Cumartesi, Ocak 30, 2010

facebook

merhaba
facebook gerçekten sosyal ve kültürel olarak güzel bir paylaşım olayı.
ben de bir süredir katılmaya çalışıyorum. çok çeşitli insanla kültürel olarak diyaloglar oluşabiliyor,
gündemde olanlardan da haberi oluyor insanın.
facebook un güzel yanı; insanlara kültürel bir yapıda tanık olmanız.
yani msn ya da daha başka iletişim şekillerinden çok farklı birşey.
düşünceleri, şiirleri, şarkıları, türküleri, güncel yaşanan olayları çok fazla insanla paylaşabiliyorsunuz.
aynı zamanda iyi bir insan tanıma olayı denilebilir.
sayfalarına girerek düşünceler, inançlar, diyaloglar olarak bilgilenebiliyorsunuz, yeni paylaşım siteleri bulabiliyorsunuz.
tabi bu olumlu bulduğum yanlarına göre, bazı sorunları da beraberinde getirebiliyor. bazı kişiler, suistimal ederek, yani insanların zamanını çalmayı marifet bilerek ya da bilinçli olarak yapılan kültürel paylaşımları zedelemek için provakasyonlar yapabiliyor, toplumdan yeteri kadar alışkınız buna.
bu tür kişileri farkedince siliyoruz, ben tanıdığım arkadaşlardan da rica ettim, böyle yapılar olunca haber verilmesi için.
kimsenin gereksiz kaybedecek zamanı yok.
zaten arkadaş edinmek gibi bir derdiniz varsa, internette bunların da siteleri var. sürekli maillerle çağrılar gönderiyorlar. hatta bulunduğunuz yere yakın yaşayanların listelerini bile öneriyorlar, bayan, erkek, eşcinsel, değişik insan yapılarının fotoğraflarıyla birlikte tanışma arkadaş olma servisi görevi yapıyorlar.
internete ilk girdiğim zamanlarda avrupadan ve zenci dünyasından birkaç siteye kaydım olmuştu. bazı online yazışmalarımız bile oldu.
ancak, yaşamsal ve kültürel olarak taşıyıcılığı olmadığı için kaldı gitti, ilgimi çekmedi.
facebook da ise olay kişisel tanışmanın ötesinde, sosyal olarak bir paylaşım sitesi olması.
küçük chat bölümünde kısaca tanışmalar olabiliyor. nezaket olarak konuşuluyor, paylaşımlarını gördükçe zaten yeterli oluyor.
zaten ortak değerler, ortak arkadaşlar da olunca insanlarla merhabalaşmak iyi oluyor bir yandan.
zaten çok fazla paylaşım olması, çok insanla aynı anda diyaloglar kurulması da zaman açısından çok iyi oluyor.
tabi bunlar olayın çok güzel ve çok olumlu tarafları.
sorunlar olduğu zaman o kişilerin de ayıklanması gerekli.
benim düşüncem böyle
facebook da çok değerli insanlarla tanışıyoruz, paylaşımlarına katılıyoruz, bazen kısaca selamlaşıyoruz. bunu korumak gerekli.
böyle bir kültürel olaya ben bu zamana dek tanık olmadım.
siz de bir süredir, tanışmak konuşmak diye telefonla ulaşmaya çalışıyorsunuz,
ben yukarda da yazdığım gibi, kişilerle düşünsel ve kültürel paylaşıma önem veriyorum, onun yeri de facebook daki yazılı alanlardır.
diğer türlü tanışmalar beni ilgilendirmiyor, öyle bir kaygım olsaydı, o şekilde hizmet veren servislere ulaşırdım.
o nedenle kusuruma bakmayın, telefon etmenizi istemiyorum.
kimseyle paylaşımlarının dışında diyaloglardan yana değilim. yalnız kişilerle nezaket olarak tanışmaları yeterli buluyorum.
yapılan paylaşımlara yapılan yorumlar ve yazılar da bu anlamda yeterli zaten.
facebook da tanıştığımız diğer arkadaşlar gibi sizi de paylaşımlarınızla izlemeye çalışacağım.
iyi günler dileğimle
mukadder caglar

bu yazıyı anlaşıldığı üzere, facebook arkadaşlarından birine yazmıştım, düşüncelerimi başkalarıyla paylaşmak için yayınlıyorum

Pazartesi, Ocak 04, 2010

"do you remember me"

sisler bulvarında bir geçit sanki
birileri görünüp gidiyor, "beni hatırladın mı", "beni tanıyormusun" gibi
sanırım ben fazla hatırlamayacağım, çoğunu tanıdığımı sanmıyorum zaten, bir kadın görüntüsü var yalnız, uzun saçları sonradan sarışına dönmüş gibi, patron özgüveniyle bütün denetimi elinde tutuyormuşçasına, hatta maneviyatları bile parmağında oynatma becerileriyle yaptıklarını kılları kıpırdamadan, duygusuz, haz duygusuyla
silinip gidiyorlar
yalnız maneviyatımızla bağlı olarak onların ve olanların tümünü hatırlayanların olduğunu biliyorum.
belli ki ali serkan eroğlundan çok korkmuşlar
kullanmaya çalışırken denetimlerini yitirmişler belli
(ergülün evinde kiradayken alt katta oturan kaniye-ahmet çiftinin büyük kızlarının kınası olmuştu, uzman çavuş olduğu söylenmişti evleneceği kişinin, hava serin diye sonradan atölye olarak kullandığım yerdeydi, benim eşimden ayrı olduğum zamanlarda, kına, mumlar, "yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar" filan
bir ara herşey çok güzeldi, bazı şeyler ikram edildi, siliklik, sonra erkekler(!) eğlenecekmiş denildiğini hatırlıyorum, sesleri çok çıkarmış, umursamamalıymış diye, sonra birileri çok bağırmış diye kapıları kapatmışlar denmişti, kayıp olup gidiyor görüntüler,
sislerin arasında yüzüne hayvanların bağırmaması için bağlanan türden bir maske takılmış birinin görüntüsü)
önceleri bir ses vardı duyuyorum şimdi
benim turuncu deniz kabuklu holdeki japon fenerinin altında asılı olan şeyi çok beğenmişti,
"seni bu evden çıkarmak gerekli" diyordu sesi, uzaklardan duyuluyordu sanki başka boyutlardan
başka boyuttan başka bir zamana ait başka bir ses daha
maria antoniet sesleniyor, aldığı akiti bildiriyordu (gerçekliği ve etkisi olmayan bir akti sırf birilerinin inadı yüzünden aldığını ve gerçek yaptığını söyledi/ çok cesur bir sesti/ onla olan bağımızı öğreneceğiz artık), ve isteklerini, benim özgür bırakılmamı
bunları ve daha fazlasını biliyorlardı
aslında yapılmaya çalışılan şey
maneviyatla olan bağımızı ve denetimimizi kendilerinin istedikleri yöne çevirmek için bilinçli bağımızı yoketmeye çalışmak, "azınlık raporu" gibi birşey bu
bunların kazandığı dünya daha kötü olacak
...

Pazartesi, Aralık 21, 2009

dikkat

ben bu yazılara ilk başlayışımda dediğim gibi, yeni öğreniyorum herşeyi ve kaydediyorum.
yalnız benim bildiğim 1991 yılından bu yana yaşamlarımızla oynanıyor.
o nedenle o zamandan bu yana benle, ailemle ve o sıralarda çevremizde olan kişilerle ilgili
yazılar, fotoğraflar, filmler, anlatmalar, imalar
ne olursa olsun, hepsini bin kere inceleyin, şüpheyle karşılayın
acaba bunu nasıl yapmışlardır, ilaç, bellek silme, fotomontajlar, yalan dolan vs, tuzaklar
o şekilde inceleyin herhangi bir şeyi
çünkü ben, kendi bilgi bilinç ve birikimimle yaşadıklarımı dünyaya karşı ilan edebilirim
beni gerçekten tanıyanlar tanıktır buna zaten
benim manevi yapımı kullanmak amaçlı, çok boyutlu bir şeylerle karşılaştım
yalan dolan, hastalıklar, tuzaklar vs nin dışında
yakın belleği silici, zihin silici kimyasallar da kullandıklarını düşünüyorum
öyle haysiyetsizlikler işte
onun için "gördüğünüzü duyduğunuzu" sorgulayın derim
ve yaptıklarının karşılığında maddi ya da yokedici olarak neler elde ettiklerinin açıklanmasını istiyorum ben

gen

gen taşıyıcılığı
1991 yılından beri, görünmeyen şerefsizce yaşamımıza saldıranlara karşı mücadele içindeydim. mücadele sürüyor, şimdi artık görünüyorlar, daha çok görünecekler
neyi neden yaptıkları bilinecek.
o, ilaçlar, sorunlar, görünmeyen saldırılar sırasında, tanrıya dua etmiştim. şimdikilerden fayda yok eski atalarımızdan yardım gelsin diye.
hatta o zamanlar, yunanistanlı ergülle enverin evinde 2. katta kiradaydık, alttaki atölyeyi de kiralamıştım. terzi newbahar yazıyordu dükkanda, onun cam pencerelerini afişlerle kaplıyordum.
o zamanlarda fransız kültür derneğinde avrupalı bir fotoğraf sanatçısının sergisi olmuştu.
"eski türklerin kutsal diyarında"
sibirya resimleri vardı. afişini alıp atölyeme asmıştım.
tabi yıllar geçti üzerinden
bana kutsal diyarlardaki atalarımdan destek eli uzandı gerçekten
maddi manevi mesajlarını aldım hep
"ne olduğumuzu bilsek"
"bildik"
bana hz isa, johannes, hz meryem ana olarak göründüler
hayatımda yerleri var
zaten fiziken işaretlerini taşıyordum çok eskiden beri
evlendiğim ilk yıl farketmiştik, karaciğerimin üzerinde yay şeklinde ince beyaz yara izi gibi bir işaret vardı, sanırım bekaretin gidişiyle birlikte zamanla kaybolup gitti
bir de ilk gençlik yıllarında sağ elimin üzerinde olan bir işaret var. onu önemsiz buluyordum ama
üzerinde oynandığını ayırdedince, önemli olabileceğini düşündüm.
dedemin yaptığı teldolabını temizliyordum. mutfakta yiyecek filan konuyordu.
böcekler dolmuş içine diye
bir karafatma gibi bir böcek birden fırlayınca elimi hızla çekip dolabın kapaklarını tutmaya yarayan çiviye çarpmıştım, orta parmağımın hizasında el üstümün tam ortasında yara oldu. çivi geçmesinden. kemik görünüyordu beyaz gibi. 1,5 cm kadar gözkapağı gibi bir yara
işte zeytinyağı vs evde birşeyler sürüldü sardık filan. sonra orası gerçekten gözkapağı gibi tümsek kaynayıp gitmişti. yıllar sonra bile elimin üstünde hafif tümsek bir izi vardı. bazen soran oluyordu "eline ne oldu" diye.
bir süredir farkettim ki, o düzleşmiş ve belirsizleştirilmiş. ilginç
ne zaman olmuş, farketmedim hiç.
sanki o kapak kaldırılıp içindeki tümseklik alınıp deri yapıştırılmış gibi. düzleşmiş, yine göz gibi duruyor ama belirsiz
bunu benim bilgim ve iznim olmadan yapıldığını biliyorum. sanki birileri işaretleri gizlemeye çalışmış gibi, onun için bu işaretle ilgili de bir konu olabileceğini sanıyorum. yoksa niye benden habersiz basit bir yara ile oynansın.
bir şey var mutlaka diye yazıyorum, öğreniriz nasılsa bunu da
ben daha önceki yazılarımda bana açılan iyon kapısından bahsetmiştim. aşağıdan yukarı doğru yazılar çıkmıştı bir lavhanın üzerinden ve en sonda hz muhammed adı gelip mühür gibi uzun süre kalmıştı. ilk yazılar basit kare şeklinde -gazetelerdeki yazılardan gördüğüm kadarıyla çok eski ibraniceye benziyor olabilirler.
iyon sütun başlıkları eski rulo şeklindeki yazıları sembolize eder.
halikarnas balıkçısı cevat şakir kabaağaçlının "anadolunun sesi" tarih ve hellenizm kitabında bazı yazılar var.
bütün eserleri:8
bilgi yayınları:241
birinci basım 1971, ikinci basım ocak 1982
o zamanlar basın yayında hocamız olan şadan gökovalı baskıya hazırlamış. onun dersi için almışım sanırım
onda 47. sayfada iyonlar bölümünde israilden gelen bir kavim oldukları belirtiliyor.
yolcular, yönlüler, bela kavmi
burada yunanlılarla karışıp iyon uygarlığını kurmuşlar
zamanla anadolu içinde kalmışlar, unutulup unutturulmuşlar
çocukluğumda duyardım, eskiden 1800 ler filan herhalde, köyde adı maria olan filan birilerinden bahsedilirmişmiş, 1960 lı yıllarda ailemden tanık olanlar var, civardaki mağaralarda hz.isa ve aziz resimleri varmışmış
eskiden acıpayam akalan, alan (alanın delileri) civarlarda filan bir büyük nüfus yangını anlatıldığını duymuştum, tam net değil ama, yok olan belgeler filan
bir de büyüme zamanlarıma doğru, ailedenerkek çocuklarına geçen bir hastalıktan bahsedildiğini duymuştum. dayımlar konuşmuştu. üstelemiştim bana geçmeyeceğini ama erkek çocuğum olursa ona geçebileceği gibi bir şeyler.
sonra konuyu kapatıp gitmişlerdi, herşey unutulmaya terkedilmiş
tamam da
unutmamışlar birileri, başka yerlerdeki belgelerden yola çıkıp herhalde çıkar sağlamak için, neyse o da, ailemizle oynanmış hep, hem manevi sömürmeye çalışırken, hem de aşağılayıp onursuzlaştırılmaya çalışılmışız
yani yapılanları başka türlü kavrayamıyorum
annemle oynanmış, kardeşimle kocam olan kişiyle
sağlıklarıyla, yaşamlarıyla oynanmış
ben, insanların eşit olduğu düşüncesiyle "kan bağlarının- genetik yapı anlamında" önemli olmadığını düşünürdüm hep, insanların ırkları nedeniyle ezilip aşağılanmasına karşı çıkardım, ezilen halklar kavramını desteklemek için kan bağını düşünürdüm yalnızca.
dünyada her türlü insan ırkına yer olduğunu ırkları nedeniyle ezilip aşağılanmalarına karşı çıkardım
dünya herkese aittir diye
1991 yılından beri yaşadıklarımız, kör sağır ve dilsizler ordusuyla örtbas edilmeye çalışıldı hep
ve atalarıma teşekkür ediyorum, mesajlarıyla beni yalnız bırakmadıkları için
inançlarla olan bağımı ayrı bir "şehadet" bölümünde yazacağım. ama
dünyadaki valığımız, hallacı mansurun "en el hak" deyişi gibi tanrının bir görüntüsüdür aslında ve dünyada tanrıdan gelen kodları kullanma biçimimiz bizim ruhaniyetle bağımızı gösterir.
herkes o ruhaniyet bağını koruyamaz,
genlerinizdeki taşıyıcılıkta öyledir işte, manevi varlığınızın ruhaniyetinizin taşıyıcılığı sizi atalarınızla karşılaştırır, size ne anlatılırsa anlatılsın, siz neye inanırsanız inanın, gerçek olan sizi aşağılamak istemez, çünkü inanç taşıyıcılığı vardır
gerçekte mirası taşıyan da budur işte, size verilen akıl zeka düşünce gücüyle açtığınız kodlar, imanınızı inancınızı varlığınızı şehadetinizi korur görünür yapar, sizin başka insanlar halklar için tavrınız bile kendinizi yargılama biçimidir bir anlamda
haysiyetsizliklere karşı dayanıp direnişinizdir
atalarıma yeniden teşekkür ediyorum, &

herkese mutlu noeller

Cumartesi, Aralık 12, 2009

amaizing to me- kendime şaşırıyorum

gerçekten 20 yıla yakın bir süre geçirdiğim zamana ve yaptığım işlere bakınca kendime şaşırıyorum.
bir süredir, yaptığım tezleri picasa sayfama yüklüyordum.
sonra yüksek lisans öğrencim ayşegülün tezini de yükledim. danışmanı olmuştum.
iki öğrencim daha vardı seyhan ve muhammed ali, ancak onların tezleri bende yok.
tez hocası seçmek ve kendini kabullendirmek zordur.
ben tezimi yazarken sorunlar yaşamıştım. bazen hocalarımla bazen kaynaklarla ilgili.
umur hoca birlikte yüksek lisans tezimi yapmıştık, danışmanımdı. bazen okulda yardımcı olurken, bazen, eve gelip çalışmalarımla ilgilenmişti.
daktilo ile yazıyordum o zaman, ne zordu, tam sayfanın sonuna gelince bir bozulma olunca,
hadiii yeniden aynı sayfayı yaz bakalım.
adem gençle çalışmamız çok zordu.
beni doktoraya o seçmişti ve tez hocam olacağını söylemişti sınav sırasında.
ingilizce sınavında baya iyi not almıştım. o sırada ders aşamasında aynı sınıfta olduğumuz aylin bile, 5 yıl amerikada öğrenim için kalmıştı ve benden daha düşük ingilizce puanı almıştı.
çeviri yorum ve iyi dilbilgisi gerektiriyordu. tabi ki onun bildiği kelime sayısı benden daha çokmuştur, ama, sözlük kullanıp çeviri yapılırken çeviri yaptığın dile hakim olmak önemli oluyor.
nesrin, aylin, ben 3 kişi alınmıştık doktoraya, dersleri sürdürmek bile zordu.
buca eğitimden beni derslere göndermek istememişlerdi. o sıralarda benle çok uğraşan bölüm başkanı yaşar sami gökgöz, rektörlükten doktora derslerine gitme izini alınca ve tez aşamasında özellikle, çarşamba günleri hocamla tez çalışmasına gidebileceğimle ilgili rektörlük izni sonucunda zorlukla kabullenmişti. benim işlerimi aksatacağımı verilen emirleri yerine getiremeyeceğimi söyleyip duruyordu. bir kaç kez bağıra çağıra çok kötü kavga etmiştik. bizlere el altından oğlunun natoda çalıştığını söyleyip korkutup sindirmeye çalışırdı, ve bazen de yanına elinde şişkin ajandalarla gelen bazı sivillerin kendisine öğrenciler ve personelle ilgili şeyler sorduklarını, istese sicillerine işleyip işlerinden edebileceğini filan.
ne kötü zamanlardı. çok kişiye de zarar vermişti zaten. birisi atanur doğandır. birlikte heykel yapıp çocuk parasını isteyince, sivillere şikayet etmiş, okulundan dersten terörist zanlısı gibi çıkarılmıştı, olay olmuştu.
adem bey yurt dışında olduğundan tez çalışmasına fevzi saydam ile başlamıştık, sonra adem hoca gelince ona geçmiştim. zaten baştan öyle konuşulmuştu.
adem bey iyi bir sanatçıydı ama yapısı gereği çok zor biriydi. bazen kordon da levantura filan çalışmalarımı getirmemi söylerdi. bir keresinde ufuk semercioğlu ile mustafa toprak da vardı ve çok şaşırmışlardı. ufuk hanım fransa da böyle şeylerin olabileceğini söylerdi, ama türkiye de şaşırtıcıydı. genellikle onun fakültedeki odasında çalışırdık.
bazen çok iyi çalışmalarımız oluyordu, ama bazen korkunç zamanlardı.
habire tezimi uzattırıyordu.
ben onla tezi verme süremi konuşmaya gitmeden önce yanına birileri gitmiş oluyordu, ve iyi tezin uzun zamanda yapılması, çok araştırma yapılması, çok kaynak gibi şeyler konuşuldu mu, hadi benim teze gene yeni şeyler ekleniyordu. gereksiz yere çok uzatılmıştı. zaten bir de yaptığım işler ve savunması vardı. doktora düzeyinde sanatta yeterlik diye geçiyordu çünkü.
neyse işte
ben yard. doç olduğumda, lisansta öğrenciyken bazen sabahları birlikte çay içip simit yediğimiz ayşegül cesaret etti benim öğrencim olmak istedi. hastanede çalışıyordu, nöbetten çıkıp erkenden okula gelirdi.
başka hocalarla yapamayacağı tez konusu vardı kafasında. marksizmle ilgileniyordu ve onla sanat bağlantılı bir tez yapmayı düşündüğünü söylemişti. konuyu tartışmıştık
neler yapabilir, nasıl araştırabilir diye
epey tartıştık, tezini yaparken bazı akşamları bana kalmaya gelirdi, birlikte yemeğimizi yiyip içkilerimizi içerken, müziğimizi dinlerken
çeşitli şeylerden, tez konusundan tartışır, hazırladıkları üzerine kurgular planlar yapardık
neler yapabileceğinden, neleri kapsayabileceğinden filan
güzeldi
bir kere ben eczanedeyken polislerce yakapaça okulun önünden gözaltına alınıp polis arabasına atılan (ben akrabası olan diğer barışın annesi medineye haber vermiştim de ilgilenmişlerdi çocukla) uzun boylu barış bizimle yemeğe gelmişti. o da öğrenciyken başı beladan kurtulmazdı ki, bir kere internet kafeden çıkarken faşistler dövmüş, yaraları vardı, yüzü gözü morlukları vardı, çok üzülmüştüm ve onu yemeğe davet etmiştim. o sırada ayşegül de gelince üçümüz geç saatlere dek yemekler yeyip, müzik dinleyip içki içmiştik. güzel bir akşamdı. zor gülüyordu, yaraları morlukları acıyormuş diye ama, giderken ve sonraları bütün acısının geçtiğini söylemişti.
o dramatik olay beni hala gülümsetiyor. o da o dayak yemiş haliyle bile hiç aciz değildi.
ayşegül bir kere muhammet ali ile yemeğe gelmişti. gitmişlerdi sonra.
muhammet ali, jean paul sartre tutkunuydu. onla ilgili tez yapmak istiyordu. ayşegülün arkadaşı olduğu için benim öğrencim olmuştu. onla okuldaki odamda çalışmıştık. biriki kere orhan hançerlioğlunun felsefe ansiklopedisinden yararlanmak için gelmişti. kapıdan alıp gitmişti. bir kere ben karşı komşuların kullanmadıkları kalorifer yakıtlarını alırken o kenarda ansiklopedilere bakıp, gerekli olanları ayırmıştı. başka eve gelmedi, okulda çalıştık.
yaptığı çalışmalar üzerinde tartışıyorduk. istediği bir konu olmasından dolayı mutluydu çok.
bazen sevgilisi olan kıbrıslı bir kızla birlikte gelirdi. elvan dı sanırım adı. çalışmalarını hazırlıyor ve üzerinde tartışıyorduk.
bir kere yanında kağıt üzerinde bir resim getirmişti, üzerinde konuşmak için, yeni başlayan biriyle ilgiliymiş filan diye, ama sanırım konu söylediğinden başkaydı.
o da tezini keyifle sürdürmüştü. bitirmişti.
tezinin bir kopyası bende yok.
seyhan vardı sonra, çok herşeyi kendine sorun eden bir yapısı vardı ama iyiniyetli biriydi.
eğitimle ilgili tez yapmak istemişti, ben ona geleneksel eğitim yaklaşımlarını kendimle bağlantılı göremediğimi çok yararlı olamayacağımı, ama, aktif öğrenme ile ilgili araştırma ve çalışma yaparsa birlikte konuyu araştırabileceğimizi söylemiştim. o aralar, kamile hanımla mustafa bey kemal bey benim çalışma yapıma bakıp yorum yapmışlardı. bilmeden aktif öğrenme sürecini gerçekleştirdiğimi söylemişlerdi. seyhana benle çalışmayı düşünüyorsa bu araştırmayı ya da başka konularda kendisine yararlı olabilecek başka bir hoca ile çalışmasını önermiştim.
o biraz araştırma yapıp gelmişti. eğitim bilimlerinden aktif öğrenmeci hocalardan yararlanmıştı epey. özellikle yaşar yavuz hocayla iletişimi olmuştu. konularını hazırladıkça üzerinde tartışıyorduk. iyi bir çalışma olmuştu ama, eğitimdeki hocaların statükosu yüzünden biraz tartışmamız olmuştu. onlar daha kalıpçıydı. ben işin özgürlükçü yanıyla ilgiliydim. sınav sırasında tezin kabul edilmesi için onların istediği olmuştu tabii.
tezini verince ikindin şarap içmiştik bende imam barış çam da bize katılmıştı, sonra onlar gitmişlerdi.
başka gelmek isteyen birkaç kişi, tez konuları yüzünden ve tez sonrası okulda kalma amaçları nedeniyle başka hocaların öğrencisi olmayı tercih etmişlerdi. benim öyle bir durumum ve konumum yoktu ne yazıkki
bir de ufuk adında bir öğrenciyi anımsıyorum. aftan yararlanıp gelmişti. demir ali selamet hocanın öğrencisiydi, ben onların atölyeye çok gidiyordum o zamanlar, o zamandan tanışıyorduk.
demir ali beyle tamamlayamadığı tezini mehmet fırıncı ile tamamlamak istemişmiş, olmamışmış,
tezi tamamlayamamışmış.
bir kaç gelip gitmişti, konuşmuştuk eşinden okulundan filan,
bana tez konusunu göstermişti, ona demir ali hocanın hatırı için öğrenci olarak kabul edebileceğimi yalnız tez konusunu benim yaklaşımlarımla ilgili olarak seçerse yardımcı olabileceğimi söylemiştim.
yıllar önce bitiremediği tezi getirip bana o yazdıklarıyla geçirmemi istediğini, sınavda kendini aftan yararlanıp geldiği için geçirecek hocaları bulacağını söylemişti.
yalnız konu, tamamen benden uzak bir konuydu diye anımsıyorum. demirali beyle fırıncı baskı resimcilerdi, konu onlarla ilgiliydi. benle hiç uzmanlık vs alakası yoktu. onla epey tartışmıştım bunu. bana ısrarla o tezi alıp üstlenmemi söylüyordu. yani benle hiç ilgisi yoktu, nasıl üstlenirdim ki. benim çalışmalarımla da alakasızdı. benim önerdiklerim üzerine düşünmeye bile gerek duymuyordu. o eskiden yaptığını geçirmek istiyordu. ve benim neden kendimle, çalışmalarımla bağlantısı olmayan bir işi üstlenemeyeceğimi anlamıyordu, anlamak istemiyordu. ona konusuyla ilgili hocalara gitmesini öneriyordum. sonra gitti ama benim ona yardımcı olmadığım için yerimi haketmediğimi, vs vs imalar ederek.
kendisine en iyi yardımın, konuyla ilgili tartışmaları ilgili kişilerle, güvendiği hocalarla yapmasının olduğunu anlamamıştı. yıllar önce yapıp bitiremediği bir tezi üstünde durmadan geçip gitmeyi yeterli görüyordu. olamayacak bir şeydi tabi. ben kendim anlamadığım benle alakasız bir şeyi nasıl savunurdum ki. kim savunurdu yani, nasıl savunurdu. neyse
işte tez çalışmaları çeşitli zorluklarla doludur.
ben kendime, bu çalışmalar sırasında bir sürü sorunlara ve hastalıklara karşın, engellemelere karşın
nasıl yapabilmişim diye şaşırıyorum.
hayret

Çarşamba, Aralık 09, 2009

news

yeni fotoğraf makinesi ve taşınabilir hard disk aldım.
eski fotğraf makinamın çekimleri özellikle geceleri iyi olmuyordu artık.
sanyo vpc- e870 alışmaya çalışıyorum.
taşınabilir hard disk de gerekliydi. eski black book um büyüktü.
felixos artık sokaklarda, eve gelip yemeğini yiyor, sobanın yanında yatıyor
dinlenince dışarı koşuyor. birsürü kedi arkadaşı var. böyle daha iyi, evde hapis olmuyor.
3g internete alışmaya çalışıyorum. süresini ayarlama konusunda özellikle