Pazar, Eylül 21, 2008
ferda anhü
ramazanda oruç tutup kitap okurken o duayı anımsadım, bi zamanlar arkadaşım olduğunu söyleyen buca eğitim fakültesi dekanı ferda aysana, içinde adı geçiyor diye küçük bir dua vermiştim.
ferda, dekan olmadan önce rektör yardımcısı olan sedef hanımın ve selmanın isteğiyle sabancı kültür merkezinde benim verdiğim resim kursuna katılmıştı. bir ara öğrencim olan, okulu bitirince ingiltereye giden, benim de yanına gezmeye gittiğim öğrencim özlem kalmaz da yardımcım olarak kurslara katılıyordu. rektör yardımcısı gülnar hanımın kızı da geliyordu, bir de kalp doktoru özgür vardı. vesile katılmıştı. bir kaç kişi daha gelip gitmişti, çok sönük bir kurstu, çok kısa 1- 2 ay gibi filan sürmüştü sanırım. sonradan özgürle vesile birkaç kere benim evimde gelmişlerdi.
emin bey demokratik platformla seçildikten sonra, bir süre arkadaşlıklarımız olmuştu. selma üniversite genel sekreteriydi, kemal- kamile hocalar, sedef, şenay. ben selmanın evinde kalırken bana da bir gurup bayan gelmişti, 6-7 kişi kadar, o sırada annem de gelmişti allerji olmuş diye.
sonraları demokratik platformda bazı çatlaklar olduğu için uzaklaşılmıştı. ilk zamanlarki kalabalık kokteyller, yemekler, sıcak tanışma toplantıları giderek daralmıştı.
biz de ferda ile mesafeli uzak olduk. bir ara dekan yardımcısı erdalın bahçede, beyaz kafenin yanındaki bir piknik masasında faşist olduğunu söylemesinden sonra, daha da uzaklaşmıştık. o zamana dek dekanlıkta bazı görevler gereğiyle dekanlığa çağrıldığım olmuştu, sınavlar, program vs. erdalın odasına bir kaç gittiğimi anımsıyorum, birileri oluyordu hep.
bu sıralarda bir ara ferda belinden günlerce evinde yatmıştı, yalnız olduğu için ağlamıştı. üzülmüştük onun için, hatta ben bir takım sorunlar nedeniyle gidememiştim de, telefon etmiştim.
sonra iyileşince bir akşam ona gitmek için ısrarla söz verdirmişti. ve gece yalnız gidemeyeceğim için, erdalla dekanlığın önünden arabasıyla bizi evine götürmüştü, dışarıdan yemekler, şaraplar filan ısmarlamıştı. biz duvarlara astığı şeyleri incelerken o gelen birileriyle konuşuyordu bir ara. güzelyalı taraflarında küçük sayılan bir daireydi, küçük bir mutfak vardı. yemek yiyip tartışmıştık. ben yalnızca ikisini görmüştüm ama, anladığım kadarıyla her zamanki gibi hayli kalabalıkmışız. sonra biz erdalla bir taksi ile dönmüştük, o beni eve bırakıp gitmişti. taksiyle mi gitmişti, evi yakın diye yürümüşmüydü unutmuşum.
sonradan bir ara ferda hoca, devrimci demokrat öğrencilerin doğudaki sel felaketi için topladıkları yardım malzemelerine el konulmasıyla ilgili bir üzüntü yaşamıştı da. beni çağırmıştı, uzunca konuşmuştuk, bana o öğrencilerin dilini anladığım için, onlarla doğrudan diyalog kurması için aracı olmamı istemişti. ben de, gerçekten öğrencilerle diyaloğum ve dostluğum olduğunu, ancak böyle bir şeye kendilerinin karar vermesi gerektiğini belirtip, öğrencilere soracağımı söylemiştim.
gerçekten sormuştum, konuşmuştum daha doğrusu. öğrenciler daha önce benim danışman hoca olmam isteklerini ilettiklerini, ama kabul edilmediğini, o nedenle, şimdiye dek nasıl olduysa öyle devam edeceklerini, beni karıştırmak istemediklerini söylemişlerdi.
(sel felaketinde toplanılan malzemeleri, benim danışman hoca olmam önerisiyle, atölyemdeki depo da toplamak istekleri olmuştu. ben de daha önceleri depoya girilip öğrencilerin yaptıkları işlerin dağıtıldığı zamanlar olduğu için, depoya konan eşyaların sorumluluğunu alamayacağımı, ancak fakülte sekreteriyle konuşarak kabul edilirse, eşyalardan, kapının kilitlenmesinden kendileri sorumlu olmak kaydıyla kabul edeceğimi söylemiştim. dersim yokken atölyede neler olup bittiğini ben de bilmiyordum çünkü. öğrencilerin işleri birkaç kez talan edilince, kimse bir şeyini bırakmıyordu zaten. ben yokken, birileri benim kabul etmediğimi söyleyip reddetmişmiş gençlerin önerilerini. o nedenle)
üniversitedeki çok olayların arasında bağlantılar olduğunu düşündüğüm için, ki çoğu bir sürü şeyin farkında bile değildi sanırım. benim gibi.
emin beyler kemal hocalarla, benim doğum günüm adı altında biraraya geldiklerinde de, erdal da vardı sanırım, bana orhan pamuk'un "kara kitap" ını hediye etmişti, noldu bilmiyorum sonradan o kitap, bir öğrenciye verdim sanırım. ama fotoğraflarda yok. erken gelip mi gittiydi, geçmi geldiydi. çünkü bir iki kere aşağıya birilerini karşılamaya geçirmeye inip çıktığımı hatırlıyorum. evin önü kalabalık olmuştu hayli. başkalarına da gelenler olmuştu sanırım. makam araçlarının şöförleri vardı. biriyle tanışıyorduk, araba alım satımıyla ilgileniyordu diye, gülnar aracılığıyla bir kaç konuşmuştuk. olmamıştı tabii.
sonradan vesile benim o geceki kıyafetimi sevdiğini söyleyip, ona birlikte bir yerlere gitmeye çağırmıştı. onun çok arkadaşı oluyordu heryerde. tanımadığı yoktu nerdeyse heryerde.
vesile okula ilk başladığında yl olarak, arkadaşlarını meral ve bir iki kişi trafik kazasında öldük/leri için çok üzüldüğünü söylemişti, bazı kişilerin onların öldürüldüğünü düşündüğünü de. çünkü bira şişeleri mi ne bulunmuş arabada, onların yapacağı şey değilmiş, öyle bir şeyler anlatmıştı.
ikiz çocukları olan neşe vardı, kocası doktordu, antalyaya gitmişlerdi sonradan. birkaç kere bahçede oturduğumuzu anımsıyorum. yanlarında birilerinin olduğunu anımsıyorum hep.
vesile onların çocuklarını çok seviyordu. bazen evlenip çocuk sahibi olmak için krize giriyordu, ağlıyordu. bölümlerindeki arkadaşlardan tanık olanlar oluyordu. açıkça söylüyordu, evlenip çocuk sahibi olmak istediğini. bazen iyice kasılıp, güzel çocukları görünce ölmelerini istediğini söylediği zamanları anımsıyorum. ben çevresindeki birkaç kişiye bu söylediğini söylemiştim. ilgileneceklerini söylemişlerdi. yalnız son yıllarda bu psikolojiden sıyrılmıştı. daha çok insanlarla sosyal ilişkiler peşindeydi ve bekar birileri olunca tanıştırılmak istiyordu. bunu çevresindeki herkese söylemişti zaten. çok kişiyle bu şekilde tanıştırıldığını anımsıyorum. geçen yazdı sanırım evleneceği mesajını çekmişti, onu arayıp kutlamıştım. emekli olmadan önce de hamile olarak görmüştüm.
sonra meltem vardı. birlikte çeşmede günübirlik tekne gezisine filan gitmiştik. vesile ayağındaki kas rahatsızlığı yüzünden yüzmek zorundaymış diye, sürekli yüzmeye gidiyordu,
biriki kere görmem için beni de balçovadaki havuza götürmüştü, kıyıda ayaklarımı suya sokmuştum sanırım dışarda. o cesaretle bayan yüzücü olmasa da yüzüyordu. içerde bir havuzda özellikle, dışarda açık kaplıca gibiydi.
yazın biriki saatliğine urlaya filan yüzmeye gidiliyordu.
o çevredeki herkesle haşırneşir oluyordu hemen.
bir kere konak piyere remzi kitabevine gitmiştik de, ben che cd si almıştım ordan. o hiçbirşey almadan kitapları için birşeyler bakmıştı. kahve içmiştik orda bir kafede. kahvenin yanında küçük lokum gibi birşeyler vardı, o aralar garsonlarla bir iki kişi ile konuşup arkadaşlarını aramaya kalkıp uzun uzun kafede dolaşa dolaşa telefonla konuşmuştu, ben yalnız otururken birileri yan masalara oturacakları yerde yanlışlıkla benim oturduğum masaya filan oturmaya kalkmışlardı, vs birşeyler.
ben sonra yalnızken biriki daha ordan geçmiştim, denizi filan seyretmiştim, kirliydi tabii
bir iki kere askeri filan öğrenci gönderdiler bana, kemal hocanın gaziemirde komutan öğrencisi varmış, bazen oraya ders vermeye gidiyorlardı, uğuru askeri araçta görünce sormuştuk. vesile yollamışmış,
uğur kimseye öğrenci yollamadığını söylemişti bana. kendilerine de gidip birileri yolladı, önerdi diye, bazen oluyormuş. bana, tanımayınca bir daha ilgilenmememi söylemişti.
yani üniversitedeki bir sürü olayda bağlantılar görüyorum da
neler elde ettiler acaba insanlık, namus, onur ve şerefli bir dünya için. eğitim ve yaşam hakkı için
sürebilir
ruhi su
tanıştırılmıştık daha doğrusu
ruhi su bazen deniz kenarlarına, bodruma filan geçerken asuman abla (asuman ersin (kahraman) ve şüheda serçek (özben) öğretmenlerimizde konaklıyorlardı.
bildiğim kadarıyla şüheda hanım üniversitede okuduğu zamanlarda kütüphanede çalıştığı zaman ona bazı arşiv araştırmalarında yardımcı olmuştu. ailece tanışıyorlardı
bir kere geldiğinde okula getirdiler, haftasonu idi
asuman abla, "meral, mukadder, zühre, zerrin mutlaka onunla tanışmalısınız" diye, bizi alt kattaki küçük öğretmen odasına çağırdı. müzik öğretmeni ziya ersözle müzik çalışmaları yapılan odanın yan tarafındaydı.
bizi hayata dair şeyler üzerine konuşturmuştu, sesi çok etkileyiciydi, keyifli bir sohbet olmuştu, kendisi de gençliğin dinamizmini, umutlarını çok sewdiğini söylemişti.
yıllar somra, 20 şu kadar yıl önce istanbulda öğretmenlik yaptığım zamanda, şühedanımın orda öğretmenlik yapan kardeşi zeycanla tanışıp, birkaç görüşmemiz olmuştu, birlikte bir ortaca gezisi de yapmıştık, zeycanın arkadaşları da vardı o zaman.
zeycanla sergi, kitabevi dolaştığımız bir iki seferinde ruhi sunun eşi ve oğlu diye karşılaşmıştık.
ayaküstü konuşulmuştu.
Pazar, Ağustos 31, 2008
nesine
her yanında çiçek açmış binboğa ormanı gibi
nesine yar nesine ölürüm ben sesine
bir daha vursaydı nefesim nefesine
canım sesemi geldin kadem basa mı geldin
sağ olsam gelmez idin öldüm yasa mı geldin
nesine yar nesine ölürüm ben sesine
birdaha vursaydı nefesim nefesine
saçın yüzüne perde yüreğim düştü derde
ayaküstü duramam seni gördüğüm yerde
nesine yar nesine ölürüm ben sesine
bir daha vursaydı nefesin nefesime
bu hıdır aslanla ikimize derlenmişti
'aile' (!) inci'lerinden
bir sürü kişi var daha.
bu kadarını naziler bile yapamamıştır. bu kadar psikolojiğini yani
bir 'eş', bir 'anne', bir 'kardeş', bir 'enişte', diğerleri vesaire..
yine annemin çağrılması sonucu ablamlara bornovaya gittiğimiz bir zamandı.
belki 6-7 yıl önce filan, 8 de olabilir, o zamanlar onlardan kaynaklı sorun olabileceğini düşünmüyordum pek
3-4 yıldanberi pek görüşmedik, yaklaşık 2 yıldanberi de hiç görüşmedik
zaten böyle tasarlanmıştı, kendilerinden ve yaptıklarından huzursuz olmadan, abanın altındaki sopayı unutmadan, biraz kemikyalayıcılığın getirileriyle itaatkar ve hizmetkar yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli olan hazırlıklardı yani
yoksa anne ve kardeş; ar namus ve ahlakı akıllarına getirilseydi biraz huzursuz olmaları gerekirdi.
bir de bunları organize eden kişi ya da kişiler gerçekten alanlarında çok başarılılarmış.
dünyada yarışma yapılsa kesin 1.liğe oynarlar. dünya istihbarat örgütleri yarışması fıkrası aklıma geldi
korkunç bir ar, namus, ahlak, şeref, inanç, haysiyet, birlik beraberlik bütünlüğü yansıyor
ben zaman içersinde hepsinin de açıklığa kavuşup tarihteki yerlerini alacak olan bu hadiseler örgüsünün baş konusunun yalnızca başkalarının inançlarını ve varlıklarını aşağılamak olduğunu sanmıyorum.
bu olaylarda kullanılan kişilerin ne kadar kemik yaladığının görünmesi gerektiğini düşünüyorum.
çünkü ara ara duyduğum çok büyük paralar oluyordu. bir yerlerden para birşeyler isteniyordu sanırım. bir kere ergüllerin evinde balkonda osmanla enverle konuştuğumuzda büyük para konusunu ve tartışmayı anımsıyorum. hani osmanın "kızımın adı deniz" diye panik içinde evden kaçtığı zamanki. mustafa topraktan da öğrencilerin içine sıralanıp tiyatro oynadıkları havuzun çevresinde çok büyük paralar konu ettiğini, benle ilgili bir şeyler deyince de "ben kanlı para istemem" deyişimi anımsadım. başka zamanlarda da duydum
tabi bu konuları anlamaması için de o kişiye eş, dost, ve arkadaş çevrelerinde suni sorunlar, ilaçlar, hastalıklar, uyuşukluklar vs,
başka türlü önüne geçilemezdi sanırım
yaptırılamazdı
inşallah "keşke yaptırtmasaydı" dedirtilirler
o paralarla ilgili söz sahibi olunca ben harcanılacak yerlerin listesini yapıyom, ben halledemezsem mirasçılarıma kalır artık liste işi. londrada konuşulan konu, yunanistanda işaretlerini gördüm
dursun karataş ve arkadaşlarıyla, john mark karl ve arkadaşlarıyla, dr.bahoz erdal gerillalarıyla ve diğerleriylé karşılaştı/rıldığım zamanlara ait işaretler
o sırada john mark karlın sanırım bir daha görünmeyecek olan bir arkadaşı "onu' bize böyle gösterdiğiniz için teşekkür ederiz" demişmiş.
onun için herhalde herkes biraz tuhaf olmaya başlamıştı o 3 gün içinde, oktay subay, eski arkadaşım bana yakındı ilk gittiğimde, karısıyla filan tanıştırmayı düşünmüştü sonraları birden kaçmaya işi çıkmaya başlamıştı. herkeste tuhaflıklar olmauştu
sebep "ziyaretçiler"miş
çeşit"li ziyaretçiler
tabi "karışık mülteci dünyası" içinde gizli kalamazlardı.
çok kişi fotoğraflar çekiyordu. biz ziyaretçilerle konuşmalar yaparken, birşeyler yer içerken
filmler
nerden nereye
geçen ablamlara gittiğimizdeki bir senaryo aklıma gelmişti, onu anlatacaktım
annem nereye gitmişti onu hatırlamıyorum, bahçeyemi komşuyamı
ablamla eniştem bir komşularından bahsettiler,
çok iyi bir adammış, onlara herkese hep yardım edermiş, başına neler gelmiş filan
tam olmamakla birlikte kerim diye bir ad anımsıyorum.
karısı bırakıp gitmişmiş, ona yardım etmeye çalışılıyormuş mahallecek
ben de "barıştırıverin karısıyla" demiştim de
kadın başkasına aşık olmuş, gözü ne kocasını ne çocuklarını görmemiş çekip gitmiş
adam perişan olmuş, karısını vursa hapiste yılları geçecekmiş, çocukları rezil olacakmış, intihar etmekten bahsediyormuş hep.
sonra ben L şeklindeki salonun tv olan bölümünde tv izleyip gazetelere bakarken misafirleri geldi
eniştemle salonun küçük bölmesinde oturuyorlardı, fis fis konuşuyorlardı
ablam mutfaktaydı
bir ara adamla heyecanla kalkışıp kapıya filan gittiler, eniştem zorla içeri aldı gene
sonra beni mutfağa çağırıp, durumunun çok kötü olduğunu, intihar diye tutturduğunu, benim üniversite hocası olduğum için konuşup birşeyler söylersem iyi olacağını filan söyledi. istemedim tabi tanımadığımı, ablamla kendisinin halletmesini
ısrarla kendilerinin çok konuştuğunu benim konuşmamın çok işe yarayacağını, işte neler söyleneceğini filan,
önemli değil, başkalarını bulursun, üniversitede çok var vs vs
hatta giderken eniştem "iyi iyi sen konuş gönder, bak daha iyi görünüyor" deyip salona dönmüştü, bir yandan şunları da söyle diye sesleniyordu.
adam sanırım gülerek gitmişti
orta boylu zayıf esmerce 40-50 yaşlarında biriydi, oralarda birkaç kere karşılaştığımı anımsıyorum
sonra da nasılsa konu unutulup gitti, belki de sormuştum da, birşeyler söylenmişti
düşünüyorum da benim iyiniyetimden yararlandıkları pis bir yalandı
içine çekildikleri faşizan batağın showlarından biriydi
aileye bakın, ne hallerdeler
________________________________
bir kere de gülsüm teyzemin oğlu türkayla ilgili bir konu olmuştu, büyük oğlu olcay alsancak devlet hastanesinde çalışıyor, annemi buca ssk dan kendi olduğu hastaneye gelip muayene olması için uğraşmıştı baya, ilgilenmişti
onun uzatmalı sevgilisi bir kız vardı, onlara kalmaya geliyordu hep, herkes biliyordu
sevda kara, o kızla türkay biriki akşam bana da konuk olmuşlardı, ergüllerin evindeydim, annem yoktu
teyzem ayrılmalarını istemişti sonra, biz çok uzun zamandır onlarla da görüşmüyoruz
onlarla ilgili de birşeyler duymuştum
türkayın pis ilişkiler içinde olduğunu filan
______________________________________
kutsal değerleri görünüyor herkesin
bunların bizim manevi bağımızla ilgileri, kabulleri olamaz
bütün ilgileri yaptıkları seviyesizlikler kadardır
nazım hikmet
bir kaç yıl önce eski arkadaşımız nazım hikmet uluçay doktora sınavına girmek için geldi
kouştuk özlemişim diye, benle odamda görüşüp dışarda görüşmekten kaçındı biraz
hatta onun alınması için bedri karayağmurların odasına gidip konuştum, felsefi olarak tartışabileceğimiz kişilerden diye,
almadılar onu
bedri onun kafayı yediğini vs söyledi, okula yakışmayacağını
nazım benim odamda bana, geçmişteki benim bilmediğim bazı şeylere kendinin de karıştırılmasıyla ilgili olarak benden özür diledi, çok üzgündü, panik halinde konuştu
o bazı şeylere karşı durmak istemiş, başına çok kötü şeyler gelmiş filan
o sırada tam anlamadım, çünkü bizim arkadaşlığımız kötü adi bir durumda olmadı hiç
benim hiç kimseyle adice bir yakınlığım, ilişkim vs olmadı
zaten düşündüklerimi açıkça konuşuyordum, üretken, sanatta kabul gören bir durumum vardı
bazı kavga tartışma şeyler olmuştu bulunduğumuz ortamda,
herkes zaman zaman böyle şeylere karışıyordu, bazen hocaların koridorlarda kavgaları oluyordu
nazım da o zaman konuşup tartıştığımız arkadaşlardandı, onla da çok uğraşılmış sanırım
bir de biz yüksek lisans doktora yaparken, arkadaşımız vardı, nazım hikmet
uluçaydı sanırım soyadı
babasının nazım aşkından konumuş adı, öyle söylemişti
felsefeyle de ilgili bir arkadaşımızdı, fikir alışverişlerimiz olurdu, okula geldiğinde uğrardı
üst katta soldaki arş görler odasında kalıyorduk o sıralar, sabireyle arkadaştık, o benim alt kattaki terzi newbahar yazan dükkanı kiralamıştı, ondan önce nuray kiralamıştı orayı sanırım
bir de erzurum eğitimden yüksek lisans için gelen çağatay inam adlı arkadaşımız vardı.
sonra nazımla çağatay çıkmaya başlamışlardı, birlikte kalıyorlardı bazen
bana da gelmişlerdi bir akşam
nazım "herman hesse" hayranıydı, benim için özellikle "sidarta"yı getirmişti, ısrarla okumamı istemişti, sonra onun şiir kitabını filan
hatta onun anlattığı dünya istihbarat örgütleri yarışmasını anımsadım, başkasımıydı acaba diyorum ama bende onun anlattığı şeklinde kalmış, tam hatırlamıyorum, herkesin bildiği bir fıkra, çok versiyonları anlatılıyordu
bütün dünyanın istihbarat örgütleri afrikada toplanıp yarışma yapmışlar
en son kalanlar türk, rus ve amerikan istihbaratçılarıymış
son bölümde üç gruba bir tane "kırmızı tasmalı maymunu" gösterip balta girmeyen ormana salmışlar
kısa bir vakit geçmiş amerikalılar kırmızı tasmalı maymunla çıkagelmişler
biraz sonra ruslar da bir kırmızı tasmalı maymunla gelmişler
türkler yokmuş ortalıkta
ertesi gün ormanda kaybolup vahşi hayvanlara yem olduklarını düşündürdükleri anda, ya bir zürafa olacak, ya da bir fil, öyle bir hayvan işte, maymunlukla alakası olmayan bir hayvan, boynunda kırmızı birşey bağlanmış, "ben maymunum, ben maymunum" diye diye kulaklarını kafasını sallayıp getiriliyormuşmuş
türklerin alakasız kişileri işkencelerde neleri kabul ettirebildikleriyle ilgili sanırım anlatılıyordu, lenin olduğu halde "rusyada komünizmi ben kurdum" dedirtebildiklerini filan
o aralar sürekli fıkralar anlatılıyordu
bir kere heykelde yüksek lisans yapan, sonradan turgut pura vakfında filan kurs veren şafak borazan da fıkra anlatıyordu, bunu duyunca çok bozulmuştu, "hakaret, bari maymuna benzeyen tüylü bir hayvan yakalattırsalardı" diye, o da ayrı bir komik bakıştı zaten
sanırım şafağın karısıyla kızkardeşi de bölümden mezun olmuşlardı
bu fıkranın başka versiyonlarını fransızca bölümünden duygular da anlatıyorlardı
neyse işte bizim o sıralardaki sevdiğimiz arkadaşlarımızdan biriydi nazım hikmet uluçay
bir kere kordonda bir barda sergisi oldu, çok kalabalık gitmiştik.
bazen barlarda sergi açılışları da oluyordu, hatta biz tijenle birlikte çalışırken bodrumda bir barda ve bir restoranda sergi yapmıştık, hatta bodrumla ilgili bir dekorasyon dergisinde çıkmıştı rsimlerimiz görülüyordu
nazımda yüksek lisans sergisini yaptı, hocalardan filan çok kişi katılmıştı, öğrenciler filan
birer içki ordan diğerleri herkes kendinden mi neydi, çok oldu unutmuşum
orda tuhaf birşeyler olmuştu
oturduğumuz yerlerle ilgili
hocalar filan birkaç yer değiştirtildi, sonra nasılsa biz nasılsa cam kenarında kaan ve ışın kardeşler vardı onlar ve bazı öğrencilerle tartışmaya başladık, ışınla baya çatışmıştık o sırada
o sırada onların bazı numaralar yaptıklarını sanıyorum
yanımıza gelen öğrenciler arkadaşlarıyla filan ilgili, tartışmadan sonra beni kutlayıp öpmek istemişti bazıları filan, sanırım senaryo idi
bir ara gelen konuklar yan tarafta bir bölüme bakmaya gitmişlermiş, biz tartışırken atlamışız
koskoca yerde çok az kişi kalmıştı
sonra ordan çıkıp bazı öğrenciler arkadaşları vs yürüyüp duraktan bucaya gidenlerle bir otobüse binip gitmiştik, bir kız öğrenci sevgilisiyle yolda inmişti şirinyer yakınlarında sanırım. biz uzun boylu bir kız öğrenciyle konuşarak gitmiştik.
sonradan gözlemlediğim mete sezgin- ışın-kaan- muhammed ali (ayşegülle arkadaşlığı nedeniyle benim yüksek lisans öğrencim olmuştu, kıbrıslı elvan diye bir kızla nişanlıydı)
ilişkileri nedeniyle nazım hikmetin sergisinde bir tür senaryo yaptıklarını düşünüyorum
bir de sonradan nazım hikmetin okula geldiğinde anlattıkları nedeniyle
doktora sınavına girmişti, o zaman
bedri onu kabul etmemişti
bu arada bedri karayağmurların da içinde olduğu bir şey hatırladım şimdilik kısaca yazayım
hocalar bazen maaş çekmek için kafettonun ordaki bankamatiğe giderken, bankamatiği soymaya gittiklerini söylüyorlardı, espri oluyordu arada
ben bir gün bankamatikte sıra beklerken, son birkaç yıl içindeydi sanırım,
ben yabancı dillerdeki yönetim kurulu görevimden ayrılmıştım. zaten oraya da ingilizce bölümünden arkadaşımız mehmet ali yavuz isteği ve ısrarı ile gitmiştik, bedri ile ikimizin yönetim kuruluna alınmamızı özellikle istemişti, sanatçı arkadaşlarla birlikte çalışmanın verimliliği adına
onlar arada ankaraya resmi bir istatistik dairesine gidip görev yapıp geliyorlardı, emine filanda,söylüyorlardı bazen ankaraya göreve gittiklerini, çoğu hoca gidip geliyordu arada
biz de bazen açık öğretim sınavlarında görevlendiriliyorduk tabi
birkaç buca dışında görev verilmişti, sonra genelde eğitimde görevlendirilmiştik, ben son yıllarda görev istemiyordum, mecbur olmayınca gitmiyordum
sonradan kadim hoca atanmıştı oraya
bankamatik sırasında bedri elinde sebahattin ali yazılı bir kitapla, mehmet ali yavuz, bir de çalışanlardan birisi sanırım onu da hıdıra benzetmek amacıyla yanlarına almışlar, üçü birlikte yanıma gelip dikilmişlerdi
bizim hıdırımız değildi benzeyen de kendilerinin yavuzluğu da, karalığı da, bizle ilgili değildi yani
için için güldüğüm bir konu bu benim
bizimkiler herhangi bir iktidarın devletin hizmetkarı değildirler, isyancıdırlar
onun için manevi karşılaşmamız oldu, ben o maneviyatın gerçek yerini algılayabiliyorum zaten
londradan sonra aleni ayırdettim,
bazen bu konuları yazsam iyi olacak galiba, hele herkes 3 maymunu oynarken
aslında o kadar çok maymun varki afrikaya ya da başka ormanlara gitmeye bile gerek yok
Salı, Ağustos 12, 2008
ruhunuz hep özgür kalsın
90-1991 yılından bu yana sanırım zaman zaman olanaksız denilebilecek şeylerle karşılaştım
zaman içinde açıklanacaklar,
o kadar ilaç, kimyasal madde, hastalıklar, suni sorunlar vs içinde kalırken benim anladığım şey, karşılaştığım manevi yapıyı bilen bir takım kişilerin onu insani hiçbir yanı olmayan kötü çıkarları için kullandıkları, doğrusu kullanmaya çalıştıklarıdır
ben izin vermedim
bilgi, bilinç ve istencim dahilinde izin vermedim
çok fazla yöntemleri varmış öğreniliyor
ben bu kötü süreçte devrimcilerin desteğini gördüm. nasıl oldu tam anlamadım ama manevi bir şey karşılaştırdı. ayrıldığım eşim, annem, ablam, komşum, arkadaşım, öğrencim dediğim kişiler çeşitli şekillerde, bilinçli, bilinçsiz, korkutularak vs yüce çıkarların hizmetkârı olarak bu süreçte yer aldırıldılar. yapmadığım etmediğim, bana ait olmayan şeyleri bana yüklemeye ve yüce çıkarlar için tasarlanan şeyleri bana yaptırmaya dayatmaya çalıştılar.
herkes kendi tarihini yazıyor tabi
dursun karataşın adını da bu süreçte zaman zaman duyduğumu hatırlıyorum.
daha önceleri de duydum tabi, gazetecilikte okurken 78 lerde tartışmalar yaşanırken, sonrasında
91 sonrası süreçte onun adını ilk mustafa topraktan duydum, b. eğitimin ön kapısından dekanlığa giderkenki yolda karşılaştığımız(!) biz zamandı, bir villadan ve istanbuldaki karşılıklı iki dairenin olduğu bir apartmandan bahsetmişti,
aynı yerde yolun karşı tarafında çok sonraları sabahattin yavuzlar ölmeden önce onurla ve bir arkadaşıyla karşılaştığımızı anımsadım. başka bir arkadaşla o karşılaşmayı konuşmuştuk, bir şeyin zamanının geldiği gibi bir şey söylemişti
mustafa toprakla karşılaşmamızdan bir süre sonra konferans salonunun önlerinde ufuk semercioğlu ile karşılaşmıştık ve paniklemişti. ben ona neden mustafa beyle bana birşeyler söyleyip durduklarını sormuştum. sonraları onlarla ilgili olarak ufuk mossadlımıymış, mustafa bey midlimiymiş diye bir konuşma da olmuştu. ben demiştim bunu, sürekli çevremde birşeyler söylenirken. konferans salonunun önündeki karşılaşmada ufuğa mustafa beyin o evlerle ilgili birşeyler söylediğini söylemiştim. paniklemişti, "sana onu da mı söylettiler" diye. o sırada birinin kaçmasını konuştuk, ben istedim. bırakıp gidilemeyecek bir durum varmışmış, "kaçsın" dedim.
çok iyi hatırlıyorum.
benim boynuma takılan birşeyi söyledi, onu anlamadım hala neden bahsettiğini
bir süre sonra istanbulda bir çatışma oldu, tv lerden izlemiştik, karşılıklı iki daireli bir evdi sanırım dhkcliler vardı çatışan, dursun karataşın eşi de vardı
sonraları zaman zaman ismini duydum, başka isimler de dolaşıyordu arada, kimyasal sis perdelerinin arkasından hatırlamak zor oluyor
yöntemler çok şerefli ve kendilerine inançlarına yakışan tarzdaydı
devrimcilere, kendi özelimde, kimseyi aşağılayıp onursuzlaştırmadan yaşam mücadelesi sürdürdükleri için minnettarım, çok zor koşullarda insan kalmak için direnç gösteriyorlar
beni kendileriyle karşılaştırdığı için tanrıya teşekkürler
ruhunuz hep özgür ve dirençli olsun
nur içinde yat dursun karataş