benle konuşmak istediğini söyledi. biraz konuştuk, bana mehmet ağarla ilgili bir yardım istendi, ben de ilgilenmediğimi, muhataplarıyla halledilmesini filan söylemiştim sanırım. bozulduklarını anımsıyorum, konunun ne olduğunu bilmiyorum da böyle birşey işte. şimdi telefonda konuştuğum kişinin ışık olduğundan şüpheliyim. çünkü alevi olan ışık bildiğim kadarıyla olsa olsa susurlukçuların hüseyin kocadağ kısmıyla ilişkili olabilirdi. belki de birileri ellerindeki teknolojileri kullanarak sesini kullanmış, montaj yapmış olabilirler diye düşünüyorum.
ilgisi nerden çıktı
geçende adada bizim alabileceğimiz gibi 1+1 ev bakınıyorduk. değişik evlerin telefonlarından yazmıştık. çok aradım, bir kişinin dayısını mı amcasını mı ne aramışım, başka arkadaşlarının uygun olabilecek evleri olduğunu söylemişti, bir kaç kere de aradı, gidip konuşmuştuk, ünlü mevkili kişilerin geldiği restoranları vardmış ama biz yalnızca su içmiştik, konu içinde yaşamıma zarar veren ve bugüne dek herhangi bir desteklerini almadığım, kişisel iletişimimin olmadığı mhp, bbp, dyp vs gibi faşist partilerden ve diğer partilerdeki faşist kişilerden herhangi bir alışveriş yapmak istemediğimi söylemiştim. yani kişi bir kaç kere arayıp konuştuğu için gerek duymuştum buna. oy verecek parti kalmadığını söylemişti, ben shp, chp, ödp, bağımsızlar-sodep, dehap, dtp gibi partilere oy verdiğimi söylemiştim. o sırada cem uzana oymu verseymiş deyip mehmet ağara oy verdiğinden bahsedince, ben mehmet ağarı hiç sevmem "o da iğrenç birisi" demiştim, . "mehmet ağardan hesap sorulsun" imza kampanyasına da katılmıştım bu arada geçenlerde. adadan bir arkadaşla birlikte kuşadasının iyiliği için çaba gösterdiğini söyleyen o kişinin önerdiği kişilerle birki yere bakıldı, işe yarayacak değildi 2 tanesi, biri de bize uymadı. yani kafamda soru işareti işte. masumlarla uğraşabilecek kalitede olabilecek kimler olabilecek ki başka. kedimin durumu aklıma geldikçe, yani ona kadar bilinçli bir şekilde uğraşma aczi içinde olan kaç kişi olabilir. çünkü evde yalnız kalıyordu, arabada yalnız kalıyordu, dışarı bıraktığımız yoktu zaten.
1991 yılından beri hayatlarımızla oynandı, ve farkediyorum ki, benim o zamanlar karşılaştığım "tanrı eliyle" ilgili olarak da çok fazla çıkar sağladılar. bizim hayatlarımızı harcarlarken, aşağılayıp, kötü, hasta durumlara düşürmeye çalışırlarken, bir yandan da bizlere tenezül edip çeşitli çıkarlar elde ettiler. ben işte o çıkarların, kimlerin nelerin karşılığında ne paralar, neler aldığının açıklanmasını istiyorum. 1990-91den buyana hepsinin. çünkü yaşamlarımıza onursuz ve sorumsuzca saldırıp, bunların karşılığı birşeyler elde ettiler, ve ingilterede açıkça öğrendiğim kadarıyla, bunlara inançla ilgili saygısı olanlar tarafından istedikleri verildikçe, bizlerin hayatlarımızı daha kötü durumlara düşürmeye çalıştılar. o sırada duyduğum kadarıyla, şimdilerde cia mossad başta olmak üzere istihbarat örgütlerine kısaca yazmaya çalıştım, o yazıları yanıtları gelince bloga koyacağım. kimsenin benle o zaman karşılaştığım "tanrı eliyle" ilgili olarak kimseye birşey vermemesini istiyorum. çünkü bu şekilde bizim olmadığımız, yapmadığımız şeyleri bize yaptırmaya, çalışıp hem bizim yaşamlarımıza zarar veriyorlar hem de hiç hakları olmadığı halde çıkarlar elde ediyorlar. bizden çıkarlara tenezül ederken bir yandan da kendi inançları, insanları, kadınları, aileleri için layık görmedikleri şeyleri bize uygun görüyorlar. hiç hayatımızda yerleri olmayan kişiler, insanlık sömürüsüyle filan, hasta olduklarını söyleyip yardım almaya çalışarak, arabalarını bizim arabamızın ardına çıkılmayacak şekilde koyarak, balkona birşeyler düşürdüklerini söyleyerek, birşeyler sormaya kalkarak, yalanla dolanla yanaşarak, bizi tanıyan birilerinin yanında bizle görünerek vs bizimle ilişkileri varmış gibi birşeyler elde etmeye çalışıyorlar.
ben bunları istemiyorum. bu şekildeki onursuzlaştırmada elde edilen herşey herkese zarar veriyor.
verenlerin inançları insanları da paylarını alıyorlar.

sürecek.

Perşembe, Aralık 25, 2008

kimlerin neyin karşılığında ne aldığının açıklanmasını istiyorum

ben biraz evel bir arkadaşımla ekranda konuşurken söyledim.
1991 yılından bu yana benle/mukadder (aybey)caglar/, sahip olduğum o manevi yapıyla ilgili olarak kimlerin nelerin karşılığında neler aldıklarının açıklanmasını istiyorum. çünkü çok paralardan filan bahsediyorlardı. kimler neyin karşılığı neler, ne kadar paralar almış herkes öğrensin.
bunca yıldır karşılaştığım şeylerin karşılığında bunu istemek hakkımdır.
bir masum kediciğe/ kendilerine karşı koyma gücü olmadığı halde acizlik edip düşükçe yok etmeye çalışmaları gibi,
bizim çarçur edilen hayatlarımızın sunuluş tarzı gibi, bizlerin hayatlarımızın bizim tarafımızdan sergilenmesi gibi, başkalarının bizleri "benzetip" göstermeye çalıştıkları gibi,
bizle ilgili olarak elde edilen maddi manevi herşeyin sergilenmesini ve kimlerin neyi nasıl aldıklarının
sergilenmesini istiyorum.
sonsuza dek istiyorum bunu
"el hakkım" olarak istiyorum.

sürecek

Perşembe, Aralık 11, 2008

sewgili pıtırcık- my lowely pıtırcık


sewgili pıtırcık- my lowely pıtırcık
kediler hep oldu
kendimi bildimbileli
bilinçli olarak, yani aşılı karneli, kimlikli filansa
"tombiş" vardı, küçük evde bakmaya başlamıştık, şirinyer postanesinin arkasındaydı, yunanistanlıların evi, orda evlenmiştik, evlenmeden önce eşyalarımı getirmeye başlamıştım, o sırada tombiş takılmıştı peşime, onu da getirmiştim, sonra bir süre görünmedi, üzülmüştüm baya, 14.1.84 yılıydı galiba, evlendiğimiz gün akşam vakitleri daha içeri yeni girmiştik, kapının aralığından girdi, ne çok sewinmiştimk. yıllarca bizleydi, onla ilgili bir cansıkıcı olayım, evlendiğim kişinin ebeveynleri geldiğinde içeri yanlarına pisletmiş diye laf edilmişti de biraz itiş kakış yemişti. işte yapmaması içinmiş filan, hala üzer beni, benim hiçbir kedim özel zamanlar/sorunlar dışında ortalığı kirletmemiştir. sonra bizle büyüdü, mahallede hewaller buldu, çocuklardan ve kedilerden, "imren" vardı örneğin, kedileri sewmeyi tombişten öğrenmişti, "ali diye bir sokak kedisini" sahiplenmişlerdi böylece. "türkan abla" ocağa süt taşıp döküldümü aliyi üstüne çıkarır önce ona temizletirdi. zaten ali mutfak penceresinden girip çıkmayı çok severdi.
tombiş, karşı yoldaki köşedeki, kocası ölünce kendisi bakkalını işleten doğulu bir bayan olan "ayla bakkala" bile arkamdan gelirdi, kaç kere yolun ortasına oturup benim çıkmamı beklerken, arabalar durup onu kenara almamızı beklerlerdi, yanyana yürüyerek eve gelirdik. bazen okula giderken arkamdan gelmeye kalkardı, o sokakta taksi durağı vardı, ben sabahları koşa koşa derslere yetişmeye giderken, duyacağım şekilde "denizli expresi geçiyor" derlerdi. "umur hoca" sabahları erkenden derse başlardı ya, uyuyup kalıp yetişemiyorum diye, sabah komşulardan kaç kişi, okula giden gençler filan benim kapıya çalıp öyle giderlerdi. bi koşu hazırlanıp dersime koşardım. bu sıralar evlendiğim kişi hapise girmişti. bir yıl, bir perşembe akşamı gidip, bir perşembe akşamı gelmişti. biz tombişle, bazen "özlemle" kalırdık. orada kısa süreli bahçede baktığım "iki kedi daha oldu, birisi van kedisiydi". bir kere tombiş kaybolmuştu, çocuklar haber verince yukardaki okulun bahçesinden almaya gitmiştim. küçüktü daha.
5-6 yıl sonra taşındık ordan, ben istanbulda öğretmenliğe başlamıştım, herhafta gelip gidiyordum. tren yolunun aşağılarında enhoşlar tarafında yine "bir başka yunanistanlıların eviydi". "biz annem, meleğin hörü ve muhittin abi" filan taşınırken, komşular balkonlardan birbirleriyle konuşuyorlardı;
"kim gelmiş"
"bilmem, bir sürü kitap, bir sürü çiçek, bir kızın kucağında da kedi vardı"
kalabalık olunca kimin kim olduğunu anlamamışlardı. ordan komşukızı "cemaynuru" anımsıyorum. o sıralarda yüksek lisansa da başladım, haftada 2 gün izmirde derslere giriyordum, diğer günler istanbulda emirganda öğretmenlik yapıyordum. orada müdür yardımcısı olan "kamil bey" tayinle izmire arş gör olarak geçiş yaparken bana "siz sizden kaynaklı hiç bir sorun yaşamazsınız" demişti. evli olduğum kişi istanbula bir ilk gittiğimde, bir sergimde, bir de dönerken gelmişti/ tam emin değilim, belki kendim dönmüşümdür. "okul müdürü uğur açıkgöz", sırası geldimi "bunun da kocası mı var" derdi. tombişi bazen zayıflamış buluyordum. evli olduğum kişi sabahları tombişe yesin diye yumurta pişirirken kendine de koyduğunu ve kahvaltı yaptığını söylerdi.
o zamana dek tombişi bornovaya, ve kemer taraflarında iki veterinerlik merkezine aşılatıyordum, ilk markamızı onlardan almıştık, hala durur. dolmuşlarda kucağımda kediyle. tren yolunun aşşasındaki evde "buca belediyesi veterinerleriyle tanıştık, ali abi, hüseyin ve birol beylerle". benim kedicikle onlar ilgileniyorlardı artık, özellikle "vet hüseyin zeki toprağın", ben de zaman içinde yaptığım resimlerden "zuhalin" beğendiklerinden veriyordum. pıtırcığı iyileştiriyorlar diye, ona bakarken bir yandan onların klinik için hayvanlar ve kendileri aileleriyle fotoğraf transfer-karışık teknik bir resim yapmaya başlamıştım ama yarım kaldı resmi şimdilik kaldırdım. bir ara fanusta "2 beta balığımız" olmuştu. pazardan almıştık.vet hüseyin zeki toprağın, beni eşiyle/zuhal tanıştırmak istemişti, "ulaş ve pelinleri var, çocukları". "siz iyi arkadaş olursunuz" diye. öyle olmuştu gerçekten. onların da "tom diye bir köpekleri" vardı. kocaman.
ordan "göksu fotokopiyi işleten ferruhların" üst katları boşalınca oraya geçmiştik. okula yakın diye. "benim kedicik" gene bizleydi. ordan "yunanistanlı enverle ergüllerin evine" taşınmıştık. tombiş bizimleydi. "duman" adı verilen birde sewgilisi vardı orda.
tombiş, kuşlarla bile dosttu. balkonda onun tabağından yemek yiyen "çok kuş, güvercin" olmuştu. balıklara dokunmadan sularından içerdi. "fanusta balıklarımız oluyordu, kırmızı japon" filan. o sıralarda arş gör olan yalnız kimsesiz, yani annesi ölmüş diye, babasıyla küsüp üvey anne sorunları yapan, bunu toplum içinde çok güzel kullanan; yaşamını kurmasında ve tezini vermesinde çok yardımcı olduğumuz ve alt kattaki boş olan "terzi newbahar yazılı dükkanı" ona kiraladığımız "sabirenin sevgilisi murat dinçer bize bir kanarya vermişti". onu elime gelmeye ve odada uçmaya alıştırmıştım, tombiş yatarken o odada uçardı. gene de temkinli olup yalnız bırakmıyorduk. "rüzgar" bir kere kafesi açık, pencere açık kalmışmış ama dışarıya gitmemişmiş. sonra tombiş öldü gitti. 12 yıl filan birlikteydik. arka bahçede "gül ağacının" dibine gömdük.
çok üzülündü, duramadım, "fundanın bahçede baktığı kedi yavrulamış", yavruları belediyeye veriyorlarmışmış. 1-2 aylık filandı galiba, "tombiş toroman toraman kochatacshakocs -eşkiya" adını verdim. iki dolmuşla binip eve getirdim. önceleri sokaktan çöp arabası sesi filan duyunca yatak odasına koşar örtünün altına filan saklanırdı. zamanla çevreye alıştı, çocukların oyunlarına ve "tombişin yol yaptığı erik ağacından inip çıkmaya alıştı". üç aylıkken kolumun altında sıkı sıkı tuttuğum halde "rüzgara" uçarken hamle edip, yaraladı ve o da öldü gitti. tombişin yanına gömdüm. işte o zaman ona kızmıştım baya, azar yiyip kös kös dolasmıştı. dışarda kaldığında bağırır, kapıyı açmamızı isterdi. bir kaç ay sonra muhabbet kuşu aldık, "masmavi birşeydi bulut". o sıralar "püskül" adını verdiğim bir kedi yavrusunu annesi" bir kaç kere yanıma bırakıp gitmişti, ona geri iade etmiştim. terzi nevbahar yazan dükkanı ben kiralamıştım o zamanlar. orayı ilk resim atölyesi yapan "yüksek lisans öğrencisi nuraydı". ilk ona kiralamıştık. öğretmen olunca gitmişti. ben kalırken bahçede "ayşe adını verdiğimiz kedi ve yavrularına baktım bir ara" toromanın mamalarıyla". o zaman hazır mama yoktu. ona "tavukciğerli makarna pişiriyordum". "sokakta bir kedi yavrusunu iyileştirdim ve o geldi. benekli birşeydi". "benek, benekis, benekus" dendi ona. o yalnızca bana yakındı, biz kedilerle yatıyorduk. toroman politikacıydı, benle yatmak istese de evde sorun yaratılmasın,birileri kıskanmasın diye onla aramıza yatardı, istemediği halde, sırf benim için katlanırdı. onun öbür tarafına yatmazdı, bazen alıp koysa bile biraz durup yavaşça köşeden aşağı kayardı, benim yanımda yatacak kadar katlanırdı, benekis kesin tavırlıydı, benden tarafa yatar asla diğer tarafa geçmezdi. 3-4 yaşlarındayken yokoldu ve 1 ay kadar sonra pencereden bakarken kötü durumda bir kedi görüp kuyruğundan benek olduğunu anlayıp koşmuştum. çok kötü durumdaydı, zayıflamıştı, üstübaşı çok pisti, balkona çiçeklerin arasına koymuştum bir koliye, yürüyecek takatı yoktu, sonra küvette yıkamıştım. üstünden kanlar filan akmıştı. ama temizlendiğine sevinmişti çok. 3 gün yaşayıp ölmüştü. yan komşuların bahçesine gömmüştük sanırım yoksa ön bahçeyemi gömülmüştü. ben girip çıktıkça kedilerle konuşurdum, bir kış günüydü odaya girip sobanın çevresindeki kedilere, "toroman", "benekus" diye seslenmiştim. tam çıkarken "buluutt" dedi bulut, muhabbetkuşumuz konuşuyordu baya. adını biliyordu, 40-50 kelime biliyordu. annem öğretiyordu ona, sonra o "benim izkentteki evine" getirmişti.
sonra yalnız yıllarda toromanla birlikte kaldık. 1 yıl annem benle kalmıştı, yalnız kalamıyordum. sonra bir gün o denizliye geldiğinde, "rahmetli ninem" hayal gibiydi-uyur uyanıktım yanında birileriyle yanıma oturup beni beklemişti, mezar arkadaşlarımıydı, bulunduğu mekanın hewallerimiydi. sonraları yalnız kalabiliyordum artık. toroman ta uzaklardan bağırıp geldiğini haber verirdi, ben de ona balkondan pencereden seslendimmi gelirdi. evsahipleri ergülle enver ilk arabalarını almışlardı, bazen ben toramana seslenirken, biraz evel onların arabasının tekerine işerken gördüklerini söylerlerdi. sokaktaki kedilerin arabalarının tekerine işediğini söylerlerdi, kızarlarmıydı bilmem. ben ilk arabam olan bordo uno yu aldığım zaman toramana, "bundan sonra kendi arabamızın tekerine işeyecen artık oğlum" demiştim de baya gülünmüştü.
birkeresinde toraman biriki gün gelmedi. seslendikçe bir kedi iniltisi duydum. bakındım, arka köşedeki komşunun bahçesinde yatmış, zamanında seslenmişim, dövüp bayıltılmış, kendine gelince bana seslenince koşup aldım. çok kötüydü. orda birinci katta oturan bir polis kedileri sevmezmiş deniyordu, onlara girdi de mi oldu, oturduğum yerdeki alt kattakilerle sorunluyduk, evlerine polisler vs gelip gidiyormuş onlar mı yaptı, başkalarımı yaptı bilemedik. hüseyin bey günlerce tedavi etti. evden çıkmak zorunda kalmıştık. selmanın annesinin ona aldığı boş olan evine taşınmıştık. orda da tedavisi sürmüştü ve bacağındaki kırık hafif belirgin bir şekilde kaynamıştı, daha sonra 3-5 yıl daha yaşadı. yedi mahalleden sesi gelirdi. bayramda filan anneme gidip geç kaldığımda ablamlarla gelip, onlar ben eve girince giderlerdi, toroman kapıda bekliyor olurdu. "geliyor senin belalı" derlerdi sesini duyanlar. oraya taşınınca mahalleden ilk "nurhaklarda ölen thko militanı "alpaslan özdoğan"ın abileriyle tanıştık, kim olduklarını bilmiyordum, kara bir kedileri "boncuk", "justy" terierleri, "rex" adında da kocaman bir köpekleri vardı. hayvan sewgisiyle tanışmıştık. benim toramanı sewmişlerdi. "karısı pakize hanım, kızları ışıl ve oğulları bülent. sonraları torunları da olmuştu". sonra rex ölmüş, "başka bir köpek daha almışlardı".
o sıralarda işte tam o sıralarda. "sokakta birkaç kedi yavrusu vardı". sonra iki kaldılar, çocuklar sahiplendiler diğerlerini. onlara toromanın tavukciğerli makarnalarından verdim. öteki güzeldi baya, "kızılbaşlıydı". sonra onu da almışlar, "çirkin ördek yavrusu" ölüme terkedilmişti. toromanla baktık tabi. bir güzelleşti. neşeliydi. beni görünce zıplaya zıplaya merdivenlerden benle çıkardı. toroman da olurdu bazen. evde tavuk ciğerli makarna oluyordu. ara ara wiskas mama filan da alıyordum artık. "annem ona çıtır pıtır bişey bu derken, çıtır pıtır, pıtırcık"
6-7 aylıkken filan gebe kaldı, yani kendisi eylül- ekim kedisiydi, o sıralar bulmuştum ya. işte mayıs-haziran gibi filan benim arada ona dışarda yemek verdiğim duvarın iç tarafındaki "gül ağacının" dibine yavrulamaya kalkmış. "arnavut muhaciri emine teyzelerin eviydi". yavrulardan biri ölmüş, biri yaşarken orayı kirletmesin diye yerinden kaldırıp bizim kaldığımız evin arka bahçedeki balkonun altına koymuşlar. "öğrencim tuncelili özlem kalmazla" gelmiştik eve. "onu alıp balkona çiçeklerin arasına çıkardık, orda yer hazırladık. yavrusuyla birlikte". bir kaç gün içinde hala kedi kalkmıyordu. bir bakınıp kontrol ettim, içinde bir yavru kalmış, doğamamışmış, örtüsünün içinde ağzını açmış nefes almaya çalışır haldeydi. kurumuş, yapışmış. çok az çıkabilmiş, yerinden hareket ettirilince sanırım doğuramamışmış. annem vardı, gece yarısıydı 12 gibi filan. gene vet hüseyin beyle zuhale telefon ettim, yazlıkta annelerindelermiş. bana onu yağlayıp yumuşatıp içinden bütün çıkarıp atmamı yoksa öleceğini söyledi. eldivenleri giydim, zeytinyağıyla yağlayıp yumuşatıp ölü yavruyu küçücük görünen yerinden çekip yavaşça çıkardım. attık. içinde birşey kalmadı, ve düzeldi. o gece tam uyuyamadım sabaha karşı dalınca "rahmetli nenemi" gördüm rüyamda elimden tuttu denizde yürüttü, denizin ortasında tepemizdeki bir köprünün altında bekledik, çevreden bazı yerlerden gemilerden yangınlar ateş topları çevremizden uçuşuyordu. ninem ebeymişmiş. pıtırcık biriki gün içinde ayağa kalktı ve onları içeri aldım. yavruyu besleyemiyor diye, internetten sokak kedileri vs sitelerinden yavru kedileri beslemeyi öğrenip baktık. 19 gün yaşadı. bahçeye gömdük. pıtırcık yavrusunu aralara itip geliyordu son zamanlarda. kızıyordum ona. sonradan yavrunun öleceğini sandığı için demiştim ama, eve anahtar uydurup ben yokken girenlerin yavruya dokunup mundar ettiği için ittiğini düşünüyorum şimdi. kediler öyle yaparlarmış ya. varlıklara, inançlara, kendilerine saygısı olmayan mahlukattan yavru kedilere bile zarar vermekten başka ne beklenebilirdi ki zaten. bunlar çıkar için bizlere tenezzül edenlerdir aynı zamanda.
pıtırcık dışarı çıkmak istememişti sonraları, belki de beni evde beklemek içindi. "eve gittiğim zaman onun mekanına gitmiş olmam için". bir deyişe göre siz kedileri değil kediler sahiplerini kendi mekanlarında konuk ederlermiş. toraman ve pıtırcıkla yaşadık, bir kere deprem olmuştu, gece yarısı pıtırcıkla kalkıp yatak odasının kapısına, sonradan kırıp yaktığım gardrobun yanına çömelmiştim, toraman salondan koşup yanımıza gelmişti. üçümüz birlikte birbirimize yanaşıp depremin geçmesini beklemiştik, sonra mutfağa çay içmeye, onlar su filan içip bişeyler yemişti. herkes sokaklardaydı balkondan baktığımızda. ikisine de değişik isimlerimiz oluyordu arada. toraman hasta oldu, iyileştiremedik, öldü gitti. 9 yaşlarındaydı. resim yaptığım masanın altındaydı. vet hüseyin bey, artık belediyenin veterinerliğinden ölen hayvanları çöpe atmak yerine sahipsiz boş arazilere gömdürdüklerini söyledi ve sarıp ona verdim, klinikteki buzdolaplarına koydu, sonra gömdürmüşmüş.
kalakalmıştık pıtırcıkla. onun çok adı oldu, "çıtır pıtır, pıtırcık, felluce dedik bir ara. dobişko, mobişko, zoppiş, moppiş, zoptik moptik, giderek koca göbeklim". çok güzeldi, çok temizdi, neşeliydi, dosttu,
ordan "kazım koyuncunun" öldüğü gündü, taşındık, eşyaları "eski arkadaşım kodadı osman olan aydemirlere" koyduk, bazı kullanacaklarımı annemin evine götürdük. baya sorunluydu anneme geçiş, ama "ben ingiltereye gittim o yaz", 13 gün kadar pıtırcık annemle kalmıştı. dönünce, annemi rahat ettirmek için ismet yılbaşın desteğiyle, "erzurum- tuncelili dervişlerin evine" taşındım. 3-5 ay kadar orda kaldık, "annem beyin ameliyatı da olunca" gene sorunlarla onun yanına taşındım, evin eşyalarını dağıttım. öğrencilere. "adem taylan" filan vardı. çok az bir eşyam kalmıştı. annem kediden rahatsız oluyordu, tüylerine allerjisi vardı, arabada kedimi taşımak için techizat yapıldı giderek. benim koltuğun arka alltına kum koyduğumuz kabını koyduk. mama su kabı filan. arabamla dolaşıyordu benle birlikte. okulda odama koyuyordum. o yerdeki "devrimci demokrat insan kalabilen az sayıdaki dürüst onurlu namuslu inançlı kişi ve öğrencilerden başka anımsanabilecek en güzel şeyimdi pıtırcıkla gidiş gelişlerimiz". bazen öğrenciler onun çizimlerini yapıyorlardı. olağanüstü bir güzel olaydı. birgün kaçmıştı bahçede nasıl koşuyordum ardından, kaçıp kaybolmasın diye. bizi görenler nasıl gülüyorlardı. yuvarlana yuvarlana koşan iki tip.
emekli olmaya yakın zamanlarda kuşadasından "annemin dayısının oğlu ahmet abinin apartından bir yer kiraladık". pıtırcıkla birlikte gidip geliyorduk. bazen annemde oluyordu. son zamanlara doğru kediyi bazen kötü durumda filan buluyordum. arabamı görünen yerlere koymaya çalışıyordum. evde yalnız bırakmamaya çalışıyordum. ama önleyemedim, koruyamadım. sanırım bağırsaklarında felç yapıcı bir şey yapıldı. tuvaletini yapamıyordu. geçen yıldanberi arada hastalanıyordu iyileştiriyordum. yoksa şişko da olsa 1 yılı aşkın bir süredir diyet maması yiyordu. sağlıksız değildi. en son ben "parantezde" wst nete giremeyince, karşıdaki dynette girmiştim tuhaf şeyler olmuştu bilgisayarıma girilmişti sanırım, romanımı kapatmaya çalışmışlarmış, arabamı yukarı doğru bir yere koymuştum, kapıdaki dynet kafeile ilgili kişlere birşeyler söylerken arabamın çevresinde birileri arabalarına inip biniyordu. kafe sahipleri çok heyecanlılardı panik gibi, kapıda genç biriki kişi tuhaftı filan. 1 saat dolmadan çıkınca pıtırcık iyi değildi arabada. sonra tuvaletini yapmada kan filan olduydu. orada bir zarar verildi sanırım. temizleyip ilaç filan yapmıştım, sonra hastalanınca tedavi edilmişti antibiyotik vurulmuştu. hastalığının ilk zamanlarıydı. kediciğe normal yaşamının dışında hasar yapıcı birşeyler olmuştu. ne elde ettiler acaba. bir kediciğe kasıt yapmakla nasıl bir yaşam kalitesi kazanımları oldu. arabamın içinde oluyordu. aşılıydı, dışarılarda kucağımda çantasında taşıyordum zaten. kimseye zararı yoktu. "masumdu, kimsenin namusuyla onuruyla ekmeğiyle çoluğuyla çocuğunun yaşamıyla rızkıyla oynamamıştı, parasını kimsenin hayatıyla namusuyla onuruyla oynamadan kendi emeğimle alnımın teriyle ödediğim benim evimde, benim arabamda yaşıyordu". okulda bir kere öğrencilerde söylemişti, gözbebeklerinden biri küçük biri büyüktü. ondan sonra zaten pek yalnız bırakmamaya çalışıyordum. kedicik sıkıntılı oluyordu bazen anlayamıyordum. sanırım bir takım kişiler, onursuzlaşma onursuzlaştırma, aşağılaşma aşağılaştırmanın sınırını tahmin ettiğimizden daha fazla aştılar. nazilerle yarışan bir ruhları var. aynı ruhun temsilcileri demek daha doğru olacak gibi. geçen gün haberlerde 150 balinanın daha kıyılara vurup intihar ettiği vardı. bunlarla mücadele etmeden dünyanın doğal yaşamının düzeleceğini hiç kimse inanmasın. "tanrı yaptıklarını kendi inançlarının varlıklarının görüntüsü olarak kabul etsin". bu şekilde elde edilen hiçbir şey hiç kimseye hayırlı gelmesin
ewt "pıtırcık, pitoş piton" ölmesi beni çok üzdü. hastalığı süesince onu seviyordum, kafasını okşuyordum, sert birşeyle kafasına vurmaktan kaynaklanan bir tümseklik farkettim. normal değildi yani. tuvaletini çişini yapamadı, acil vet aradım, daha önce tanıştığım "vet nevzat bey çocuğunun doğumu nedeniyle yoktu, hemşiresi yardımcı olmaya çalıştı ama yetmedi", o gece acil aradım, "saydam tıp merkezinden zafer beyle konuştuk", idrar çözücü için, biraz yukardaki "nemo veti" önerdi. koşa koşa baktım, kapalıydı, saat 8 gibiydi. kapıdan telefon nosu aldım, aradım. biraz sonra geleceğini söyledi. "genç bir vet necip bey" geldi. pıtırcığa baktı, müdahelenin çok riskli olduğunu, idrar yollarını taş tıkadığını çok şişmiş olduğunu söyledi. "oranın sahibi olan çocuğunun doğumunu bekleyen vet didem hanımla konuştu". bize uriner taşlara karşı mama önerdiler, ve direncini artırsın diye calcium c vitamini vurdu. "bize kedimle iletişimimizi çok beğendiğini ilk defa böyle bir diyalog gördüğünü de söyledi" ve yaşamların sınırlı olduğunu, kurtulabilirse daha birlikte olabileceğimizi ve eğer olmazsa sewgi bekleyen başka dostlar kediler olabileceğini söyledi. eve gelince pıtırcığın belden aşağısına sıcak su banyosu yaptırdım. sobayı yakıp leğene su doldurup oturttum masaj yaptım. ama gene yapamıyordu ve şişti iyice. izmirden vet hüseyin beyle konuşuyordum, zuhalle de. birşeyler ilaçlar söylediler, burda olsaydı bakardık filan deyince, hazırlandım, sobanın içine su boşaltıp söndürdüm. gece 10 gibi, ahmet abiye 300 ytl kira parasını bırakıp "ben gidiyorum" deyip çıktım. kuşadası çıkışından benzin aldık. sarsıntıdan pıtırcığım tuvaletini yapmasını umuyordum bir yandan. kan zehirlenmesi olmadan. durmadan geldik. o saatte şehire bile inmezdim. yollarda hiç korkmadım. tenhaydı, pıtırcık yolun bir bölümünde son defa kucağıma oturdu. "hayatımda çok özel yaşadığım ve yaşadığım için tanrıya dua ettiğim bir geceydi". 12 gibi izmire geldik. vet hüseyin bey uyandırıldı, zuhal uyanıkmış daha. gelip klinikte pıtırcığa müdahale etti. idrar torbasına basınç yaparak çişini boşalttırdı. iğneler yaptı. eve geldik. "annem güzide teyzemle raşit enişte ve sezai ile" birlikteydi. gece yola çıktığım için kızmıştı zaten.
/bu arada, yazdan beri pıtırcığa arpa aradım bulamadım, pazarda, kipada, migrosta, koçtaşta, ortalıkta arpa kalmamıştı, kedi otu diye satılıyordu, saksıda yetiştirip yediriliyordu. veterinerler yediği mamanın ot gerektirmeyecek olduğunu söylemelerine karşın, gene de aradım, dışardan ot fazla yedirmedik. bir kere izmire günübirlik gitmiştim annem pazardan arpa almış diye,, ama onu da yemedi, ben daha önce aldığımız bir yerleri arayıp bulmuştum son vakit, o yetişmedi, sonra baktım annemin aldığı arpadan çıkan ot yenmeyecek şekildeydi, benim aldığım yediği türdendi ama artık saksıda süs oldular./
sonra tedavi devam etti. bir kaç gün sonra adaya gittik geldik 2 günlüğüne. herşeyi öyle bırakmıştım. eşyalarımı filan da aldım. geldik tedavi devam etti. bir iki kere baygınlık geçirmişti. ama pıtırcık büyük tuvaletini yapamıyordu. onun için de birşeyler yapmaya çalıştık. çişini kaçırıyordu, oturacağı yerlere bezler koyup kirlendikçe değiştirdik. düzelene dek böyle olacağı söylenmişti. beli ağrımıştı çok, sıcak su torbası koyuyordum. yanları idrar torbasının üstü basınç yapılmaktan ağrımıştı, baya avkalanmıştı bu işlemler sırasında. sonra bu şekilde iyileştirebileceğim düşüncesiyle adaya gittik gene iki hafta geçmişti. orda devam ettim. ilaçları bırakınca birkaç gün kötü olmuştu, ilaçlara devam ettim, antbiyotik, b ve c vitaminleri, sıvı gıdalarla şırıngayla besliyordum. ama tuvaletini yapamıyordu. onun için de uğraşıyordum bir yandan. karnı taş gibiydi, masaj yapıyordum filan. çok temizdi, çok güzeldi. ölmeden önceki gece ona sarıldım. onu çok özleyeceğimi söyledim. "bir dua duydum hz muhammed adı geçiyordu içinde, ve kediciğimin iyileşmesini iyileşemeyecekse acı çekmemesini istedim. tanrının onu hz muhammed eliyle almasını". benle balkondan bakınmayı seviyordu. biraz kucağıma alıp pencereden adayı seyrettik. kalp çarpıntısı vardı, gece 2-3 gibi uyandım aşağı inmişmiş karnını yerlere dayıyordu, alıp kucağıma yatağın üzerine çıkardım. sonra uyumuşum. rüyamda bir yerlere gidiliyordu, karanlıkta kimseler görmeden, "hadi gidiyoruz" diyorlardı. uzaktan bir inilti duydum sanki. meğerse benim pıtırcığımı götürüyorlarmışmış, 5 aralık cuma sabahı, 6-6.30 gibi uyandım gene aşağı inmişmiş, pıtırcık diye seslenip onu almaya çalıştım. sertleşmeye başlamışmış. inanmadım okşadım. sobanın yan tarafında onun için hazırladığım yere yatırıp, üzerine annemin daha önce onu kucağımda taşırken sarmam için verdiği yün eşarbı örttüm. çay koydum sonra. yanında otururken çay içip öyle güzel bir sevgiyi yaşayabildiğim için tanrıya teşekkür ettim. salı günü pazardan aldığım mevsimin ilk nergizleri vardı evde, bir demet, bir kaç tane nergizi pıtırcığın yanına koydum. ruhuna güzellik diledim. 8 suları annemle konuştum. sonra vet necip bey daha önce konusu olduğunda kuşadasında belediyenin hayvanları gömme hizmetinin olmadığını, çöpe attıklarını söyledi. kendimiz kipa taraflarında boş arazilere gömebilirmişiz demişti. toprak kazmak için biriki şey aldım, çiçek dikmek için kullandığım kürek filan. pıtırcığı sarıp kucaklayıp çıktım. 9 dan sonra 10a doğru "kipanın oraya gittim. kipa girişteki güvenlikçiye sordum". çevredeki zeytinliklerin sahipli olduğunu, ama yan taraftaki büyük arazinin sahipsiz olduğunu oranın olabileceğini söyledi, teşekkür edip, arkadan yandaki arazide durdum. biraz bakınıp yukarılarda bir taşın dibinde yer bulup kazmaya başladım. baya uğraştım, sonra dobişkomu kucaklayıp getirdim. başını okşayıp varlığıyla yaşamımı onurlandırdığı için teşekkür edip, sardığım bir bez ve eşarpla gömdüm. üstünü örttüm, taşlar koydum. annem yanımda su götürüp dökmemi söylemişti. sonra dönüp eve geldim. gelirken yolun biraz ilersinde bir sürü polis yolu kesmiş kontrol yapıyorlardı, ben kıyıdan geçtim geldim. saat 11-12 gibiydi. eve gelmek zordu, ev bomboş kalmıştı, temizlik yapıp vakit geçirdim. bazı şeyleri yaktım. pıtırcığın bir kaç torba maması vardı, toplam 150 ytl vardır. belki yer diye çeşit mamalar almıştık hastalığı süresince. 3-4 gün boyunca o mamaları karıştırıp poşetlerle "çevredeki kedilere". bayram günü çocuklara filan kapı açmadım, akşam üstüne doğru medine uğradı, "benim için bayram bir kişi adı" dedim herkese. kimse alınmasın "mukadderin kendi düşüncesi bu". kuşburnu içerken konuşmuştuk. üstünü iyi örtüp örtmediğimi açılmamasını filan söyledi. bir iki gün çok yağmur yağdı. salı günü sabah kalkınca kafama takılmıştı, saat 10a doğru kipaya gittim, depoların ordaki "nöbetçi güvenlikçiyle konuşup", geçen cuma sabahı kedimi gömdüğümü, üstünün açılıp açılmadığına bakacağımı söyledim. biraz konuştuk. arabayı aşağıya koymuşmuşum, "orda selde ölmüş biri büyücek yavru iki kedi vardı", biraz üstlerini örtmeye çalışırken, güvenlikçi kendi kedimi örttüğümü sanıp çok aşağı gömdüğümü söyledi, ona yukarda olduğunu söyledim. çıkıp baktım açılmamış hiç, biraz toprak azalmışmış, çevreden biraz poşete doldurup döktüm gene, kipaya girdim sonra, orda bir açma yedim, ayran içtim, birşey yiyesim yok, pıtırcığın hastalığından beri 5 kilo kadar vermişim. çıkışta "otoparktaki güvenlikçi benim arabaya bakıyordu", alışkanlıkla pencereyi aralık bırakmışım diye. biraz fazla olmuşmuş. pıtırcık içinde olunca biraz açık bırakıyordum. "biraz konuştuk, kedilerden kedi sewgisinden filan". eve geldim sonra annem öğlen çağırdı, "artık bayramı bitmiş, gelenleri gelmişmiş" diye, çıkıp geldim. akşam atıştık biraz. hep kedilerime laf etmiştir, her kedimin ölüşünde biz atışırız.
ewt "kedilerimi hiç unutmayacağım, masum gizemli varlıklarıyla yaşamımı onurlandırdılar. onları çok sewdim. bana zor, yaşanılması güç zamanlarımda hep yanımda oldular, manevi sewgi ve destekleri oldu. onlardan çok şey öğrendim. pıtırcık gerçekten olağanüstü güzel, hoş, temiz, masum, duyarlı bir kedicikti. "tanrı misafirimdi". sanırım zor zamanlarda beni kendi mekanında konuk etti. güzel bir dostluktu". nankörlük insanların bir özelliğidir. kedilerde rastlamadım hiç. soysuz ve şerefsiz değildirler. asla bazı insanlara yakışan kancık kavramıyla ilişkileri yoktur. "çok gizemli, başına buyruk, özgür ruhlu, güzel ve sewimliler". "antik dönemlerde kediler kutsal kabul edilirlerdi. hz muhammedin de kedi sewgisi bilinir. bilalin yolgöstericiliğini söylemiştir".
hiç bir sewgi aşağılayıcı, onursuzlaştırıcı, sömürücü, duyarsız, kötüleştirici, köleleştirici, esirleştirici, muhtaç edici, süründürücü, rezil kepaze edici olmaz. "hızırın geçtiği yerleri yeşertişi gibi canlılık hayat sevinç verir". sömürü değil paylaşım vardır, varlığıyla başka varlıkları aşağılamayı yoketmeyi reddeder. ben kediciklerimle güzelliği sewgiyi saygıyı yaşadım. onlara ne verirseniz onu alırsınız. sewdiklerinizin yakışır bir yaşam sürmelerini istersiniz, ezik değil özgüvenli olmasını, yanınızda muhtaçlıktan değil, özsaygısıyla kalmasını istersiniz. zaten yaşam mücadelesinin temelinde bu vardır. geceyarısı izmire çıkıp gelince annemle atışmıştık, ona teyzemlerin yanında "bu kedi senden kıymetli, çünkü senin bana onun bunun etkisiyle düşünmeden yaptığın yaptırıldığın üzücü şeylere katlanmamı sağladı" öyleydi gerçekten. en yakınım ailem sewdiklerim yakınlarım dediğim insanlar duyarsız ve onursuzca kötülemelere alet olurlarken, saksılarda yetiştirdiğim çiçeklerim kediciklerim benim manevi desteklerimdiler. tanrıya teşekkür ettiğim varlıklar olacaklar hep.
thanks pıtırcık

Cuma, Aralık 05, 2008

hşçakal pıtırcık

hoşçakal
tombiştiniz, tombiş toramandınız, benekus, pıtırcıktınız
hayatın sizlerle olan yanı çok güzeldi

Cumartesi, Ekim 18, 2008

Çarşamba, Ekim 08, 2008

eski bir günce;"hill sokağı kabusu" gibi bir şey peşinde olanlar var

her zaman rahatsız edici davranışlarla karşılaşma olasılığımız oluyor
bunların bazıları varlığımızdan rahatsız olarak yapıyor bunu
bazıları da farkına varmadan, yaşadıkları toplumdan edindikleri genel karakter nedeniyle
bir takım kişiler, istemleri doğrultusunda kişiler bulabiliyorlar, alt yapısı hazır olan çok kişi var
çünkü toplumun genel yapısı zaten kendi kendine yetemeyen kişilerden oluşuyor, başkalarını çok rahat hedef haline getirmeyi kendilerine sindirebiliyorlar
kuşadasında kanarya sokakta "sun hill otel" sorunu yaratılıyor bir süredir.
benim çevreyle pek ilgim yok ama komşulardan duyuyoruz bazen
geçen yıl arabalarını nehirlerin kapısının önüne koydukları için kavga etmişlerdi, nehirin annesi motorunu çıkarıp çocuğunu hastaneye götürememiş diye, hatta otel sahibi kıza -adının arzu olduğu söylendi- bir tokat atmış. mahallede bağırış çağırışlar olmuştu
ben yolun o tarafındaki dairedeydim o zaman, balkonda medineyle annem salça yapıyorlardı
ben kavgayı duyunca sakinleştirmeye ayırmaya çalışmıştım, balkondan seslenip
bir süredir beni kuşadasından burdaki evden taşındırmaya yönelik el altından rahatsız edici davranışlar seziyorum. çeşitli yerlerde bilinçli yapılan can sıkıcı, tacizkar davranışlarla karşılaşıyorum
insan içine çıkmadan, izole edilerek, fazla kişiyle diyaloğum olmadan kolay denetim altında tutularak / tecrit/ az paralı, hatta muhtaç edilerek yaşamaya yönelten bir davranışlar silsilesi.
belli türkiyeden gittiğim zaman özlenecek bir şey bırakmamak için yapıyorlar
bu yıl da bir kaç aydanberi, bu davranışlarla bağlantılı olduğunu düşündüğüm "sun hill otel" olayı yaşatılıyoruz. babalarının adı yılmazmış, annelerinin adı mukaddesmiş, bir erkek kardeşleri daha varmış, geçen yıl birilerinden kaçıp saklandığıyla ilgili birşeyler söylenmişti,
bir ara fotoğraflarını çekip picasa sayfama koymuştum, evin garajına arabamı koyduğumda, garajdan çıkamayacak şekilde arabalar konuyordu, sahiplerini ara bul tabii
ve çevrede araba konulabilecek yerler var, yani çok zor ve acil koşullarda yapılmıyor bu
sun hill oteldekilerde olur olmaz zamanlarda arabalarını benim garajı kapatacak şekilde koyuyorlardı, arabayı 30 cm aşağı doğru koysalar ben çıkma sorunu yaşamayacağım, kaç kere söyledim, otele gelip onları çağırmamı söylüyorlardı
bir ik kere perihan ile çağırdıkdı, kadınlar denizine gittiğim bir günde, perihanda misafir bir bayanla çocuklarıyla orda denize giriyordu, birlikte döndük
başka konulacak yer olduğu halde garajı kapatmışlar, perihan çağırıp arabasını çektirmişti
kızla konuştum, bir iki kere,
konuşma sırasında belediye başkan yardımcılarından birinin babasının arkadaşı olduğunu ve sokağı babasının toprak halden taş döşettirdiğini söyledi vs, ( sonradan ahmet abi o yolu denizlililer derneği başkanı bahadır beyin başkanyardımcılığı sırasında taşları ona söyleyip bizzat ilgilenip kendisinin döşettiğini söyledi) istese yolu trafiğe kapattırabilecekmiş, müşterileri oluyormuş vsona yolun trafiğe kapanacak bir yol olmadığını, çok fazla araba konacak yer olduğunu, arabalarını da oralara koyabileceklerini söyledim. hatta bizim evin önünde bile biraz aşağıya, 30 cm kadar filan koysalar benim için sorun oluşturmayacaklarını söyledim. ve otele çağırmaya gitmek istemediğimi, böyle bir mecburiyetim de yok zaten. sanırım bilinçli yaptıkları birşeydi, yapmaya devam ettiler.
bir gün evde iş yaparken trafik polislerini gördüm, ötelin önünde durdular, gittim, çevre kalabalıktı, kız da ordaydı, orda polislere bunlardan şikayetçi olduğumu ve arabalarını sürekli bu şekilde arabamı garajdan çıkamayacak halde koyduklarını söyledim. arabayı kötü bir şekilde koymuşlardı gene, polisler arabayı almasını söylediler, kız güldü filan
ben de "edepsiz edepsiz gülüyorbir de" diye sylenmeye başladım, kız saçmasapan söylemeye başladı, bağırıştık, alıp arabasını başka yere koymasını söyledim. polislerde arabasını ordan almasını yoksa ceza vereceklerini söylediler, "bizim işimiz var" deyip gittiler.
kız söyleniyordu bir yandan, otelin önünde bir arabaya tır çarpmışmışta, kapalı bir kamyoneti tır zannetmiş herhalde, her zaman mı tır dolaşıyor kanarya sokakta
sonra biraz daha başka arabalar tarafından taciz edildim, bazı kişiler inatla arabayı garajın tam önüne değil bu sefer de tam karşıya manevrayı engelleyecek şekilde koydular, fotoğrafları bir süre sergiledim kaldırdım sonra
geçen pazar annemle pitoşla izmirden geldik, evde birşey yoktu ama ertesi gün alalım deyip evden getirdiklerimizle idare ettik. ertesi gün akşamüstü bime gittik, kipaya filan gidelim dedik ama, sonrada çok para harcarız diye gitmedik.
bimden gelirken yolun sağ tarafına doğru meyilli geliyoruz, arkamızdan arabaları gelip ilerde durdu, orta yaşlı bir kadın indi, biz biraz annemle önlü arkalı durup geçerken kız arabasının kapısını açtı, benim bim torbama çarpmışmı ne.
arkamızdan "kadın elindeki torbayı kapıya çarptı" diye söyleniyordu, dönüp baktım, kapıyı neden tam ben ordan geçerken açtığını sordum, laf dalaşı başladı, yani ayıp ettiklerini, daha önce arabamın önünü kapatarak şimdi de böyle davranarak yaptıklarının yakışıksız olduğunu söyledim. kız saçmalamaya başlamıştı zaten, bana "senin yatağındaki yorganını alırım" dedi. ben de "düzeyli konuş" dedim, "benim yatağımdan yorganımdan sana ne" babası filan sendeleyip saçmalamaya başladı, bağırışıyoruz tabi. kızına hakaret ediyormuşum vs, bir ara niye kızına "kadın" demişim lafı yapılıyordu, "ben bilmiyorum" dedim, kız mı kadın mı, elimdeki torbanın birini kaldırdım omuzuma kadar, nasıl patlatabileceğimi düşünüyordum bir yandan bağırışırken, ahmet abiyle medine geldiler, annemle adamın karısıymış, birşeyler söyleniyor, kız başladı anasının babasının ölüsünü öpeymiş kapıyı beni görmeden açmışmış, niye bana laf atıp taciz ediyor o zaman.
sonra biz eve doğru geldik,
adam ahmet abiye sarılmış, arabasını koyabileceğini, komşusunun isterse onu otelden çağırınca gelip arabasını çekeceğini söylüyordu. ahmet abiyi de taciz ediyordu o sıra, ben, benim arabamın çıkışını önleyecek şekilde koymamalarını ve otellerine gitmek istemediğimi söyledim, kız gelip babasını çekip gitti, annesi kadın gelip benle konuşmak istedi, medineyle nazife abla da orada, kadına benden ne istediklerini sordum, kapılarının önüne araba koymuyorum, neden sorun yaratmak için uğraşıyorlar diye, kız otelin kapısından bağırdı polis çağıracakmış diye, "polis yetmez asker de çağır" diye bağırdım. yine birşeyler dediler, "siz olay mı çıkarmak istiyorsunuz lan" diye bağırdım, "çıkaralım o zaman" anneleri sağ el bileğimi yakalamış, beni kendisini dinlememi, hanım olmamı vs birşeyler diyordu, kadının elini tutup bileğinden ittim, "dokunmadan konuş" diye, kadın bozuldu, nazife ablalara kızının annesinin ölüsünü öpme yemini ettiğini, kapıyı görmeden açtığını söylediğini. ben de "bak öptürür allah" dedim, kadının beti benzi atıp gitti, "bunlarla uğraşılmaz diye diye" daha önce kız beni allaha havale ettiğini, allahın beni görüp bilmesini istediğini gibi birşeyler demişti de ben de "allah beni biliyor" zaten demiştim
yani kapıyı görmeden bilmeden açtıysa, nezaketi varsa, pardon der geçer, yada susar, arkamızdan niye sataşılıyor,
karşıdaki apartmandan 4. katta oturan havva hanımın üvey kayınvalidesi arap kadın görmüş olayı, 3. kattaki evinin balkonunda oturuyormuşmuş, bize bakıyormuşmuş, ahmet abi ona da sormuş olayı, biz geçerken kapıyı açıp, arkamızdan laf ettiklerini söylemiş
akşam dudu hanım, ahmet abi, nazife abla, medine geldiler, konuşuldu
daha önce otel yapılırken ahmet abi geçerli bir nedenle, yaz sezonu içinde gece gündüz inşaat sesinden rahatsız olunuyor, öbür yaza olacağı için yaz sezonu yapılmayabileceği bilgisiyle inşaatı kapattırmışmış, bir kere kadın onların bahçesinde yanlarında otururken, çocuklarının üniversiteyi kazandıklarını söylemiş, tam o sırada kepçe işçisi genç gelmiş, kadının oğlunun arkadaşıymış aynı zamanda, kadına çocuklarının üniversiteyi kazanamadığı için çok üzüldüğünü filan söylemiş,
bu yıl para kazanmış otel, sanırım sayemizde çok gelen gidenleri oldu
bir de kadın benim arabamın yolda bir yerlere giderken önünün kesilip vs bana birşey mi sordurulacakmış ne birşeyler söylemiş, ben duymamışım onu.
"iyi söylediniz" dedim, "arabama provakasyon yapılırsa sorumluları belli olur, ilişkileri filan" diye
ahmet abiyle resimleri kitapları filan konuştuk, ona guernica resminin yapılış hikayesini yazan dergi yazılarını getirmiştim, kenan evrenin "guernica" resmini görünce "bunu bende yaparım" deyişini, bu düzeysizliğe değindik, ve sonradan düşündüm, aslında o şahıs gerçekten, o guernica'ya konu olan olayları yaptı, tc 12 eylül dramı, guernicaya konu olan olaylarla benzeşiyor

/bir kaç yıl önceki bir günce bu, eski güncelerimi de açığa çıkaracağım bir bir/16 apr. 2010

Salı, Ekim 07, 2008

"lunapark" lar

yaşadığımız çeşitli senaryolar içinde, lunapark senaryoları olduğunu da düşünüyorum.
enverle, annem ve ablamlarla, vesileyle, fuardaki düğün, kutlama ve sergilerde öğrencilerle bulunduğumuz bazı zamanlara ilişkin.
enverle olan senaryolarda, giderek benimle birlikteyken onun küçük düşürüldüğü bir şeyler oluyordu. bazı kişilerin yanında ise kendini güçlü hissedeceği şeyler sanırım, davranışlarından öyle açığa çıkıyor. kişilik yapısı olarak da direnecek gücü yoktu.
sanırım beni götürmesi gereken yerler ona söyleniyordu, orada ona bazı şeyler söyleniyordu filan, bir yerlere gidiyordu,wc vs, telefon konuşmaları oluyordu, karşılaştığı bilmem nerelerden tanıştığı bazı kişilerle konuşuyordu vs
vesile de de benzer durumlar oluyordu.
fuarda çeşitli şeyler anımsıyorum. enverle onun fotoğraf çekmesi için gittiğimiz zamanlar oluyordu. fuar içindeki trene binip gezmiştik, yürüyüş parkurunda yürüyüp, banklara oturup dinlenmiştik bazen, fuardaki çeşitli ülkelerin pavyonlarını dolaşıyorduk
bazen fuardaki gazinolardaki şarkıcıların haberlerini yapıyordu, başka gazetecilerle de konuşup görüşüp, bazen birlikte haberler yapıyorlardı
ilk çalışmaya başladığı zamanlarda şarkıcı "küçük emrah"la ilgili haberlerini ve "bülent ersoy"un sahnesine gittiklerini anımsıyorum. bülent ersoy sahnede şarkı söylerken gelen gazeteci gurubu görünce, "reyhaaaaaannnn" diye bağırdığını anımsıyorum, sürpriz olmuştu.
gazeteci reyhan vardı o zaman arkadaşlarından, sonra gazetecilikten ayrılıp celal adındaki bir arkadaşlarıyla filan evlenip çocuğu olmuştu, sonra da boşandıklarını duymuştum
ayrılmamıza yakın zamanlarda bir kere lunaparka gidişimizi anımsıyorum.
çekimler yapıyordu bir yandan, birileriyle konuşuyordu
benimle çarpışan arabalara binmek istedi, ısrar etti
bir süre sonra bizim araç ortada kaldı, diğerleri hareket ediyordu, düğmelere basıp ayağını pedala basması gerekiyormuş, yaptığını söylüyordu, araç gitmiyordu
ben hamle edip ayağımla basıp, düğmeye basmaya çalıştım araç hareket eder gibi olunca, elektrik kaçağı vs olabileceğiyle ilgili uyarıp bağırdılar; enver durmamı, bize bir zarar vermeye kalkabileceklerini filan söylüyordu, biri gelip enveri indirdi, bende inmeye kalkarken birşey oldu durdurdular beni, "kaçak" varmış diye, orda çalışanlardan biri gelip oturup birşeyler yaptı, araç yürüdü, bir ara bütün araçlar durdu gibi birşey anımsıyorum, o sırada ve sonradan o düğmeye enverin de basıp yürütebileceğiyle ilgili söylendiğimi anımsıyorum. enver kıyıda birileriyle konuşuyordu, bir ara kalabalık arasında kayboldulardı, ben araçları durdurmalarını inmek istediğimi söyleyip seslendim,
yanımdaki kişi, süre dolmadan araçların durmayacağını söylüyordu, indikten sonra enver bozuktu baya. birilerinin ona sert konuştuklarını duymuştum bir ara, yüzü bir tuhaftı. bir süre zor kendine geldi sanırım. bende kızmıştım, yine de ordakilere araçlar hareket ederken bizle ilgilendikleri için teşekkür edip ayrılmıştık.
sanırım özel kurguladıkları senaryolardan biriydi
aslında çevremdeki kişilere filan uzaktan bakınca anladığım şey; çok komplex ve örgütlü, herkese her yere uzanan, fiziksel ve psikolojik olarak adi, ucuz ve insaniyetsizlikler yapan, herkese de yaptırmak için çaba harcayan "özel" bir yapılanmanın etkileriyle karşılaştığımızı farkediyorum.
çünkü karşılaştığım bir sürü benzer şeyde, demokrat, insan, aydın kalmak isteyen insanlarda bile ahlak erozyonu yaptıran şeyler algılıyorum. kişilerin çevresini alıp, yalnız bırakıp, kendileriyle ilişkili kişilere yanaştırıp, düşürüldükleri ekonomik vs sorunlarda, maddi, iş, sağlık vs sorunlar içine iterek, sonrada onlara çıkış yolları sunarak yapıyorlardı bunları.
ve kendilerine uymayan kişilere zarar verdirme koşullarını oluşturuyorlardı,
"zaten bu halk için bir şey yapılmaz" "bak o sana yardım etmiyor, aslında yapabilir, o herşeye müstahaktır" gibi bir takım çalışmalar olduğunu düşünüyorum,
çeşitli şekillerde dirençleri zayıflatılmış kişiler, yalnız da kalınca ve çevrelerinde "goygoycu" takımı da olunca, kırılma noktaları başlıyor
bunların mesleklerinde ilerlemeleri, façalarının düzelmesi, ev bark araba yazlık vs yaşam standartlarının yükselmesi, toplumsal aktivitelerde "sorunsuz" yer alışları gözlenebilir
(aslında itaat etmekten kaynaklanan çok düşük bir durumları olmaya başlıyor, namuslu onurlu insanları hazmedemiyorlar, bu tür kişilere karşı saldırgan ve dayılanmalara kibarlıkları ve nezaketleri de yok oluyor, arpanın geldiği yere hep birlikte "salto duruşu" başlıyor, psikolojik olarak herkesin böyle oldurulması için hazırlanıyorlar. tabi her bünyeye göre farklılıklar gözlemleniyor)
çok kişide inanç ve düsünsel olarak tavır koyabilecek birikim yok zaten. olanları "benzeterek" ve çoğunluğu da güçsüz, cahil, bilgisiz, bilinçsiz bırakarak yol yapıyorlar
bir de düzeysiz bir şekilde elde edilen şeyleri sindirmeleri için çevrelerindeki elemanlarla, yaptıklarının aileleri, inançları, ırkları vs için doğru olduğu vs yerleştiriliyor.
bunlara engelleyici olanlar çok zor şeylerle karşılaşıyorlar
"toplum içinde 'toplumsalın sonu' na hoşgeldiniz"

arkası yarın.. sürecek

Salı, Eylül 23, 2008

eğitim sen üyeliğim

eğitimdeki arkadaşlarımdan biri olan ismet yılbaş eğitim sen yönetim kurulu üyesi idi.

onun girişimiyle ben de üye oldum.

bazı işlerimiz olunca ismet bey nasıl çözeceğime yardımcı oluyordu

evimi taşırken, taşıyıcılar bulmada,

bölümdeki odamı boyatmak için,

bazı şeyleri ona sorardım, evimde sürekli sorunlar olunca, kapımın kilidini değiştirmişti,

bana kilit değiştirmeyi de öğretmişti, nerdeyse 10 kere değiştirmiştim selmanın evindeki kapının kilidini

Pazar, Eylül 21, 2008

buca "eğitim incileri"

uzaktan baktığım zaman, öğrencilikle birlikte, lisans, yl, doktora, asistanlık, yrd.doç. olarak geçen 25 yıla yakın sürede,
acaba orada gerçekten, bilim, sanat, çağdaşlık, öğretmenlik, insanlık olarak, özgün yapıda iş üreten kaç kişi vardı diye düşünüyorum. o kadar insan tanıdık, öğrenciler, proflar, doçentler, yard. doçlar, asistanlar, öğretim görevlileri, yl, doktora öğrencileri, personel, memurlar, güvenlikçiler, geçici çalışanlar
batı ülkelerine giden çoğu kişi batılılara kızıp geliyordu, kültür farklıydı çünkü. onlar üretiyorlardı. biraz insan hakları felsefesi olarak kimsenin düşük, kendi işini yapmaktan aciz olmaması için yaklaşımları daha farklıydı. "gereksinimlerinizi karşılayacak, idare var". biz bu olayı daha çok yardımlaşma ile karıştırıyorduk hep sanırım. ciddi gözlemlerimden biridir.
bu durum o kurum içindeki herkesin birbiriyle olan ilişkisini etkiliyordu.
basit bir işini yapmak için nasıl uğraşılıyordu filan.
bir de gerçekten özgün iş üretmekle,
ezberlenenlerin dayatılması, iş olarak ezberci tutumun görünmesi
çünkü üniversitelerdeki çok şey belki de hepsi batı kültürünün ürünleri, onlardaki sistem model alınıyor hep. son olarak "aktif öğrenme" gündemdeydi. "aktif öğrenme" demokrat hümanist bir kafa yapısıyla gerçekleşebilecek bir yapılanma. yoksa ezberin ve statükonun içinde kaybolur gider.
tabi değer yitimine uğramamış, insani inanç ve hümanizmasını koruyan, biz tanık olmasak da vardır mutlaka. heryerde olduğu gibi orda da.
nur içinde yatsın "bilal erdoğan" hocamı anımsıyorum. gerçek bir sanatçı, aydın, gerçek özgün bir insan olarak.
umur türker' anımsıyorum, delişmen, atak, sanatçı, soylu, güzel konuşan, çağdaş,
sonra gsf ye kaçmıştı.
nedense, bucadan giden bütün "aydın" nitelikli kişiler nefret ederek gitmiştir. ben en az 5-6 kişiye tanığım.
çok vahim şahıslar vardı
ibrahim bozkuş, olağanüstü tuhaf halleri vardı, kendisinin kürt ve alevi olduğu söylenince, aslında kürtlerin türk dağ köylüleri olduğunu, karda filan yürürken kart kurt sesi çıkardıkları için kürt dendiğini anlatıyordu, yanına birkaç kürt geldiğini söyleyip, onlardan kaçmaya çalıştığını anlatıyordu, tam anımsamıyorum ama "ahmet türk" adının geçtiği gibi bir durum, akrabalıklarımı varmış ne, o türden birşeyler
istanbuldan tomur atagökle birlikte bir bayan eleştirmen gelmişti -canan beykal- diye anımsıyorum, konferans salonundaki söyleşiden sonra başkanlık odasında oturulurken bozkuş oğlunu, oğluyla ilişkisini anlatıyordu, canan hanım bir ara "onun oğluna acıdığını, ve yerinde olmak istemediğini" söyledi. çocuğa söz hakkı tanımadan hayatını kullandığını filan
başka bir vahim vaka olan yaşar sami gökgözle tuhaf bir it dalaşları vardı
ben arş gör olduğumda (o süreci ayrıca anlatmak gerekli aslında)
benim için depoya bir masa koydurmaya kalkmışmış, orda oturup çalışabilmem için, fahri hocanın yanında tijen vardı asistan olarak, beni de onun yanına geçirmişlerdi, ben de dışarıda öğrencilerin arasında oturabileceğimi söyleyip, masamı atölyeye koydurmuştum
uzun anlatılacak şeyler var aslında, herkesi ayrı bir başlık altında incelemek daha uygun olur gibi geliyor, bir sürü anılar var, vahim vakalar var

bozkuş deyince boztaş da aklıma geldi, mehmet boztaş, onlarla ilgili tuhaf şeyler anımsıyorum, karakteristik yapılarına ilişkin, ama bir iki olay var kafama takılan;
ben selmanın evinde kalırken, öğlenleri evime yemeğe giderken, o tarafa geldikleri bazı zamanlar anımsıyorum, bazı hocalarla birlikte, bazen misafirleri filan oluyordu, o taraftaki lokantalara gidiyorlardı, benim evimin önünden geçiyorlardı tabi, ben gelirken bazen benim çevremde geliyorlardı, evimle ilgili konuştuklarını hatırlıyorum selmanın evi olduğu için, bakmaya kalktıklarını filan, tam olmasa da sanki geçerken kapıdan girip nasıl bir evmiş diye salona filan baktıkları gibi bir şeyler, bir kaç kere karısı yayla hanımla da tuhaf karşılaşmalar anımsıyorum, kadın çok bozuk halliydi.
bir kaç kere ben bir yere giderken yakın yerde inecekmiş diye benim arabama binip inmişti,
oğlu ekinle ilgili bir şey anımsıyorum bir de,
ekin bir kaç kere benim ders verdiğim sınıflarda öğrenci olarak bulundu, sonra kardeşi esin de
şimdi baktığım zaman tuhaf davranışlarının olduğunu anımsıyorum, babaları arkadaşları olduğu için diğer hocalarla filan konuşmalar filan
çok planlanmış ve özel konuşmalar oluyordu sanırım
kendilerine yakıştırmışlar demekki
bir keresinde resim heykel müzesinde bölüm sergisi vardı,
gitmeyecektim ama, ısrarla "bölüm hocaları gitmeden olmaz" diye, gitmemi istediler, fahri sümer de çok ısrar etti, ve benim boztaşların arabasıyla gitmemi, araba park yeri sorunu olduğu için,
o gün anladığım kadarıyla çok uğraşıldı, bazı öğrenciler de gelmem için ısrar ediyorlardı,
araba kalabalıktı, hatta bir kişiyi son anda mı ne almışlardı, arkada 3 kişi sıkışmıştık,
tepem atık bir şekilde giderken, boztaş konu açıp benim ekinin asistanlığını istemediğimi farkettiğini ve üzüldüğünü vs türünden konuşmaya başladı, diğerleri de konuşuyordu, "ya niye istemeyeyim, herkes için hayırlısı olsun" filan derken, ısrarla "ekinin asistan olmasını isterim" "valla isterim billa isterim" vs türünden laflar söyleyip söyletildi, bu konunun özel bir provakasyon olduğunu düşünüyorum. kimseyi asistan yada doktora, yüksek lisansa alırken bana sormadılardı, jüride bile bulunmadım hiç. bir kere yedek üye yapmaya kalkıp sonra başkasının hatırı varmışmı ne diye vs birşeyler olmuştu. yolda arkada bizim yanımızda oturan son anda arabaya binen kişinın sırıtarak, zaferle bu iş de oldu dercesine indiğini anımsıyorum. 35-40 yaşlarında kumralca orta boylu zayıf yada orta kilolu biri gibi hatırlıyorum bu olaydan sonra hocam olarak hep saygı duyduğum fahri sümerden uzaklaştığımı biliyorum. davranışlarını beğenmemiştim.
bu şahısların mete sezgin, yüksel uslay ve turan enginoğluyla birlikte yaşamımda olumsuz bazı olaylarda aktif rol aldıklarını düşünüyorum. daha önceleri mehmet ileri de vardı
şçyle bakınca herkesin vahim durumda olduğunu düşünüyorum, yalnız bazıları bilmeden, dolambaçlı yollardan yer alırken, bazıları bilinçli yer almıştı
tabi herkesin karakter ve kendilerine yakıştırdıkları bilinçli tercihleri farklı
ferah uçman ve şahver koç olayı var bir de.
zaman zaman öğrencilerin hocalarıyla sorunları olurdu, bazıları sınıfta bırakılırdı, bazıları başka sınıflara geçerdi, benim derslerim de çokça provakasyon yapıldı, aklıma geldikçe yazacağım onları da.
feraha özellikle cinsel taciz olmuşmu ne, yaşamları kararmış, depresyona girip, psikiyatriste gidip perişan bir hale gelmişi son hamleyle bana gelmişler, nasıl olduğunu unuttum ama, o sırada benim nilgün, gülşans, güney, fevzi, vd öğrencilerimle arkadaşmışlar onlar söylemiş sanırım
ferahın, sevgilisi hatta nişanlısı olan salman da vardı,
çocuklar perişan bir şekilde benim sınıfıma geçmek için yalvarmışlardı, çok ısrar old, gene de onlara adamların bu yüzden düşmanlık yapmaya kalkabilecekleri için bölüm başkanına, yetkili kişilere sorunlarını anlatarak, istekleri kabul edilirse gelmelerini söylemiştim. öyle yapmışlar, sonra benden ders almaya başladılardı, hayatları düzelip, yüzleri gülmüştü, güzel işler üretmeye başlamışlardı. hep birlikte bana dualar ediyorlardı, şahverin annesi dualar ediyormuşmuş, ferahın ailesi teşekkür ediyormuş filan, salman zaten öyleydi.
sonra merih tekin bender ferahla ilgilenmeye, çalışmalarına bakmaya vs başlamıştı. onu sonrada yüksek lisansa almışlarmış ve salmandan ayrıldıklarını duymuştum, ama tam bilmiyorum, yüksek lisans yaparken biriki kere yanındaki bir arkadaşıyla arabamın orda konuşmuştu, odama gelemiyormuş diye
öğrencilerden duymuştum bunu
diğer hocalarla derslerden kalıp sorunları olmasın diye, yüksek lisansa girme sorunu olmasın diye vs
sonradan okula getirilen mahmut durmuşla da ilginç durumlar oldu
onlarla hamdi gökova filan öğrenciliğimizden tanışıyorduk zaten
benim öğrenciliğim sıralarındamı, araştırma görevliliğine ilk başladığım zamanlarda mı, tam tarihi şu anda çıkaramıyorum, öğrencilikte olsa gerek,
umur türker hoca, arkadaşı tüzün kızılcan ın karşıyakadaki seramik atölyesinde çalışacak yaratıcı elemanlara gereksinimi olduğunu söylemişti, beni önermişmiş, enverle birlikte gitmiştik, atölyesine ürettiği işlere bakmıştık, ürettiği işlerden çoğaltarak satışa sunduklarından ve özgün sanat yapıtlarından konuşmuştuk,
onlar bir kadın seramik sanatçısıyla birlikte /bingül başarır diye anımsadım/ füreya koral ile çok güzel çalışmalar yapmışlardı, biliyordum.
orada part time çalışmaya başladım, bir kaç hafta sonra gidip gelmeyle ilgili filan sorunlardan sanırım, unuttum şimdi, ama bana çok uzak geliyordu, ayrılmıştım.
ayrılmadan evvel, tüzüm hocanın beğendiği bir çalışmamı yapıyordum. karşıyakada bir apartmana asılmak üzere, kuğulu büyük bir çalışma, işin parşemon üzerine orijinalleri elimde hala, kuğu resimlerinden çizimler yaparak, güzel bir iş yapmıştım,
bir süre sonra umur hoca tüzüm beyin benim yeniden gitmemi istediğini, çalışmalarımı beğendiğini söylemişti, uzak filan ama gitmiştim gene de, bir miktar ücret de alıyorduk sanırım.
ben ayrılmadan önce mahmut durmuşun kızkardeşi de oraya çalışmaya gelmişti, ona ben mi haber vermiştim başkasımı anımsamıyorum.
ben yokken, benim tasarladığım kuğu çizimlerini kendisinin çizdiğini söylemişmiş, ama tüzüm hocanın istediği birşey olmamış, benim haberim yoktu bu olaydan, tekrar gidince tüzüm hoca dosyama yeniden bakarken kuğuların çizimlerini görünce iş açığa çıkmıştı. hoşuna gitmemişti. biraz üzülünmüştü. gençlik işte
o olay nedeniyle bazı antipatik durumlar oluşmuştu. sonraki yıllarda da hissedildi
mahmut durmuş okula gelince, karısı da öğrencilikten tanıdığımız biriydi, okulda karşılaşmıştık onunla da, hamilemi neydi, kaç zaman öncenin olayının çekişmesi sürdü sanırım,
o olayın kimseye söylenmemesini filan ısrarla istediklerini anımsıyorum, thaftı yani durum
okuldada bazı tuhaf olaylarda yeraldılar,
birisi, eğitim bilimlerindeki gece derslerinden bir şube bana verilmişti, sonradan şubeyi değiştirmişler, 2-a yerine, 2-b yazılmışmış, ben, sonradan programa yazıp elime verdikleri sınıfa gitmiştim, ancak, internette üzerimde görünen sınıf listesiyle aynı değildi, mahmut durmuştaki şube listesiyle bana verilen sınıf listesi karıştırılmış,
eğitim bilimlerine sorup, hocaların anlaşarak şubeleri değişebilecekleri söylenince mahmutun odasına gidip konuşmuştum, eskiden demirali selamet hocanın kaldığı odayı vermişlerdi ona. kendisi için hangi şube olacağının farketmediğini söylemişti, bende, önceden bana verilip sonradan karıştırılan ve öğrenci listesi web de ve debiste bende görüneni tercih etmiştim, 2-3 hafta geçmişti bu arada. programdan sorumlu sekreterler ve araştırma görevlileriyle düzeltmeyi yaptırmıştım, öğrenciler de dahil herkes duymuştu zaten, derste durumu, öğrenci listelerinin farklı olduğunu anlayınca öğrencilerle birlikte sekreteri aramıştık
nasıl olduysa, ortalık bir karıştırıldı, ve kimse istemeden, herkesten habersiz programlarla oynadığım vs diye, sorun çıkarılıp, tartışma çıkmıştı, mahmut durmuş o sırada bölüm başkanı olan gülseren pasine, kendisinin isteği ve iradesi dışında olduğunu söylemişmiş,
gülseren pasin de sorun çıkardı, "gece dersini alıp başkasına vermelerini" söylemiştim. öyle yaptılardı.
tuhaf, anlamsız, yalnızca sorun çıkarmak amaçlı bir olaydı yani
çok fazla böyle şeyler oluyordu, gerçekten bu şekilde neler elde etiklerini merak ediyorum.
enver gazete ege de çalışırken, /sahibi karadenizli kömür tüccarı da olan zengin bir adamdı, öldürüldü, mafya ilişkileri denmişti, kenan seven yöneticiydi, beyza vardı; bir ara bir kadın yöneticileri olmuştu, gazetede partiler veriyordu, bir ara nizamettinde orada çalışmıştı sanırım/ çalışanlar içinde daha önce tercümanda çalışmış bir gazeteci vardı, /mehmet ali diye animsadim/ genç biriydi eşini de tanıyorduk, sanırım birlikte bir kaç gazeteci ailesiyle fotolarımız var.
gülseren hoca için" biz onu ortaokulda dersimize girerken, nasıl öğretmen olmuş, ortaokulda öğretmen olamaz derken, üniversiteye hoca olmuş" demişti,
iyi tarafları da vardı ama, sanat konusunda zayıf birisiydi, gerçekten bazı/çoğu öğrenciler ondan daha iyi işler/resimler yapıyorlardı,
onlada anılar var, bir tanesi,
ben genelde öğrencilerin, buca eğitim dışında iş ve sanat üretmeyle ilgili cahil kalıp saçma sapan konuştuklarına tanık olunca, sanat eserleri inceleme, sanat ve kültür derslerinde;çevredeki, milli kütüphane, tınaztepe, gsf kütüphanesi, ilçe kütüphanesi, resim heykel müzesi vs araştırma yapılması için gönderiyordum, çoğu zaman kendim de gidiyordum.
özellikle derslere başlarken kütüphanede çalışmalara başlamak iyi oluyordu, en azından dünyada olup biten sanat olayları ve sanatçılarla ilgili bilgilendirme açısından gerekiyordu.
başkanlık odasında konu olmuştu, ilk haftadaki derslerimi tınaztepe kütüphanesinde yapacağımı, gülseren pasin "tamam" demişti, hatta, fahri sever kütüphanenin çalışma mekanımız olduğu için, il dışına gidilmediği sürece hocanın yetkisinde olduğunu, izin alınmaya gerek olmadığını söylemişti
atölye kapısına bir haftalık süre içindeki dersleri- 4 tane sınıf vardı zaten, hepsiyle birer gün gidilmiş olacaktı- tınaztepe de işleyeceğimizi yazmıştım, o kütüphanede çalışanlar da diğerlerinde olduğu gibi, benim gibi öğrencilerini kütüphane çalışması yaptıran hoca olmadığını söyleyip, bir iki kişi dışında yani, çok öğrencinin yalnızca mezuniyetde kayıt işlemleri sırasında geldiklerini söylüyorlardı.
biriki gün içinde bölüme geldiğimde, gülseren pasin, başkanlık odasına, lütfü demir sekreterdi o sıra, telefon edip, bana aynen çok şaşırmış bir şekilde heyecanla, "bir haftaaa naapılııırr bir kütüphanedeee" diye hesap sormuştu,
insanın ne diyeceğini şaşırdığı durumlar oluyor gerçekten
bir de izin almadığım için suçlu olduğumu iddia ediyordu
ben gene de programım gereği, izinsiz olduğu için gitmemeleri söylenmesine karşın gelen öğrencilerle kütüphanede çalıştım, dersimiz süresince ve sonrasında kalan öğrenciler olmuştu
gülseren pasin (eseller)
herhalde hala, bir hafta kütüphanede napılacağına kafası basmamıştır
belki başka yerlerle karıştırıyordu

yani bucayı çok anılarla bırakmışız, herkes buca anısını yazsa neler çıkar acaba,
"dehşetengiz anılar defteri"

daha çokk anımız var, geliyorlar, yavaş yavaş
dört tarafı elektrikli tellerle çevrili, giriş çıkışları elektronik sistem kapılarla donatılmış, geleceğin uzay yolu filmlerini aratan bilim ve irfan yuvalarının yeni versiyon mekanlarında sürdürmeli artık bu anıları , düşününce başka bir yerde geçmemiş gibi geliyorlar

son zamanlarda toplantılara katılmamaya başlamıştım, değişik nedenleri oldu, kasti davranışlar, öğrencileri bir takım çıkarlar için kullanmalar gibi çeşitli şeyler farketmiştim. birbirimize saygı duymuyorsak, söylediklerimizi dikkate almayıp, çalışmalarımızı derslerimizi yaşamımızı sabote etmek gibi şeylerde yer alıyorlardıysa toplantıda olmamın bir anlamı da yoktu zaten.
çalıştığımız sürede çevremizle ilişkilerimizde dostluk sandığımız şey bitmişti.
bir toplantı anımsıyorum, dekanlıkta, üst katta küçük salonda, haftasonu ve gece çalışmalarıyla ilgili. güzel sanatlarla ilgili okullarda haftasonu ve gece çalışmalarının yapıldığını biliyoruz. sanatı geliştirmek için yalnızca dersler yetmez diye.
gece çalışması yapan öğrencilerin dışarıdan /diğer bölümlerden yani/arkadaşlarını bölüme aldıklarını, buna çözüm olarak gülseren pasin, alt kattaki bütün pencerelerin demir parmaklık yapılmasını, kapıların kilitlenmesini, çalışma süresi bitince açılmasını öneriyordu.
emine halıçınarlı, nöbetçi olduğu sırada alt kattan üst kata kadar bir kere dolaşıp sınıftaki öğrencileri kontrol etmesinin kaç dakka tutacağını, kendisi yukardayken aşağıdaki öğrencilerin ne yaptıklarından haberi olamayacağını,
çözüm olarak topluca birkaç atölyede çalışma yapılması gibi öneriler oluyordu
birden kendimi "f tipi zihniyetinde" bulup söylemiştim bunu.
topluma eğitim kazandırmayı bu şekilde elde etmek güçtü yani. burada konu ettiğimiz gençler, öğretmen olacaklardı, başka alternatif şeyleri tartışmak gerekiyordu. biz öğretmen yetiştiren üniversite hocaları olarak bunları tartışmazsak kimler tartışacaktı. sonra
bedri karayağmurlar ile fahri sümer biraz daha ılımlı konuşmuşlardı.
bu toplantıdan sonra benim derslerimde açıkça provakasyonlar başlamıştı,
zaten sürekli olan birşeydi, ancak bazı kişiler sözlerimizi ve varlığımızı hazmedememişti
bir takım öğrencilerle çalışmalarımız, hayatımız, özel yaşamımız provake edilmeye başlandı.
sorunlara çözüm üretmek için onca yıllık eğitimle sahip olduğumuz düşüncelerimizi tartışmak istemiştik, bizi de toplantıya o nedenle çağırmıyorlarmıydı zaten.
galiba bizim yerimize ne yapılması gerektiğine karar veren zihniyetlerin, yapılmasını gerekli gördüklerini onaylamak amaçlı oluyormuş.
bölümde ısrar ettikleri için katıldığım bir toplantı olmuştu, başkanlık odasında,
programlar ve seminerlerle ilgili konular için, tartışılacak diye,
bir ara ben ressam tomur atagök, sanatçı eleştirmen canan beykal'ın izmire gelip söyleşi yapmalarına katkıda bulunmuştum. öyle bir öneride bulunmuştum gene, gsf de yabancı ülkelerden bile sanatçıların geldiğini workshoplar yapıldığını, bucanın kapalı kaldığını, en azından istanbul ve ankaradan sanatçıları getirip üniversitenin misafirhanesinde kalarak çalışma, söyleşi, farklı bir ses, bakış açısı açısından gerekli olduğunu söylemiştim.
o sırada yalnızca toplantıya katılmış olduğumu göstermek amaçlı çağrılmış olduğumu düşünüyorum. çok ısrarla çağrılmıştım. ortalıkta bir tür yansıtıcı makinalar filan vardı,
çok bilimsel görüntülüydü
gerçekte düşüncelerimize inançlarımıza, sanatımıza ve varlığımıza saygı duymadıkları için toplantılara katılmak istemedim. okuldan ayrılmayı düşündüm, ama, devrimci demokrat öğrenci arkadaşlarımın onca yıl samimi emek verdiğim yerden emekli olmam konusundaki tutumları beni orada 20 yıllık eğitim hayatımın süresini doldurmaya katlandırdı.
gerçekten bucaya ilişkin başka güzel ve dost anı kalmadı, devrimci demokrat gençlikten başka

sürmeli...

ferda anhü

ferda "anhü"
ramazanda oruç tutup kitap okurken o duayı anımsadım, bi zamanlar arkadaşım olduğunu söyleyen buca eğitim fakültesi dekanı ferda aysana, içinde adı geçiyor diye küçük bir dua vermiştim.
ferda, dekan olmadan önce rektör yardımcısı olan sedef hanımın ve selmanın isteğiyle sabancı kültür merkezinde benim verdiğim resim kursuna katılmıştı. bir ara öğrencim olan, okulu bitirince ingiltereye giden, benim de yanına gezmeye gittiğim öğrencim özlem kalmaz da yardımcım olarak kurslara katılıyordu. rektör yardımcısı gülnar hanımın kızı da geliyordu, bir de kalp doktoru özgür vardı. vesile katılmıştı. bir kaç kişi daha gelip gitmişti, çok sönük bir kurstu, çok kısa 1- 2 ay gibi filan sürmüştü sanırım. sonradan özgürle vesile birkaç kere benim evimde gelmişlerdi.
emin bey demokratik platformla seçildikten sonra, bir süre arkadaşlıklarımız olmuştu. selma üniversite genel sekreteriydi, kemal- kamile hocalar, sedef, şenay. ben selmanın evinde kalırken bana da bir gurup bayan gelmişti, 6-7 kişi kadar, o sırada annem de gelmişti allerji olmuş diye.
sonraları demokratik platformda bazı çatlaklar olduğu için uzaklaşılmıştı. ilk zamanlarki kalabalık kokteyller, yemekler, sıcak tanışma toplantıları giderek daralmıştı.
biz de ferda ile mesafeli uzak olduk. bir ara dekan yardımcısı erdalın bahçede, beyaz kafenin yanındaki bir piknik masasında faşist olduğunu söylemesinden sonra, daha da uzaklaşmıştık. o zamana dek dekanlıkta bazı görevler gereğiyle dekanlığa çağrıldığım olmuştu, sınavlar, program vs. erdalın odasına bir kaç gittiğimi anımsıyorum, birileri oluyordu hep.
bu sıralarda bir ara ferda belinden günlerce evinde yatmıştı, yalnız olduğu için ağlamıştı. üzülmüştük onun için, hatta ben bir takım sorunlar nedeniyle gidememiştim de, telefon etmiştim.
sonra iyileşince bir akşam ona gitmek için ısrarla söz verdirmişti. ve gece yalnız gidemeyeceğim için, erdalla dekanlığın önünden arabasıyla bizi evine götürmüştü, dışarıdan yemekler, şaraplar filan ısmarlamıştı. biz duvarlara astığı şeyleri incelerken o gelen birileriyle konuşuyordu bir ara. güzelyalı taraflarında küçük sayılan bir daireydi, küçük bir mutfak vardı. yemek yiyip tartışmıştık. ben yalnızca ikisini görmüştüm ama, anladığım kadarıyla her zamanki gibi hayli kalabalıkmışız. sonra biz erdalla bir taksi ile dönmüştük, o beni eve bırakıp gitmişti. taksiyle mi gitmişti, evi yakın diye yürümüşmüydü unutmuşum.
sonradan bir ara ferda hoca, devrimci demokrat öğrencilerin doğudaki sel felaketi için topladıkları yardım malzemelerine el konulmasıyla ilgili bir üzüntü yaşamıştı da. beni çağırmıştı, uzunca konuşmuştuk, bana o öğrencilerin dilini anladığım için, onlarla doğrudan diyalog kurması için aracı olmamı istemişti. ben de, gerçekten öğrencilerle diyaloğum ve dostluğum olduğunu, ancak böyle bir şeye kendilerinin karar vermesi gerektiğini belirtip, öğrencilere soracağımı söylemiştim.
gerçekten sormuştum, konuşmuştum daha doğrusu. öğrenciler daha önce benim danışman hoca olmam isteklerini ilettiklerini, ama kabul edilmediğini, o nedenle, şimdiye dek nasıl olduysa öyle devam edeceklerini, beni karıştırmak istemediklerini söylemişlerdi.
(sel felaketinde toplanılan malzemeleri, benim danışman hoca olmam önerisiyle, atölyemdeki depo da toplamak istekleri olmuştu. ben de daha önceleri depoya girilip öğrencilerin yaptıkları işlerin dağıtıldığı zamanlar olduğu için, depoya konan eşyaların sorumluluğunu alamayacağımı, ancak fakülte sekreteriyle konuşarak kabul edilirse, eşyalardan, kapının kilitlenmesinden kendileri sorumlu olmak kaydıyla kabul edeceğimi söylemiştim. dersim yokken atölyede neler olup bittiğini ben de bilmiyordum çünkü. öğrencilerin işleri birkaç kez talan edilince, kimse bir şeyini bırakmıyordu zaten. ben yokken, birileri benim kabul etmediğimi söyleyip reddetmişmiş gençlerin önerilerini. o nedenle)
üniversitedeki çok olayların arasında bağlantılar olduğunu düşündüğüm için, ki çoğu bir sürü şeyin farkında bile değildi sanırım. benim gibi.
emin beyler kemal hocalarla, benim doğum günüm adı altında biraraya geldiklerinde de, erdal da vardı sanırım, bana orhan pamuk'un "kara kitap" ını hediye etmişti, noldu bilmiyorum sonradan o kitap, bir öğrenciye verdim sanırım. ama fotoğraflarda yok. erken gelip mi gittiydi, geçmi geldiydi. çünkü bir iki kere aşağıya birilerini karşılamaya geçirmeye inip çıktığımı hatırlıyorum. evin önü kalabalık olmuştu hayli. başkalarına da gelenler olmuştu sanırım. makam araçlarının şöförleri vardı. biriyle tanışıyorduk, araba alım satımıyla ilgileniyordu diye, gülnar aracılığıyla bir kaç konuşmuştuk. olmamıştı tabii.
sonradan vesile benim o geceki kıyafetimi sevdiğini söyleyip, ona birlikte bir yerlere gitmeye çağırmıştı. onun çok arkadaşı oluyordu heryerde. tanımadığı yoktu nerdeyse heryerde.
vesile okula ilk başladığında yl olarak, arkadaşlarını meral ve bir iki kişi trafik kazasında öldük/leri için çok üzüldüğünü söylemişti, bazı kişilerin onların öldürüldüğünü düşündüğünü de. çünkü bira şişeleri mi ne bulunmuş arabada, onların yapacağı şey değilmiş, öyle bir şeyler anlatmıştı.
ikiz çocukları olan neşe vardı, kocası doktordu, antalyaya gitmişlerdi sonradan. birkaç kere bahçede oturduğumuzu anımsıyorum. yanlarında birilerinin olduğunu anımsıyorum hep.
vesile onların çocuklarını çok seviyordu. bazen evlenip çocuk sahibi olmak için krize giriyordu, ağlıyordu. bölümlerindeki arkadaşlardan tanık olanlar oluyordu. açıkça söylüyordu, evlenip çocuk sahibi olmak istediğini. bazen iyice kasılıp, güzel çocukları görünce ölmelerini istediğini söylediği zamanları anımsıyorum. ben çevresindeki birkaç kişiye bu söylediğini söylemiştim. ilgileneceklerini söylemişlerdi. yalnız son yıllarda bu psikolojiden sıyrılmıştı. daha çok insanlarla sosyal ilişkiler peşindeydi ve bekar birileri olunca tanıştırılmak istiyordu. bunu çevresindeki herkese söylemişti zaten. çok kişiyle bu şekilde tanıştırıldığını anımsıyorum. geçen yazdı sanırım evleneceği mesajını çekmişti, onu arayıp kutlamıştım. emekli olmadan önce de hamile olarak görmüştüm.
sonra meltem vardı. birlikte çeşmede günübirlik tekne gezisine filan gitmiştik. vesile ayağındaki kas rahatsızlığı yüzünden yüzmek zorundaymış diye, sürekli yüzmeye gidiyordu,
biriki kere görmem için beni de balçovadaki havuza götürmüştü, kıyıda ayaklarımı suya sokmuştum sanırım dışarda. o cesaretle bayan yüzücü olmasa da yüzüyordu. içerde bir havuzda özellikle, dışarda açık kaplıca gibiydi.
yazın biriki saatliğine urlaya filan yüzmeye gidiliyordu.
o çevredeki herkesle haşırneşir oluyordu hemen.
bir kere konak piyere remzi kitabevine gitmiştik de, ben che cd si almıştım ordan. o hiçbirşey almadan kitapları için birşeyler bakmıştı. kahve içmiştik orda bir kafede. kahvenin yanında küçük lokum gibi birşeyler vardı, o aralar garsonlarla bir iki kişi ile konuşup arkadaşlarını aramaya kalkıp uzun uzun kafede dolaşa dolaşa telefonla konuşmuştu, ben yalnız otururken birileri yan masalara oturacakları yerde yanlışlıkla benim oturduğum masaya filan oturmaya kalkmışlardı, vs birşeyler.
ben sonra yalnızken biriki daha ordan geçmiştim, denizi filan seyretmiştim, kirliydi tabii
bir iki kere askeri filan öğrenci gönderdiler bana, kemal hocanın gaziemirde komutan öğrencisi varmış, bazen oraya ders vermeye gidiyorlardı, uğuru askeri araçta görünce sormuştuk. vesile yollamışmış,
uğur kimseye öğrenci yollamadığını söylemişti bana. kendilerine de gidip birileri yolladı, önerdi diye, bazen oluyormuş. bana, tanımayınca bir daha ilgilenmememi söylemişti.
yani üniversitedeki bir sürü olayda bağlantılar görüyorum da
neler elde ettiler acaba insanlık, namus, onur ve şerefli bir dünya için. eğitim ve yaşam hakkı için

sürebilir

ruhi su

mugla yatılı kız öğretmen lisesinde okuduğumda ruhi su ile tanışmıştık.
tanıştırılmıştık daha doğrusu
ruhi su bazen deniz kenarlarına, bodruma filan geçerken asuman abla (asuman ersin (kahraman) ve şüheda serçek (özben) öğretmenlerimizde konaklıyorlardı.
bildiğim kadarıyla şüheda hanım üniversitede okuduğu zamanlarda kütüphanede çalıştığı zaman ona bazı arşiv araştırmalarında yardımcı olmuştu. ailece tanışıyorlardı
bir kere geldiğinde okula getirdiler, haftasonu idi
asuman abla, "meral, mukadder, zühre, zerrin mutlaka onunla tanışmalısınız" diye, bizi alt kattaki küçük öğretmen odasına çağırdı. müzik öğretmeni ziya ersözle müzik çalışmaları yapılan odanın yan tarafındaydı.
bizi hayata dair şeyler üzerine konuşturmuştu, sesi çok etkileyiciydi, keyifli bir sohbet olmuştu, kendisi de gençliğin dinamizmini, umutlarını çok sewdiğini söylemişti.
yıllar somra, 20 şu kadar yıl önce istanbulda öğretmenlik yaptığım zamanda, şühedanımın orda öğretmenlik yapan kardeşi zeycanla tanışıp, birkaç görüşmemiz olmuştu, birlikte bir ortaca gezisi de yapmıştık, zeycanın arkadaşları da vardı o zaman.
zeycanla sergi, kitabevi dolaştığımız bir iki seferinde ruhi sunun eşi ve oğlu diye karşılaşmıştık.
ayaküstü konuşulmuştu.

Pazar, Ağustos 31, 2008

nesine

yatar gül harmanı gibi canımın dermanı gibi
her yanında çiçek açmış binboğa ormanı gibi
nesine yar nesine ölürüm ben sesine
bir daha vursaydı nefesim nefesine
canım sesemi geldin kadem basa mı geldin
sağ olsam gelmez idin öldüm yasa mı geldin
nesine yar nesine ölürüm ben sesine
birdaha vursaydı nefesim nefesine
saçın yüzüne perde yüreğim düştü derde
ayaküstü duramam seni gördüğüm yerde
nesine yar nesine ölürüm ben sesine
bir daha vursaydı nefesin nefesime

bu hıdır aslanla ikimize derlenmişti

'aile' (!) inci'lerinden

benim süreç içinde aile diye bildiğim kişiler türkiye faşizm tarihinde yerlerini alacaklar.
bir sürü kişi var daha.
bu kadarını naziler bile yapamamıştır. bu kadar psikolojiğini yani
bir 'eş', bir 'anne', bir 'kardeş', bir 'enişte', diğerleri vesaire..
yine annemin çağrılması sonucu ablamlara bornovaya gittiğimiz bir zamandı.
belki 6-7 yıl önce filan, 8 de olabilir, o zamanlar onlardan kaynaklı sorun olabileceğini düşünmüyordum pek
3-4 yıldanberi pek görüşmedik, yaklaşık 2 yıldanberi de hiç görüşmedik
zaten böyle tasarlanmıştı, kendilerinden ve yaptıklarından huzursuz olmadan, abanın altındaki sopayı unutmadan, biraz kemikyalayıcılığın getirileriyle itaatkar ve hizmetkar yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli olan hazırlıklardı yani
yoksa anne ve kardeş; ar namus ve ahlakı akıllarına getirilseydi biraz huzursuz olmaları gerekirdi.
bir eş, anne, kardeş
çevredeki, işyerindeki kişileri de kişileri de düşününce

bir de bunları organize eden kişi ya da kişiler gerçekten alanlarında çok başarılılarmış.
dünyada yarışma yapılsa kesin 1.liğe oynarlar. dünya istihbarat örgütleri yarışması fıkrası aklıma geldi
korkunç bir ar, namus, ahlak, şeref, inanç, haysiyet, birlik beraberlik bütünlüğü yansıyor
ben zaman içersinde hepsinin de açıklığa kavuşup tarihteki yerlerini alacak olan bu hadiseler örgüsünün baş konusunun yalnızca başkalarının inançlarını ve varlıklarını aşağılamak olduğunu sanmıyorum.
bu olaylarda kullanılan kişilerin ne kadar kemik yaladığının görünmesi gerektiğini düşünüyorum.
çünkü ara ara duyduğum çok büyük paralar oluyordu. bir yerlerden para birşeyler isteniyordu sanırım. bir kere ergüllerin evinde balkonda osmanla enverle konuştuğumuzda büyük para konusunu ve tartışmayı anımsıyorum. hani osmanın "kızımın adı deniz" diye panik içinde evden kaçtığı zamanki. mustafa topraktan da öğrencilerin içine sıralanıp tiyatro oynadıkları havuzun çevresinde çok büyük paralar konu ettiğini, benle ilgili bir şeyler deyince de "ben kanlı para istemem" deyişimi anımsadım. başka zamanlarda da duydum
tabi bu konuları anlamaması için de o kişiye eş, dost, ve arkadaş çevrelerinde suni sorunlar, ilaçlar, hastalıklar, uyuşukluklar vs,
başka türlü önüne geçilemezdi sanırım
yaptırılamazdı
inşallah "keşke yaptırtmasaydı" dedirtilirler
o paralarla ilgili söz sahibi olunca ben harcanılacak yerlerin listesini yapıyom, ben halledemezsem mirasçılarıma kalır artık liste işi. londrada konuşulan konu, yunanistanda işaretlerini gördüm
dursun karataş ve arkadaşlarıyla, john mark karl ve arkadaşlarıyla, dr.bahoz erdal gerillalarıyla ve diğerleriylé karşılaştı/rıldığım zamanlara ait işaretler
o sırada john mark karlın sanırım bir daha görünmeyecek olan bir arkadaşı "onu' bize böyle gösterdiğiniz için teşekkür ederiz" demişmiş.
onun için herhalde herkes biraz tuhaf olmaya başlamıştı o 3 gün içinde, oktay subay, eski arkadaşım bana yakındı ilk gittiğimde, karısıyla filan tanıştırmayı düşünmüştü sonraları birden kaçmaya işi çıkmaya başlamıştı. herkeste tuhaflıklar olmauştu
sebep "ziyaretçiler"miş
çeşit"li ziyaretçiler
tabi "karışık mülteci dünyası" içinde gizli kalamazlardı.
çok kişi fotoğraflar çekiyordu. biz ziyaretçilerle konuşmalar yaparken, birşeyler yer içerken
filmler
nerden nereye
geçen ablamlara gittiğimizdeki bir senaryo aklıma gelmişti, onu anlatacaktım
annem nereye gitmişti onu hatırlamıyorum, bahçeyemi komşuyamı
ablamla eniştem bir komşularından bahsettiler,
çok iyi bir adammış, onlara herkese hep yardım edermiş, başına neler gelmiş filan
tam olmamakla birlikte kerim diye bir ad anımsıyorum.
karısı bırakıp gitmişmiş, ona yardım etmeye çalışılıyormuş mahallecek
ben de "barıştırıverin karısıyla" demiştim de
kadın başkasına aşık olmuş, gözü ne kocasını ne çocuklarını görmemiş çekip gitmiş
adam perişan olmuş, karısını vursa hapiste yılları geçecekmiş, çocukları rezil olacakmış, intihar etmekten bahsediyormuş hep.
sonra ben L şeklindeki salonun tv olan bölümünde tv izleyip gazetelere bakarken misafirleri geldi
eniştemle salonun küçük bölmesinde oturuyorlardı, fis fis konuşuyorlardı
ablam mutfaktaydı
bir ara adamla heyecanla kalkışıp kapıya filan gittiler, eniştem zorla içeri aldı gene
sonra beni mutfağa çağırıp, durumunun çok kötü olduğunu, intihar diye tutturduğunu, benim üniversite hocası olduğum için konuşup birşeyler söylersem iyi olacağını filan söyledi. istemedim tabi tanımadığımı, ablamla kendisinin halletmesini
ısrarla kendilerinin çok konuştuğunu benim konuşmamın çok işe yarayacağını, işte neler söyleneceğini filan,
önemli değil, başkalarını bulursun, üniversitede çok var vs vs
hatta giderken eniştem "iyi iyi sen konuş gönder, bak daha iyi görünüyor" deyip salona dönmüştü, bir yandan şunları da söyle diye sesleniyordu.
adam sanırım gülerek gitmişti
orta boylu zayıf esmerce 40-50 yaşlarında biriydi, oralarda birkaç kere karşılaştığımı anımsıyorum
sonra da nasılsa konu unutulup gitti, belki de sormuştum da, birşeyler söylenmişti
düşünüyorum da benim iyiniyetimden yararlandıkları pis bir yalandı
içine çekildikleri faşizan batağın showlarından biriydi
aileye bakın, ne hallerdeler
________________________________
bir kere de gülsüm teyzemin oğlu türkayla ilgili bir konu olmuştu, büyük oğlu olcay alsancak devlet hastanesinde çalışıyor, annemi buca ssk dan kendi olduğu hastaneye gelip muayene olması için uğraşmıştı baya, ilgilenmişti
onun uzatmalı sevgilisi bir kız vardı, onlara kalmaya geliyordu hep, herkes biliyordu
sevda kara, o kızla türkay biriki akşam bana da konuk olmuşlardı, ergüllerin evindeydim, annem yoktu
teyzem ayrılmalarını istemişti sonra, biz çok uzun zamandır onlarla da görüşmüyoruz
onlarla ilgili de birşeyler duymuştum
türkayın pis ilişkiler içinde olduğunu filan
______________________________________
kutsal değerleri görünüyor herkesin

bunların bizim manevi bağımızla ilgileri, kabulleri olamaz
bütün ilgileri yaptıkları seviyesizlikler kadardır

nazım hikmet

nazım hikmetin "memleketimden insan manzaraları" yapıtını düşünüyorum uzun bir süredir.

bir kaç yıl önce eski arkadaşımız nazım hikmet uluçay doktora sınavına girmek için geldi
kouştuk özlemişim diye, benle odamda görüşüp dışarda görüşmekten kaçındı biraz
hatta onun alınması için bedri karayağmurların odasına gidip konuştum, felsefi olarak tartışabileceğimiz kişilerden diye,
almadılar onu
bedri onun kafayı yediğini vs söyledi, okula yakışmayacağını
nazım benim odamda bana, geçmişteki benim bilmediğim bazı şeylere kendinin de karıştırılmasıyla ilgili olarak benden özür diledi, çok üzgündü, panik halinde konuştu
o bazı şeylere karşı durmak istemiş, başına çok kötü şeyler gelmiş filan
o sırada tam anlamadım, çünkü bizim arkadaşlığımız kötü adi bir durumda olmadı hiç
benim hiç kimseyle adice bir yakınlığım, ilişkim vs olmadı
zaten düşündüklerimi açıkça konuşuyordum, üretken, sanatta kabul gören bir durumum vardı
bazı kavga tartışma şeyler olmuştu bulunduğumuz ortamda,
herkes zaman zaman böyle şeylere karışıyordu, bazen hocaların koridorlarda kavgaları oluyordu
nazım da o zaman konuşup tartıştığımız arkadaşlardandı, onla da çok uğraşılmış sanırım

bir de biz yüksek lisans doktora yaparken, arkadaşımız vardı, nazım hikmet
uluçaydı sanırım soyadı
babasının nazım aşkından konumuş adı, öyle söylemişti
felsefeyle de ilgili bir arkadaşımızdı, fikir alışverişlerimiz olurdu, okula geldiğinde uğrardı
üst katta soldaki arş görler odasında kalıyorduk o sıralar, sabireyle arkadaştık, o benim alt kattaki terzi newbahar yazan dükkanı kiralamıştı, ondan önce nuray kiralamıştı orayı sanırım
bir de erzurum eğitimden yüksek lisans için gelen çağatay inam adlı arkadaşımız vardı.
sonra nazımla çağatay çıkmaya başlamışlardı, birlikte kalıyorlardı bazen
bana da gelmişlerdi bir akşam
nazım "herman hesse" hayranıydı, benim için özellikle "sidarta"yı getirmişti, ısrarla okumamı istemişti, sonra onun şiir kitabını filan
hatta onun anlattığı dünya istihbarat örgütleri yarışmasını anımsadım, başkasımıydı acaba diyorum ama bende onun anlattığı şeklinde kalmış, tam hatırlamıyorum, herkesin bildiği bir fıkra, çok versiyonları anlatılıyordu
bütün dünyanın istihbarat örgütleri afrikada toplanıp yarışma yapmışlar
en son kalanlar türk, rus ve amerikan istihbaratçılarıymış
son bölümde üç gruba bir tane "kırmızı tasmalı maymunu" gösterip balta girmeyen ormana salmışlar
kısa bir vakit geçmiş amerikalılar kırmızı tasmalı maymunla çıkagelmişler
biraz sonra ruslar da bir kırmızı tasmalı maymunla gelmişler
türkler yokmuş ortalıkta
ertesi gün ormanda kaybolup vahşi hayvanlara yem olduklarını düşündürdükleri anda, ya bir zürafa olacak, ya da bir fil, öyle bir hayvan işte, maymunlukla alakası olmayan bir hayvan, boynunda kırmızı birşey bağlanmış, "ben maymunum, ben maymunum" diye diye kulaklarını kafasını sallayıp getiriliyormuşmuş
türklerin alakasız kişileri işkencelerde neleri kabul ettirebildikleriyle ilgili sanırım anlatılıyordu, lenin olduğu halde "rusyada komünizmi ben kurdum" dedirtebildiklerini filan
o aralar sürekli fıkralar anlatılıyordu
bir kere heykelde yüksek lisans yapan, sonradan turgut pura vakfında filan kurs veren şafak borazan da fıkra anlatıyordu, bunu duyunca çok bozulmuştu, "hakaret, bari maymuna benzeyen tüylü bir hayvan yakalattırsalardı" diye, o da ayrı bir komik bakıştı zaten
sanırım şafağın karısıyla kızkardeşi de bölümden mezun olmuşlardı
bu fıkranın başka versiyonlarını fransızca bölümünden duygular da anlatıyorlardı
neyse işte bizim o sıralardaki sevdiğimiz arkadaşlarımızdan biriydi nazım hikmet uluçay
bir kere kordonda bir barda sergisi oldu, çok kalabalık gitmiştik.
bazen barlarda sergi açılışları da oluyordu, hatta biz tijenle birlikte çalışırken bodrumda bir barda ve bir restoranda sergi yapmıştık, hatta bodrumla ilgili bir dekorasyon dergisinde çıkmıştı rsimlerimiz görülüyordu
nazımda yüksek lisans sergisini yaptı, hocalardan filan çok kişi katılmıştı, öğrenciler filan
birer içki ordan diğerleri herkes kendinden mi neydi, çok oldu unutmuşum
orda tuhaf birşeyler olmuştu
oturduğumuz yerlerle ilgili
hocalar filan birkaç yer değiştirtildi, sonra nasılsa biz nasılsa cam kenarında kaan ve ışın kardeşler vardı onlar ve bazı öğrencilerle tartışmaya başladık, ışınla baya çatışmıştık o sırada
o sırada onların bazı numaralar yaptıklarını sanıyorum
yanımıza gelen öğrenciler arkadaşlarıyla filan ilgili, tartışmadan sonra beni kutlayıp öpmek istemişti bazıları filan, sanırım senaryo idi
bir ara gelen konuklar yan tarafta bir bölüme bakmaya gitmişlermiş, biz tartışırken atlamışız
koskoca yerde çok az kişi kalmıştı
sonra ordan çıkıp bazı öğrenciler arkadaşları vs yürüyüp duraktan bucaya gidenlerle bir otobüse binip gitmiştik, bir kız öğrenci sevgilisiyle yolda inmişti şirinyer yakınlarında sanırım. biz uzun boylu bir kız öğrenciyle konuşarak gitmiştik.
sonradan gözlemlediğim mete sezgin- ışın-kaan- muhammed ali (ayşegülle arkadaşlığı nedeniyle benim yüksek lisans öğrencim olmuştu, kıbrıslı elvan diye bir kızla nişanlıydı)
ilişkileri nedeniyle nazım hikmetin sergisinde bir tür senaryo yaptıklarını düşünüyorum
bir de sonradan nazım hikmetin okula geldiğinde anlattıkları nedeniyle
doktora sınavına girmişti, o zaman

bedri onu kabul etmemişti

bu arada bedri karayağmurların da içinde olduğu bir şey hatırladım şimdilik kısaca yazayım

hocalar bazen maaş çekmek için kafettonun ordaki bankamatiğe giderken, bankamatiği soymaya gittiklerini söylüyorlardı, espri oluyordu arada

ben bir gün bankamatikte sıra beklerken, son birkaç yıl içindeydi sanırım,

ben yabancı dillerdeki yönetim kurulu görevimden ayrılmıştım. zaten oraya da ingilizce bölümünden arkadaşımız mehmet ali yavuz isteği ve ısrarı ile gitmiştik, bedri ile ikimizin yönetim kuruluna alınmamızı özellikle istemişti, sanatçı arkadaşlarla birlikte çalışmanın verimliliği adına

onlar arada ankaraya resmi bir istatistik dairesine gidip görev yapıp geliyorlardı, emine filanda,söylüyorlardı bazen ankaraya göreve gittiklerini, çoğu hoca gidip geliyordu arada

biz de bazen açık öğretim sınavlarında görevlendiriliyorduk tabi

birkaç buca dışında görev verilmişti, sonra genelde eğitimde görevlendirilmiştik, ben son yıllarda görev istemiyordum, mecbur olmayınca gitmiyordum

sonradan kadim hoca atanmıştı oraya

bankamatik sırasında bedri elinde sebahattin ali yazılı bir kitapla, mehmet ali yavuz, bir de çalışanlardan birisi sanırım onu da hıdıra benzetmek amacıyla yanlarına almışlar, üçü birlikte yanıma gelip dikilmişlerdi

bizim hıdırımız değildi benzeyen de kendilerinin yavuzluğu da, karalığı da, bizle ilgili değildi yani

için için güldüğüm bir konu bu benim

bizimkiler herhangi bir iktidarın devletin hizmetkarı değildirler, isyancıdırlar

onun için manevi karşılaşmamız oldu, ben o maneviyatın gerçek yerini algılayabiliyorum zaten

londradan sonra aleni ayırdettim,

bazen bu konuları yazsam iyi olacak galiba, hele herkes 3 maymunu oynarken

aslında o kadar çok maymun varki afrikaya ya da başka ormanlara gitmeye bile gerek yok

Salı, Ağustos 12, 2008

ruhunuz hep özgür kalsın

blogda yazmaya çalıştığım gibi
90-1991 yılından bu yana sanırım zaman zaman olanaksız denilebilecek şeylerle karşılaştım
zaman içinde açıklanacaklar,
o kadar ilaç, kimyasal madde, hastalıklar, suni sorunlar vs içinde kalırken benim anladığım şey, karşılaştığım manevi yapıyı bilen bir takım kişilerin onu insani hiçbir yanı olmayan kötü çıkarları için kullandıkları, doğrusu kullanmaya çalıştıklarıdır
ben izin vermedim
bilgi, bilinç ve istencim dahilinde izin vermedim
çok fazla yöntemleri varmış öğreniliyor
ben bu kötü süreçte devrimcilerin desteğini gördüm. nasıl oldu tam anlamadım ama manevi bir şey karşılaştırdı. ayrıldığım eşim, annem, ablam, komşum, arkadaşım, öğrencim dediğim kişiler çeşitli şekillerde, bilinçli, bilinçsiz, korkutularak vs yüce çıkarların hizmetkârı olarak bu süreçte yer aldırıldılar. yapmadığım etmediğim, bana ait olmayan şeyleri bana yüklemeye ve yüce çıkarlar için tasarlanan şeyleri bana yaptırmaya dayatmaya çalıştılar.
herkes kendi tarihini yazıyor tabi
dursun karataşın adını da bu süreçte zaman zaman duyduğumu hatırlıyorum.
daha önceleri de duydum tabi, gazetecilikte okurken 78 lerde tartışmalar yaşanırken, sonrasında
91 sonrası süreçte onun adını ilk mustafa topraktan duydum, b. eğitimin ön kapısından dekanlığa giderkenki yolda karşılaştığımız(!) biz zamandı, bir villadan ve istanbuldaki karşılıklı iki dairenin olduğu bir apartmandan bahsetmişti,
aynı yerde yolun karşı tarafında çok sonraları sabahattin yavuzlar ölmeden önce onurla ve bir arkadaşıyla karşılaştığımızı anımsadım. başka bir arkadaşla o karşılaşmayı konuşmuştuk, bir şeyin zamanının geldiği gibi bir şey söylemişti
mustafa toprakla karşılaşmamızdan bir süre sonra konferans salonunun önlerinde ufuk semercioğlu ile karşılaşmıştık ve paniklemişti. ben ona neden mustafa beyle bana birşeyler söyleyip durduklarını sormuştum. sonraları onlarla ilgili olarak ufuk mossadlımıymış, mustafa bey midlimiymiş diye bir konuşma da olmuştu. ben demiştim bunu, sürekli çevremde birşeyler söylenirken. konferans salonunun önündeki karşılaşmada ufuğa mustafa beyin o evlerle ilgili birşeyler söylediğini söylemiştim. paniklemişti, "sana onu da mı söylettiler" diye. o sırada birinin kaçmasını konuştuk, ben istedim. bırakıp gidilemeyecek bir durum varmışmış, "kaçsın" dedim.
çok iyi hatırlıyorum.
benim boynuma takılan birşeyi söyledi, onu anlamadım hala neden bahsettiğini
bir süre sonra istanbulda bir çatışma oldu, tv lerden izlemiştik, karşılıklı iki daireli bir evdi sanırım dhkcliler vardı çatışan, dursun karataşın eşi de vardı
sonraları zaman zaman ismini duydum, başka isimler de dolaşıyordu arada, kimyasal sis perdelerinin arkasından hatırlamak zor oluyor
yöntemler çok şerefli ve kendilerine inançlarına yakışan tarzdaydı
devrimcilere, kendi özelimde, kimseyi aşağılayıp onursuzlaştırmadan yaşam mücadelesi sürdürdükleri için minnettarım, çok zor koşullarda insan kalmak için direnç gösteriyorlar
beni kendileriyle karşılaştırdığı için tanrıya teşekkürler
ruhunuz hep özgür ve dirençli olsun
nur içinde yat dursun karataş

Cuma, Temmuz 18, 2008

kutsal emanetlerin mekanı

hiç bir kutsal emanet aşağılayıp, onursuzlaştırmaya tenezzül edenler de olamaz
özellikle, inançları nedeniyle kendilerine söylenen herşeyi kader olarak kabul edenleri sömürmek için kullananlarda asla,
kutsal emanetlerin gerçek yeri bu sömürü ve işkencelere karşı durup, isyan edenlerde; özellikle yeniyetme başkaldırısı değil de; bilinçli istençli özgürlük ve insana yakışır, varlıklara, inanmasalarda inançlara saygı duyan, yerdedir
inançların, sewginin, varoluşun itaat ettirme ve sömürü aracı olarak kullanılmasına karşı duranlara aittir
bizim manevi olarak aldığımız mesaj budur
aslında baştan beri bu blogda yazmaya çalıştığım şeyin özü bu

sürecek

Pazartesi, Temmuz 14, 2008

ghiyo

gazetecilik ve halkla ilişkiler öğrenci derneği üyeliğim

sürecek

upsd

uluslararası plastik sanatlar derneği üyeliğim
kadın eserleri kütüphanesi

sürecek

izünider

izmir üniversiteleri öğretim üyeleri derneği üyeliğim
ömür mavioğlu
arş. gör olduktan sonra izünidere üye olduk. sonra eğitim sen. üyeliğimiz oldu.
bir ara sendika çalışmaları oldu,
ömür mavioğlu hocanın başkan olduğu zaman, onların isteğiyle ben de yedek yönetim kurulu üyeliğine seçildim. ömür hoca toplantılara katılmamı istiyordu, hatta,
yönetim kurulu üyelerinden bir bayan hocalardan birisi, sanırım avrupaya, uzunca bir süre için gitmişti
toplantı kararıyla onun yerine önetim kurulunda bulundum.
bazen rektörlükte çatısındaki restoranda tıp fakültesinde vs toplantılar oluyordu.
o sıralar bir rahatsızlığımla ilgili ömür hocanın yanına gitmiştim hastaneye, ameliyathanenin arkasındaki narkozcuların olduğu yerdeki odasında bekletmişti bir ara.
yanlış anımsamıyorsam serdar saydam adlı hocaya göndermişti.
espritüel biriydi hoca, bir ara rektörlükle ilgili sorunların içinde adı geçmişti, kıyıdan köşeden duymuştum
hoca özel bir kan tahlili istemişti.
tahlil, her zamanki kan laboratuvarında değil, diğer katlardan birindeki bir yerde olmuştu.
orda ben basın yayında okurken, hemşirelikten devrimci yol gurubunda olan bir arkadaş vardı, bahriye sanırım, tahliller onun olduğu yerde yapıldı. eski arkadaşla konuştuk bu arada.
bir iki hafta sürdü sanırım, hoca önemli birşey olmadığını söylemişti.
sonradan annem ameliyat olacağı zaman da bir akşam üstü ömür hocanın yanına gidip filmlerini göstermiştim ona da.
bir ara onun toplantılar sırasında dönüşte filan fotoğraflarını çekmiştim. nerde olduklarını bulamadım. bir akşam toplantı gecikince beni eve getirmişti, ona evdeki yiyeceklerden ikram etmiştim. salonda büyük bambu masada yemiştik, çok az birşeyler vardı, rakı içmişti bir de, peynir domates filan. toplantıda da bira şarap filan içiliyordu bazen zaten.
baya konuşmuştuk yemekte. bir söylediği hala aklımdadır, "doğa faşisttir" demişti.
ben de doğayı faşist değil vahşi olarak buluyorum hep. faşizm insan ürünüdür, bilinçli ve örgütlü bir vahşettir. itaat ettirme ve yoketme. doğal yaşamı faşizm olarak tanımlamak olamaz tabi ki.
bir de amerika ve roma ile ilgili birşeyler söylemişti. eski roma anlayışının amerikayla ilişkisiyle ilgiliydi sanırım. daha önce duymadığım bir şeydi.
epey konuştuktan sonra ömür hoca gitti.
ben bir süre daha yönetim kurulunda kaldım, sonra başkalarına geçmişti
bir ara ömür hocanın yeğeni gülden mavioğlu öğrencim oldu
onla selam filan yolladık, güldenin çok karmaşık bir ev arkadaşlığı sorunu vardı.
geçinemediği filan biriyle aynı evde yaşama zorunluluğunda hissediyordu kendini, o sıralar çok dertleniyordu, sonra zamanla o sorunlarının kalmadığını söylemişti.

sürebilir